"Uyan artık!" Bu sabahtan beri saydığım onuncu uyandırma cümlesiydi. Başlarda oldukça normal çıkan ses tonu gittikçe kendini kaba ve sabırsız bir sese bırakmıştı. Uyanmak istemiyordum, üzerimde binlerce un çuvalı varmış gibi bir ağırlık vardı. Kafamın arkalarından bir yerlerden gelen zonklamayı saymıyordum bile. Hastalık yakama bir kene misali yapışmıştı resmen. Bugün iş falan yapamazdım ben.
"Suratından aşağıya su boşaltmamı istemiyorsan kalk bence." Uyandırma çabaları bitmiş yerini tehditlere bırakmıştı. Pürüzlü sesimle ona karşılık verdim. "İyi olur yüzüm yıkanmış olur." dedim kısım kısık. Ses tellerim kendini harap etmiş gibi bozuk çıkıyordu. Sanki dün akşam Galatasaray maçına tezahürat yapmışım gibi acıyordu boğazım.
"Aaaa Özgün holdinge gitmemiz gerek kalk artık." Mine'yi hiç bu kadar sabırsız görmemiştim. Gözlerimi hafifçe araladım ve tepemde dikilen ona baktım. Tamamen hazırdı. Yine siyahlara bürünmüştü ve makyaj tavan yapmıştı. Sabah sabah tüm heyecanımı da yerine yerleştirmişti çekinmeden.
Bu halde bile ondan etkilenmeme kızarak yatakta doğrulup gözümü ovuşturdum. "Tamam kalktım." dedim ve gözüm kapalı bekledim. Elini alnıma değdirdi hızlıca. "Ateşin yok neyse ki. Havale geçirseydin dün akşam haberim bile olmayacaktı."
Gözlerimi açtım ve ona baktım. "Havale geçirene kadar yanına geleceğimi söylemiştim halbuki."
Yataktan kalkıp lavaboya doğru yollandığımda ağzımdan ister istemez bir kaç sözcük daha döküldü. "Hayır neden bu kadar korumacı davranıyorsun anlamıyorum, ben senin sadece çırağınım. Bırak ölsün gitsin."
Şuna bak resmen kendimi ondan daha az düşünüyordum. Aldırmadan yüzüme soğuk suyu çarptım ve işimi halledip odaya geri döndüm.
"Haklısın neden uğraşıyorsam..." dedi ve odayı terk etti. Bunu söylemek için mi beklemişti odada?
Gözlüklerimi yerleştirip aşağıya indim ve onu kapının hemen yanında çizmelerini giyerken gördüm. "Kıyafetlerim nerde?" dediğimde kafasını benden tarafa çevirme zahmetine bile girmeden cevapladı.
"Dün çok terlediğin için onları makineye attım. Bunlarla idare etmek zorundasın." dediğinde kaşlarımı çattım. "Yük olmak istemezdim." dedim homurdanarak. Mine hızlıca bana döndü ve "Benim için yük değilsin..." dedi ve bekledi. Ardından kapıyı açtı ve arkasını döndü. "Sadece bir görevsin."
Söylediği sözler bir bıçak gibi tenimi keserken dudağımı ısırdım. Bir görev sadece bir görev. Lanet olası bir GÖREV!
Gereksiz sinirlenmeyle ayağıma ayakkabılarımı geçirdim ve kapıya çıktım. Tişörtle üşüyebilirdim ama şu an umursadığım şey bu değildi. O çoktan beyaz arabaya binerken arkasından yetiştim ve ön koltuğa geçtim. Bana arkadan bakan kısık gözlerini hayal edebiliyordum. Ona aldırmamaya çalıştım.
Şoför arabayı holdingin otoparkına park etmişti. Ona sinirli olduğum için önden yürümeyi tercih ettim. "Turgut Bey ne için seni benim yanıma gönderdi sanıyorsun. Çünkü ben sağlık görevinde bu holdingin en iyisiyim Özgün."
Arkamdan söylediği lafları duymak daha da canımı yakıyordu. Gözlerimi devirerek asansöre bindim. O gelmeden butona basmıştım bile. Kapı kapanmadan önce gördüğüm son şey onun sinirli gözleriydi.
Yaptığım şey çocukçaydı biliyordum ama bazen kendime engel olamıyordum. Tam da şu anda suratımdan gülümsemeyi eksik edemediğim gibi. Bana nasıl da bakmıştı.
Asansörden indikten sonra kendimi Turgut Bey'in odasına attım. Turgut bey gülümseyerek geldi ve bana sarıldı. Sahte adam...
"İyi görünüyorsun. Mine seni iyileştirmiş, bu konuda uzmandır kendileri." dedi ve omzuma iki tane şaplak indirdi. Omzumun sızlayan yerlerini umursamadan ona zoraki bir gülümseme yolladım. "Nevzat Bey için nereye gideceğim?" dediğimde oturmamı işaret etti.
"Unutma sen Samet'sin onun için ve senin onun koruması olman demek onun gizli kapılarının bir kaçını daha buluyoruz demek. Onu koruduğun mekanda muhakkak bir şeyler saklıyor demektir Samet. Anladın mı?"
Kaşlarımı çatarak cevap verdim. "Yalnız Özgün olacaktı o... Ve evet sanırım anladım."
"Prova yaptım Özgün, ismine alış diye. Aman Nevzat şerefsizinin yanında böyle bir şey yapma da." Gözlerini büyütmüş bana uyarı veriyordu. "Yapmam merak etmeyin." dedim gözlerinin eski halini almasını dileyerek.
"Ben yinede uyarayım da." dedi imalı bir halde. "Silah kullanmayı biliyor musun? Sana ruhsat gerek. Sonuçta artık bir mafyasın. " Asla!
"Hayır Turgut Bey olur mu? Yanlışlıkla birini falan öldürürüm sonra vermeyin silah falan. Yalnız Nevzat Bey ölürse benim yüzümden şaşmayın." dediğimde Turgut Bey anlamayan gözlerle bana baktı. "Yani sonuçta benden bahsediyoruz şunun şurasında. Adamı kurşuna dizseler yapacak bir şeyim yok."
Turgut Bey o alışamadığım göz büyütme hareketini yine yaptığında istemsiz olarak gözlerimi kısmıştım. "Aman Özgün adam bize lazım sakın ha dikkatli ol. Mine de mi gelse seninle yoksa..." dedi ve düşünceli bir hal aldı.
Daha sonra bir şey hatırlamış gibi gözleri parladı ve kafasını hayır anlamında salladı. "Eğer isteseydi ikinizi de isterdi. Bu işte bir hıt var. Kulağına bir kulaklık takacağız anlaşılan." Gizli işlerin adamı olduğuma inanamıyordum. Dudaklarımı büzdüm, yapamazdım ki.
Büyük bir çaresizlik vardı bedenimde. Mine beni uyarmıştı eğer yine gitmek istiyorum dersem adam ailemle tehdit edecekti beni. Yutkundum ve kaldığım ikilemde kendime kızdım. Her zaman pişman olacaksın Özgün, bu holdinge attığın ilk adım yüzünden, her zaman.
"Tamam şimdi sekretere git seni birine yönlendirecek ve koruma gibi görüneceksin. Ayrıca yanına silah vereceğim senin. Nevzat silahının olmadığını görürse bir şeyler çakar."
Nasıl bir işin içine girmiştim ben böyle. Kendi kendime kızarak odadan çıktım ve sekreterin önündeki sandalyeye çöktüm. "Neyin var?" Bana halimi mi sormuştu şimdi bu kız? Ah çok garip...
"Sadece biraz hastayım. Şey Turgut Bey beni birine yönlendireceğini söyledi." dedim yapacaklarımı düşünmemeye çalışarak. "Ha evet." dedi ve bu sefer kırmızı oje sürdüğü tırnaklarıyla telefonu aldı. "Gaye buraya gel." Telefon görüşmesi bu kadar sürmüştü.
Biraz sonra görüş alanıma cici bir kız takıldı. Gaye bu muydu acaba? Kısa siyah saçlarının arasında mor renkler vardı hatta bir tutamı beyazdı. Boyu da epey kısaydı ama ayağına giydiği o kalın topuklularla daha da tombalak görünüyordu. Hafif de kilosu vardı evet üzerine giydiği bol tişörtten de anlaşılıyordu.
Yanıma kadar geldiğinde bana elini uzatmıştı fakat benim takıldığım yer alt dudağına takılmış olan demir parçasıydı... Gözlerimi dudağındaki garip nesneden ayırmak için baya çaba sarf ettiğimde gözlerine ulaşmıştım. Sanırım mavi lens takıyordu.
Elinin hala havada kaldığını fark ettiğimde çekingen bir halde elimi ona doğru uzattım. Elimi tuttuğu gibi beni kendisine doğru çektiğinde şaşkınlıktan gözlerim açılmıştı. "Ben Gaye." dedi neredeyse burunlarımız birbirine değerken. Vücudumu öyle bir kasmıştım ki cevap dahi veremiyordum.
Sonunda elimi rahat bıraktığında sandalyemde eski halimi geri aldım. "Memnun oldum..." dedim kararsız bir sesle. "Henüz adını söylemedin çocuk." dedi bana göz ucuyla bakarken. "Ah evet Özgün." dedim gözlerimi ondan kaçırarak. "Sana imaj yapacak olan benim anlamışsındır bence." dediğinde anlamamış olmak istedim. Başka insan yok muydu Allah aşkına?
"Evet..." dediğimde beni süzüyordu baştan aşağı. Bakışları rahatsız ediciydi daha önce de bana tepeden tırnağa bakanlar olurdu ama hiçbiri bu kadar memnun olmuş gibi durmuyordu.
"Üzerinde harika plânlarım var Özgün haberin olsun." dedi ve gülümsedi. "Öyle mi?" dedim kısık sesle ama beni duymamıştı galiba.
Hemen ayaklandı ve beni kolumdan tutarak yukarı çekti. "Hımm boy da uzun... Gözler su yeşili, saçlar kumral, kirli sakal bıraksa hiç fena olmaz aslında biraz da kas... İşte o zaman tamamdır."
Daha çok kendi kendine konuşur gibi bir hali vardı ama söylediklerini hayretle dinlemiştim. Resmen iki dakikada profilimi çizmişti. "Beni takip et yakışıklı."
Bana mı demişti o? Yine de bir arkamı kontrol etme gereği duymadım değil. Onu takip ederek asansöre bindiğimde onunla aynı ortamda olacak olmamdan rahatsızlık duyuyordum. Sanki beni bir köşeye sıkıştıracak gibi bir his doğmuştu içime.
Aynen de öyle oldu. Bazen içimdeki hislere güvenmem gerekiyordu. Beni köşeye sıkıştırdı ve ellerini iki yana koydu. Ne yapacağımı şaşırmış bir halde ona bakıyordum yukardan. İyi ki aramızda baya bir mesafe vardı.
"Gözlükleri çıkarsan bir de öyle incelesem seni Özgün. " Bir şeyler diyebilmek için kelimeler ağzımdan çıkmazken birden asansör durdu ve içeri ah inanamıyorum Mine girdi.
İkimize tuhaf bakışlar atarak içeri girdiğinde Gaye'nin yüzü hala benden taraftaydı. İnanabiliyor musunuz içeri girene bile bakmamıştı. Hala beni inceliyordu o mesafeden.
Mine elinde çantası demir kapıya doğru bakarken konuştu. "Demek Gaye ile tanıştın. Bunun olacağını biliyordum." dedi ve Gaye'yi işaret etti göz ucuyla. Yutkundum ve Mine'ye beni kurtar bakışı attım. Tabi ki beni iplemedi. Onun yerine haince yandan yandan güldü.
"İncelemen bittiyse artık ayrılabilir miyiz Gaye?" dedim sıkıntı basmış sesimle. Gaye dudaklarıma bakarken iyice huzursuz olmuştum. "Bir gülümse bakalım."
Yok başka isteğiniz var mı hanımefendi! Mine bu defa duvara dayanmış bizi keyifle izliyordu. "Bak hastayım tamam mı sana bulaşsın istemem." dedim çaresizce. "Gülümse dedim." dedi Gaye sinirli bir sesle. "Dediğini yapmalısın bence, yoksa bundan zararlı çıkarsın Özgün haberin olsun."
Mine'nin uyarısını dikkate alarak gülümsedim sanırım biraz yapmacık bir gülümseme olmuştu. "Dişlerini göremedim ki." dedi Gaye. Tamam Özgün yap ve kurtul. Dişlerimi göstererek gülümsediğimde Gaye nihayet ellerini çekmişti.
"Tamam senden harika bir parça çıkar üstelik fazla bir şey yapmama da gerek yok." dediğinde ciddi olup olmadığını düşündüm. O zaman neden beni beğenmiyorlardı ya da ben mi öyle zannedip kuruntu yapıyordum? İkinci seçenek gözüme daha muhtemel görünmeye başlamıştı an itibariyle.
"Pekala." dedim kısık sesle. Gözlerim Mine'ye kaydığında kaşlarını çatmış öylece zemine bakıyordu. Kim bilir aklından ne geçiyordu?
Asansör macerası bittiğinde rahat bir nefes aldım. Gaye beni ilk kattaki bir yere doğru sürüklerken Mine çıkışa gitmişti.
İçeri girdiğimde buranın büyük bir güzellik merkezi olduğunu falan düşündüm. Berber gibiydi bir nevi fakat daha çok kadınların gittiği tarzdan. Hala kolumdan çekiştiriyordu kolum kopacak diye endişelenmeli miydim?
Beni aynaların karşısındaki sandalyelerden birine oturttuğunda toz olmuştu. Etrafta fazla insan yoktu. Yutkunarak aynadaki kendime baktım. Kirli sakal bıraksa mıydım? Denemekten bir şey çıkmazdı...
Gaye geri döndüğünde içime giren huzursuzluk beni kötü hissettirdiği için rahatlamak adına derin bir nefes aldım.
"Şimdi saçlarını keseceğim Özgün." Direk kaşlarımı çatmıştım ama nedense ağzımdan itiraz edecek bir sözcük çıkmıyordu. Yutkundum ve kafamı salladım. Birden kafama bir şaplak indirdi.
"Rahatla biraz seni yemem." dedi ve kahkaha attı. Rahatlamak mı? Dudaklarımı birbirine bastırdım ve önüme baktım. "Tamam." dedim kendi kendime. Ne kadar yapabilirsem yapacaktım artık.
Birazdan önüme bir önlük takmış saçlarımı kesmeye başlamıştı. "Dudağındaki şey seni rahatsız etmiyor mu?" dediğimde alt dudağını büzdü.
"Bir kere o bir şey değil o piercing. Ayrıca sence de çok tatlı değil mi?" dedi ve eğilip yanağını yanağıma koydu. Sakin ol Özgün sakin ol. Aynadaki görüntümüz oldukça saçma görünüyordu.
Birden yanağımdan öptü ve o demir parçasını yanağımda hissettim. Evet ilk defa yabancı bir kız tarafından öpülüyordum. "Sana küpe de çok yakışırdı ya..." dedi a'yı uzatarak. Küpe mi? Daha neler...
Uzun uğraşların ardından saçlarımı kesmişti bense ağrıyan gözlerimi dinlendirmek için onları kapamıştım. "Biraz makyaj yapmak istiyordum sana gözlerinin altı morarmış." Hemen gözlerimi açtım. "Hayır canım daha neler!" Derken sandalyeden kalkmak için meyletmiştim. Hemen beni omuzlarımdan tutarak geri oturttu. "Ya sadece bu seferlik Özgün."
Bir kaç tane daha itirazın ardından beni köşeye sıkıştırmıştı yine. "Yapacağım dedim o kadar!" "Tamam ne yaparsan yap ya!" dedim sinirle. Önüme gelen saçlarımı bir kaç hamleyle geriye doğru taramıştı ve havalı bir model yapmıştı. Daha önce saçlarımı dikmemiştim.
Önüme geçti ve gözüme bir şeyler uygulamaya başladı. "Tamam bu kadar." dedi ve beni serbest bıraktı. "Sonunda." dedim kendime bakarken. Şimdi daha canlı göründüğüm kesindi üstelik hiç de fena olmamıştım. Hatta kendimi gerçekten beğenmiştim. "Beni takip et kıyafetlerini vereceğim."
Dediğinde sandalyeden kalktım ve onu takip ettim. Son anda komidinde duran gözlüğümü kapmıştım. "Şunları giy ve gel." dedikten sonra beni küçük elbise odasında tek başıma bıraktı. Siyah bir gömlek ve siyah takım elbise. Epey pahalı bir hali vardı.
Tereddüt etmeden teker teker tüm kıyafetleri giydim ve ayakkabıları geçirdim ayağıma. Jilet gibi olmuştum bence. Odadaki boy aynasına döndüm ve ellerimi cebime yerleştirip kendime gülümsedim. Vay be harikasın Özgün...
Odadan çıktım ve yeni kıyafetlerimle Gaye'ye doğru ilerledim. Açıkçası çekingen bir hale bürünmüştüm. Öyle ki önümden geçen kişiye bile çarpmıştım. O yere doğru savrulurken ben sendelememiştim bile. Kız yere düştüğünde ve elindeki tüm saç fırçaları dağıldığında şaşkınca ona baktım.
"Çok özür dilerim." derken kıza elimi uzatmıştım. Kız bana elini verdiğinde kafasını kaldırdı ve kalkmak yerine öylece bana baktı. Kaşlarımı çattım. "Kalkmayı düşünmüyor musun?" Kızın şaşkın gözleri eşliğinde onu ayağa kaldırdım ama hala bana bakıyordu. "Özgün?" Beni tanıyor muydu? Şaşırma sırası bendeydi. "Beni nerden tanıyorsun?" dedim kıza.
"Ah şey genelde şu dağınık stilin hakkında dedikodu yapardık." dediğinde hayrete düşmüştüm. İnsanların hakkımda dedikodu yaptığını duymak can sıkıcıydı.
"Ama bu halin feci olmuş..." dediğinde hayran hayran gözlerime bakıyordu. Ciddi miydi o? Engelleyemediğim bir gülümseme yüzüme yerleştiğinde Gaye bana sesleniyordu. "Hadi Turgut bey seni kapıda bekliyor."
Hemen toparlandım ve kıza sıcak bir gülümseme yolladım. "Beni ara." dediğinde bir şey demeden Gaye'nin yanından geçtim. "İnsan bir teşekkür eder." dediğini duymuştum tam kapıdan çıkarken. Geri döndüm ve ona el salladım. "Çok teşekkür ederim."
Dışarı adım atmak zordu. Kendimi tuhaf hissediyordum bana bakan insanları da görmezden gelmek istiyordum ama beni kasıyorlardı. Ne vardı yani daha önceden şık giyinmiyorsam. Kıyafetim değişti diye kişiliğimde mi değişmişti sanki?
Kapıya çıktım aceleyle. Turgut Bey beni siyah jipine dayanmış bekliyordu. Yanına ulaştığımda beni görmemişti bile. "Turgut Bey." dediğimde bana döndü ve şöyle bir süzdükten sonra gözleri büyüdü.
"Özgün..." Ağzından başka bir şey çıkmamıştı şimdilik. Ama daha sonra bana ettiği iltifatları şu zamana kadar almamıştım. Göğsüm kabarmıştı açıkçası. Kendimi hiç bu kadar özgüvenli hissetmemiştim daha önce.
Daha sonra arabaya doğru yaklaşan Mine'yi gördüğümde onun tepkisini merak etmiştim doğrusu. Herkes hayran kaldıysa eminim o da kalırdı. Telefonda konuşarak buraya doğru yaklaşıyordu henüz suratıma bile bakmamıştı. Yersiz bir heyecan içimde gittikçe büyüyordu.
Tam arabanın yanına ulaştığında telefonu kapamıştı ve kafasını kaldırmamıştı. "Özgün gitti mi Turgut Bey?" Vay canına..."Hayır henüz gitmedim." dedim ellerim cebimde arabaya yaslanırken. Mine kafasını kaldırdı ve sesin geldiği yere çevirdi bakışlarını.
Bakışları dondu kaldı suratında ve ne düşündüğünü çözemedim o bana bakarken. Bir kaç saniye sonra kaşları çatıldı ve toparlandı. "Görmemişim." dedi umursamıyormuş gibi.
Yutkundu ve "Tek başına gideceğin ilk görevde başarılar." dedi ve saçlarıma baktı. "Saçını mı kestirdin?" Kafamı evet anlamında salladım. "Pekala neyse... Görüşürüz." dedi ve bir kaç saniye daha bana baktıktan sonra ağır adımlarla içeri arabaya bindi.
O da mı bizle geliyordu anlamamıştım. Ayrıca bana tek gideceğim için başarılar dilemişti. "Seni kulaklıkla takip edeceğiz uzaktan. Belli zamana kadar tabi. En azından gözlüğün kulaklığı saklar." dediğinde elini belime doğru götürdü. Ne yaptığına baktığımda belime ağır bir şeyin girdiğini anladım.
"Bu ne?" Dehşete düşmüştüm açıkçası. Turgut Bey silahı yerleştirdikten sonra omzuma vurdu. "Hadi bakalım Özgün artık bir silahın var."
Bu yük fazlasıyla ağırdı işte. Korku dolu bakışlarımı Turgut Bey'e yolladım. Beni arabaya itti. Arabada Mine'nin yanına oturmuştum. Mine bana çevirdi bakışlarını arabaya bindiğimde.
Bir şey demeden önüne döndüğünde gerçekten ne düşündüğünü merak etmiştim. "Mine kulaklığı tak." dedi Turgut bey.
Mine çantasından çıkardığı küçük cihazı bana takmak için benden tarafa döndü ve "Gözlüğü iki saniyeliğine çıkarır mısın?" dedi. Dediğini yapıp gözlüğü çıkardım ve biraz eğildim. Mine kulaklığı takarken ister istemez yine kendimi kasmıştım işte. "Tamam." dediğinde aniden ona döndüm ve gözlerimiz kesişti. Fazla yakın duruyorduk!
Hemen kendimi geri çektim ve gözlüğümü taktım. Turgut Bey ile bir kaç deneme yaptıktan sonra kulaklığın iyi çalıştığından emin olmuştuk.
Daha sabahtı ve bugünün uzun geçeceğinin işaretiydi sanki her şey. Korkuyordum yanlış bir şeyler yapmaktan. Kendimi bu konuda kasarak Nevzat denen adamın evinin önünde bulmuştum.
Koruma gibi durmam için Turgut bey baya bir emir vermişti bana. Sağlam durmalıymışım bana bakanları tek bir göz ifadesiyle korkutmalıymışım, çekinmeden yumruk atmalıymışım... Tamam diyerek çıkmıştım arabadan.
Nevzat Bey'in ziline bastım. Turgut Beyler ortadan kaybolmuştu resmen. Lüks bir villanın önünde tek başıma durmak çok korkutucuydu üstelik. Sıkıntıdan dudaklarımda hal bırakmamıştım. "Samet?" Gözüm öyle bir dalmıştı ki bahçedeki aslan heykeline, bir an kapının açıldığını bile görmemiştim.
"Evet." dedim duruşumu dikleştirerek. "Erken geldin bahçede kahvaltı ediyordum. Gel otur bir kahve iç sende." Nevzat bey bana çok güveniyor gibiydi. Kendimi suçlu hissederek başımı salladım. Kötü adamlar az konuşur kuralı ile fazla ses çıkarmamam gerekiyordu.
Ellerim göbeğimde adamı takip ettim. Üzerinde zengin adamların giydiği o meşhur ropdöşambırlardan vardı. Eve adımımı attığım her an da büyülendim diyebilirdim. Ev resmen parlıyordu. Bu adam bu kadar zengin miydi?
Adamın geniş bahçesine çıktığımda bizim mahalle kadar olduğunu gördüm buranın. Hayretle bahçedeki masaya bakarken karnımın acıkdığını hissettim fakat adam bana sadece bir kahve demişti. "Geç otur." dediğinde kendisi çoktan eski yerini almıştı bile. "Kızım bir kahve getir sert olsun." Sert kahveden nefret ederdim sütlü yok muydu acaba?
Nevzat Bey'in yanındaki sandalyeye geçtim. "Ne zaman başladın sen bu işe baya yeni görünüyorsun ve şirkette daha önce seni görmediğime de eminim."
Şirketin ortağı beni görmemişti gerçi ben de onu görmemiştim sahi bu adam holdinge gelmemişti hiç. Gelseydi bilirdim herhalde. "Bir ay oldu." dediğimde adam anladığını belirten bir ifade kullandı.
"Şimdi anlaşıldı inzivaya çekilmiştim bir süredir. Demek Turgut kendine yeni korumalar edinmiş. Turgut'un korumalarına her zaman hayranım doğrusu. Adam insan seçmeyi iyi biliyor." Çok iyi birini seçmiş gerçekten. Gözlerimi devirdim istemsizce. "Sen de epey yiğit duruyorsun delikanlı."
"Sağ olun." dedim dikkat etmeye çalışarak. "Günaydın babacım!" Görüş alanıma giren bu kız da neyin nesiydi şimdi? Ardından bir de erkek sesi duyuldu. "Günaydın baba." Kızın şımarık tavırlarına karşın oğlan gereken seviyeyi koruyor gibiydi.
Kız tam karşıma geçti oğlan ise onun yanına. Bunlar ikiz falandı galiba... Benden küçük görünüyorlardı. "Pardon siz kimsiniz?" dedi oğlan olan mavi gözlerini bana dikerek.
Açıkçası bakışları rahatsız ediciydi. "İşim var Buğra o benim korumam yani bu günlük. Turgut bana birini ayarlayana kadar." Birini ayarlayana kadar da ne demekti? Kaşlarım çatılsa da bir şey demedim ve oğlanın mavi gözlerine baktım.
"Hımm bunu sevdim." Kız bana bakarak söylemişti bunu. Bana mı söylemişti acaba demekten kendimi alamamıştım. Sarı saçlarını tepeden bağlamış kıza baktım. Oldukça şirin bir görüntüsü vardı ve de sinir bozucu. Başıma bela olacak olan ikinci kız mıydı yoksa bu?
"Anlamadım Büşra?" dedi Nevzat Bey. "Ah yani omletten bahsediyorum babacım. Harika olmuş." Bunu söylerken bana kaçamak bakışlar atıyordu. Gerçekten yeni tipim etkileyici mi olmuştu yoksa benim kuruntum muydu bu anlamamıştım ama karşılaştığım herkes hayran kalıyordu.
Kahvem önüme konduğunda kadına tebessüm ettim. Çok konuşmak yok. "Adın ne?" Oğlandan geliyordu bu soru. Nevzat Bey yemeğine dönmüştü. "Ö... Samet." dedim son anda. Oğlan bana bir dedektif edasıyla bakarken beni anladığını düşündüm bir an. "Kaç yaşındasın?" Bu defa soru kızdan gelmişti. "21." dedim sekteye uğratmadan. Nevzat bey gelen telefonla masadan kalkmıştı.
Önüme konan kahveden bir yudum aldığımda geri püskürtmemek için büyük çaba sarf ettim. "Sevgilin var mı?" Kahveden gözlerimi ayırdım ve kıza baktım.
Öyle büyük bir merakla bakıyorduki bana. "Elbette." dedim onu başımdan savmak için. Görevde küçük kızlarla uğraşmak istemezdim. Niyeyse küçük kızları sevmiyordum bir nedeni de yoktu ya da belki kız kardeşim olduğu içindi. Ondan küçük biriyle ya da onun yaşındaki biriyle çıkmamalıymışım gibi geliyordu benim felsefemde. Sanki bana bakan çok kız vardı da... Gerçi bugün iki kişiden... Her neyse Özgün kafanı dağıtma!
"Ah tabi ki olur senin gibi birinin sonuçta..." Onun sözünü kesen şey erkek kardeşiydi. "Yeter Büşra adam senden büyük." dedi ve ona uyarı dolu bakışlar attı. "Biliyorum ama sadece 4 yaş ne var yani?"
Benim burada oturuyor olmam onu engellemiyordu anlaşılan hakkımda konuşmak için. "Sevgilisi varmış Büşra!" Oğlanın sesi gittikçe tehdit dolu çıkıyordu. "Ne var ayrılır." Vay canına ayrılırım tabi ki...
Büşra sanırım ayağına bir tekme yemişti çünkü acı acı bağırıp yere doğru eğilmişti. Adamı öldürmediğimiz iyi olmuştu çocuklarına yazık olmaz mıydı? Bu soğuk düşünceyle irkildim ve sıcaklamak adına kahvemden içtim. Hay içmez olaydım şu kahveyi.
"Hadi Samet gidiyoruz." Kahvenin tadı gitsin diye su içtim ardından. "Sana dedi babam duymadın mı?" Kafamı kaldırdığımda adamın içeri gitmekte olduğunu gördüm. Yeni isme alışmak zordu tabi ki.
Adam bir dakika içerisinde yukarı çıkmıştı ve üstünü değiştirmişti. Bir dakika içerisinde büyük işler başarmıştı üstelik. Adam jilet gibiydi. "Hadi." dedi ve omzuma vurarak dışarı çıktı.
İki araba vardı dışarda. Nevzat Bey öndeki siyah jipe bindiğinde arkasından gidiyordum ki bir el beni durdurdu. Eli bariyer misali önümde duran adama baktığımda bana tehdit dolu gözlerle bakıyordu.
"Şu arabaya geç." dedi ve bana yanımda duran arabayı gösterdi. Ben mi kullanacaktım bu lüks şeyi? Bu harikaydı! Hemen arabaya bindim tabi ki duruşumdan ödün vermeden. Nevzat beyler arabayı çalıştırdığında ben de çalıştırdım. Ah bu bebek benim olsaydı ne iyi olurdu? En yakın zamanda Turgut Bey'den araba talep etmeliydim. Bunu kafamın bir kenarına not ettikten sonra önüme odaklandım.
"Özgün?" Bu ses de neydi? Nereden geldiğini anlayamadığım sesle arabada paniğe düşmüştüm. "Özgün benim Mine." Mine mi?
Sesin kulaklıktan geldiğini fark ettiğimde rahat bir nefes aldım. "Efendim." dedim ve gözümü öndeki jipten ayırmadan sürdüm. "Ne durumdasın Turgut Bey rapor istiyor."
Yutkundum ve onların az önceden beri beni duyduğunu fark ettim. Üstelik Mine bir sevgilim olduğunu düşünecekti. Neden bu fikir canımı sıkmıştı anlamamıştım ama üzerinde durmaya gerek görmüyordum.
"Nevzat Bey arabaya bindi nereye gittiğimizi söylemedi ben de peşinden başka bir arabayla geliyorum." dediğimde araba yavaşlamaya başlamıştı. Park alanına girdiğimizi fark etmiştim. Nevzat Bey birazdan arabadan indiğinde ben de hemen park ettim. "Bir barın önündeyiz." dedim barın tabelasını fark ettiğimde. "Hangi bar?" Gözlüğü düzelttim ve yazıya odaklandım. " Eski Bar diye bir yer." dedikten sonra arabadan indim. Hemen Nevzat Bey'in koruması rolüne girdim. Yanında bir koruma daha vardı neyse ki. Tüm yükün bende olmaması iyiydi.
Adam benden daha yapılıydı kuşkusuz. Kasları giydiği takım elbiseden bile belli oluyordu. Benimse üzerimden sarkıyor diyebilirdim. Gaye haklıydı bana kas gerekiyordu. En yakın zamanda bir fitnesse gitmeliydim.
Bara giriyorduk. Nevzat Bey etrafı taradıktan sonra içeri girdi. Sabahın bu saatinde ne barıydı bu ya? Zaten bomboştu mekan. Sanki akşamdan kalmış gibi duruyordu her yer. Ağır bir kusmuk kokusu vardı. Sanki biri dün gece tüm koltuklara işeyip kaçmıştı. Hasta olmama rağmen bu kokuyu alıyorsam Allah Nevzat Beyle korumasına sabır versin.
Şu barlardan nefret ederdim. Zaten burası kötü adam doluydu ipini koparanın geldiği mekan diye adlandırıyordum ben buraları. Yakınından bile geçmezdim asla. Prensip meselesi...
"Nevzat! Hoşgeldin." Yanımıza gelen adam da akşamdan kalma görünüyordu. Gömleğinin bir kaç düğmesi yanlış iliklenmişti dolayısıyla hepsi bozuktu artık. Pantolunu kemer dahi tutamayacak vaziyetteydi elinden bıraksa düşecekti yere. Gözlerinde yer yer morluklar vardı. Saçının bir tarafına bir şeyler yapışmış gibi sert duruyordu. Üstelik mekanın kokusunu dahi geçen içki kokusu burnumu rahatsız etmişti.
"Uzatma Erol nerde?" dedi Nevzat Bey adamdan bir geri adım atarak. Adam bunu algılamamış gibi Nevzat Bey'e yaklaşmaya çalıştığında Nevzat Bey kafasını bana çevirip işaret verdi. Ne? Ne yapacaktım şimdi?
Telaşla adamla Nevzat Beyin arasına girdim ve elimi adama bariyer olacak şekilde tuttum ve yaklaşmasını engelledim. "Erol nerde?" dedim birden. Neden bunu yapmıştım şimdi? Tuhaf bir halde kendimle gurur duyarak adamın alayla bakan suratına baktım. Tam tükürmelik bir surata sahipti doğrusu.
"Bilmem acaba nerde?" dedi adam yavşakça. "Onu üst kata çıkar Yılmaz Erol'un nerde olduğunu öğrenene kadar benzetin şu hergeleyi. " Yılmaz denen koruma bir baş hareketiyle adamı tuttuğu gibi sürükleyerek merdivenlere yöneldi.
"Ne bekliyorsun Samet sen de git. Öğrendikten sonra arabaya gelin." dedi ve beni mekanda tek başıma bırakarak gitti. Adamı dövecek miydim?
Kararsız adımlarla Yılmaz'ı takip ettim. Adamı bağırta bağırta götürüyordu. Bir odaya girdiğinde adamı kollarından tutmuş bana doğru tutuyordu. "Hadi Samet hakla şunu!"
Kelimeleri öyle nefret doluydu ki bir an Yılmaz'ın vicdandan yoksun herifin teki olduğunu düşündüm. "Erol yok ben bilmiyorum ki..." dedi adam yavşakça. "Adam gibi soruyorum sana Erol nerde!" dedim sesimi biraz yükselterek.
Adam bir kahkaha attığında Yılmaz bana hala işaret veriyordu. Adamı tutuyor ve vurmam için debeleniyordu. Ben sadece sinirli olduğum anlarda yumruk atabilirdim ama.
Bir kaç saniye çaresizce bir adama bir Yılmaz'a baktım. Sanırım yapmak zorundaydım aksi takdirde koruma olmamdan şüphe edeceklerdi. Sinirlen Özgün tüm hıncını şu zavallıdan çıkar.
Bir an aklıma Murat geldi kardeşime olan tavırları... Kim bilir dün eve gelemedim diye bize gitmişti ve Nilay'la yalnız kalmıştı. İşte şimdi kan beynime sıçramıştı.
Adamın suratının ortasına attığım yumrukla adamın suratı aşağı düştü ve ağzından kan tükürdü. Sonra gülmeye başladı. "Erol yok Erol öldü!" dedi gülerken.
Sinirlerim beni daha çok ele geçirirken gözümün önüne bugün Mine'nin bana dediği şey geldi. Sadece bir görev!
Gözlüğü gözümden çıkardım ve cebime koydum zira birazdan adama tüm hayatımı kusacaktım. Üzerimdeki ceketi çıkardım ve gömleğin kollarını sıvadım. Yılmaz beni takip ediyordu. Gözünde parıltılar vardı bir an önce adamı dövmemi istediği ortadaydı. Rahat bir nefes aldım. Sadece bir görevsin...
Ve o anda adam hayatında yemediği yumruğu yemesiyle Yılmaz'ın kollarından kurtuldu ve yere düştü. Bir kaç çatırdama sesi duymuştum yumrukla birlikte. Ya benim elimden geliyordu ya da adamın kırılan çenesinden. "Tamam... Erol şehir dışına gitti kaçtı. İzmir'e gidecekti. İzmir .... Otel."
Adresi vermişti ama hala gözümün önünden gitmiyordu o sinirlendiğim şeyler. Adamın yerdeki bedenine bir tekme attım yeni ayakkabılarımla.
O gün suya düştüğümün hıncını çıkardım, Mine'nin bana ezici laflarının hıncını çıkardım, Turgut Bey'in beni kandırmasının ve tehdit etmesinin hıncını çıkardım, Damla'nın hıncını çıkardım ve son olarak da Murat'ın...
Hayatımın düzenini bozan tüm lanet şeylerin hıncını çıkardım adamı öldüresiye döverken. Son anda Yılmaz tuttu kollarımdan birden. "Yeter adam bayıldı." dediğinde gözümdeki perde inmişti nihayet.
Yerde cansız yatan adama baktım önce sonra eklem yerleri soyulmuş yumruklarıma. Ne yapmıştım ben böyle? Resmen gözüm kararmıştı bir anda. Daha önce hiç bir adamı dövdüğüm olmamıştı... Turgut Bey'in beni dönüştürmek istediği bu adamdan nefret etmiştim.
Yılmaz mekandan çıkıyordu. Arkada kalmıştım. Ceketi üzerime giydim ve gözlüğü taktım. "Özgün? Neler oluyor?" Mine'nin sesine verecek bir cevap yoktu beynimde. Bunun yerine sessiz kaldım. "Turgut Bey ses vermiyor sanırım bayılmış az önce duydum "Yeter adam bayıldı" dediler." Sesi öyle endişeli çıkıyordu ki...
Aldırmadım ve Nevzat Bey'in yanına gittim. "Özgün Özgün beni duyuyor musun? " Nasılsa birazdan ayakta olduğumu fark edecekti. "İzmir'e kaçmış Nevzat Bey. " dedim camdan bana bakan Nevzat bey'e.
Sağlam bir küfür savurdu ve ön koltuğa boş bir yumruk attı. Ona adamın gittiği otelin adını verdiğimde bugün için yeterli olduğunu söylemişti çünkü sinirlenip bugünkü bütün planını bozmuştu.
Araba bende kalacaktı bu seferlik çünkü bunun hakkında bana bir şeyler dememişlerdi. Hemen arabaya bindim. "Özgün?" Mine sanki beynimden konuşuyor gibiydi. Sesini kulağımda duymak tuhaf bir histi ama az önce adamı dövdüğüm için ona karşı sinirim falan kalmamıştı.
"Efendim?" dedim sakin bir sesle. Üzerime oturmuş olan bir sakinlik vardı adamı dövdükten sonra nedense. Boşalmış gibiydim sanki içimde hiç bir duygu kırpıntısı kalmamış gibi bakıyordum dışarıya. "Derhal sahile gel." dedi Mine sinirli bir sesle.
Cevap vermek yerine sahile indim arabayla. Buraya çok yakındı. İlerde siyah arabayı gördüğümde olduğum yere arabayı park ettim ve indim. Onlar da beni fark etmişlerdi ki Mine arabadan indi hemen. Bana doğru yürüyordu sinirli adımlarla. Arabaya dayandım ve ellerimi cebime yerleştirdim.
Turgut Bey'in beni dönüştürdüğü canavara kızgındım içten içe. Bugün o eski barda eski Özgün bir anlığına yok olmuştu ama asla tamamen yok edemezdi.
"Neden cevap vermiyorsun ahmak!" Bana yeterince yaklaştığını düşündüğünde yüzlerimiz arasındaki mesafe oldukça azdı. Kafamı hafifçe yana eğdim ve "Veresim gelmedi." dedim soğukkanlı bir şekilde. Kaşlarını hayretle kaldırdı ve biraz daha yaklaştı. Neden bu kadar burnumun dibine giriyordu?
"Arabada ne kadar korktuğumuzu biliyor musun sen ha!" Vay canına korkmuşmuş. "Ya ne demezsin eminim Turgut Bey orada bayıldığımı düşündüğü için korkmuştur. Adam beni öldürmekle tehdit etti Mine bilmem farkında mısın?"
Mine yutkundu ve bir adım geri çıktı. Arkasını döndü bana. Bir kaç adım atmıştı ki durdu ve "Belki de endişelenen tek taraf bendim." dedi.