Korku dolu dakikaların içerisine adım atmıştım onun arabasına binerek. Kendimi bir korku tünelindeymiş gibi hissedebilirdim onun bana baktığı her saniyede. Sanki gözlerimiz buluşsa ortaya büyük bir kıvılcım çıkacak ve araba patlayacaktı. Şu anda bedenimin halsizliğini dahi düşünemez durumdaydım. Yutkunma ihtiyacımı bastırmak istedim yoksa bu ölüm sessizliğindeki ortamı, benim boğazımdan çıkan ses bozacaktı.
İlk olarak ondan özür dilemeliydim baya bir şey söylemiştim üstelik benim için sipariş ettiği bitki çayından sonra... Tamam ama ben de hastayken sinirli oluyordum kardeşim ne yapabilirim yani...
"Şunu kes artık!" Bu laf bana mıydı? Bakışlarım otomatikman ona çevrildiğinde o kucağımda duran ellerime bakıyordu. Ben de ellerime baktığımda onları epey sıktığımı ve beyazlaştırdığımı fark ettim. Stres bende kötü etkiler bırakıyordu. Hemen ellerimi serbest bıraktım ve ağzımdan titrek bir "Pardon..." çıktı. Neden ondan özür dilemiştim şimdi? Aferin Özgün...
Arabadaki tek konuşma bu olmuştu ama bu gece onun evinde kalacağımı zannetmiyordum. Biraz sonra eve giderdim gel gelelim vücudum iyice tuhaf hallere bürünmüştü. Bu titreme stresin etkisi miydi yoksa hastalığın mı emin olamamıştım ama sanırım ikinci seçenek bende daha ağır basıyordu. Kimse yüzünden titreyecek duruma gelmezdim ben.
Sonunda arabadan indiğimde öğlen vaktinin bitmiş olduğunu ve ikindinin de son demlerini yaşadığımızı gördüm. Güneş az sonra görünmez bir hal alacaktı ve etrafı karanlığa teslim edecekti. Güneşten gözlerimi çektiğimde onların sulanmış olduğunu fark ettim. "Hadi ne bekliyorsun..." Katlanamayan ses tonu...
Bir şey demeden onu takip ettim ama artık söze girmem gerekiyordu. "Buna gerek yok ben eve gitsem daha iyi." Bana öyle ani bir dönüş yapmıştı ki geriye gideceğim diye bahçedeki çimlerin üzerine düşmüştüm. Yerde öylece dururken yamulmuş gözlüğümü düzelttim. "Seni... Şimdi kalk ve içeri gir! Ben asla görevimi aksatmam."
Bunları söyledikten sonra bana aldırmadan verandaya doğru yol aldı. Son anda toparladığım cümlemi bir çırpıda söyledim.
"En son görevini aksatmışsın ama..."
Kapıda durdu ve arkasına döndü. Gözlerinden yeni alev topları fışkırırken buna dayanmaya çalıştım. Hemen ayağa kalktım ve yutkundum. Blöf yapmalıydım bence ama buna cesaret edebilir miydim ki?
Bana hala bakarken yanına ulaştım ve "Her şeyi biliyorum Mine." dedim. Gözlerinde anlık gördüğüm şaşkınlık ve kızgınlık bana inandığını mı yoksa inanmadığını mı gösteriyordu anlamamıştım. "Turgut Bey bana senin son görevinden bahsetti biraz."
"Yalan söylüyorsun Turgut Bey bunu bana yapmaz." dedi ve içeri girdi. İnanmamıştı... Belki de amcasına çok güveniyordu bana inanacak hali yoktu ya. İçeri girdim ben de el mecbur. Mine bana hiç aldırmadan elinde tuttuğu küçük çantayı salondaki kahverengi koltuğa fırlattı ve ayağındaki çizmeleri çıkardı. Sanki ben yokmuşum gibi davranıyordu. Bana bakmadan yukarı kata çıktığında hala kapıda dikilmekte olduğumu fark ettim.
Kendimi daha beter hissediyordum her tarafım ağrıyordu ve başım dönüyordu. Hatta neredeyse bir ağrı girmişti tam kafamın arkasından. Elimi kafama götürdüm ve saçlarıma masaj yaptım. Nilay'ı arayıp haber vermeliydim.
Bacaklarım iyice titremeye başladığında kapıya çöktüm ve dizlerimi kendime çekip kafamı dayadım. Ağrı çok fazlaydı. Telefonu cebimden çıkardım titreyerek ve Nilay'ı aradım.
"Efendim abi?" "Nilay... Nilay ben.. Akşam gelmeyebilirim." Bir kaç saniye sonra Nilay cevap verdi. "İyi misin Özgün?" Telefon elimden yere düştüğünde kendimi daha da kötü hissediyordum. Aldığım derin nefesler bana yetmiyordu.
"Özgün?" Mine'nin sesini duyduğum halde cevap veremeyecek kadar bitkindim. "Özgün? İyi misin?" Hayır değilim. Tüm vücudum zangır zangır titrerken nasıl iyi gibi görünebilirdim Mine? "Tamam..." Sesi artık kızgın çıkmıyordu aksine korkmuş ve şefkatli...
Ellerini bedenimde hissediyordum ama kafamı kaldıracak gücü bulamıyordum. "Bana yardım etmelisin..." dedi tek kolumu omzuna dolarken. Beni kaldırmaya çalışıyordu. Diğer elimle yerden destek alarak doğrulmaya çalıştım.
Ağrı çok fazlaydı gözlerimi dahi açamıyordun öyle ki her an gözümden tutmaya çalıştığım damlalar firar edebilirdi. Beni koltuğa doğru yatırdığında ellerimi yüzüme siper ettim. Sanırım ilk damla elmacık kemiğime doğru yol almıştı. Onun karşısında ağlamak istemiyordum!
İlk önce ayağımdaki ayakkabıları çıkardı ve ardından ellerimi çekmem için uğraş verdi. "İyi misin?" Ellerimi yüzümden çekmeden cevap verdim. "Başım ağrıyor..." Cidden çok ağrıyordu, vücudumun bağışıklık sistemi pek de iyi değildi çabuk hasta olurdum ve kötü olurdum. Bu durumlarda evde olmadığım zaman kendimi daha da hasta hissediyordum. Yalnız ve hasta...
"Bekle sana ağrı kesici yapacağım. Fakat iğne vurmak zorundayım çabuk etki için, hap yarım saati bulur üstelik ağrıların başladı bile..." İğne mi vuracaktı? İşte bunu duyduğum an ellerimi suratımdan çekmiştim. Göz yaşlarım omzumu ıslatırken önemsediğim şey bir anda bana iğne vuracak olmasıydı.
"İğne yapmayı biliyor musun ki? Hayır hayır sen bana hap ver dayanabilirim." Nereye dayanıyordum kafam çatlayacak gibiydi. Zaten ses tellerim de tuhaf hale bürünmüştü. "Biliyorum ben... Eğitimim var merak etme. Ama bu şekilde kalırsan kalıcı hasarlar olabilir o yüzden iğne yapmalıyım. İki dakikaya dönerim. "
Hayır hayır hayır! İğne falan istemiyordum vücuduma hiç bir şeyin girmesini istemiyordum. Ama bir anda daha da şiddetini artıran ağrı yüzünden bunu askıya almaya kadar verdim yoksa biraz sonra kesinlikle bilincimi kaybedecektim.
Mine görüş alanıma girmişti, ıslanmış gözlerim yüzünden tam olarak göremesem de elinde bir şırınga tuttuğunu fark etmiştim. Şimdi dilediğim tek şey bana o iğneyi yapması ve ağrılarımı dindirmesiydi.
"Arkanı dön." Ah... İşte bunu hiç hesaba katmamıştım ama yine de itiraz edecek gücüm yoktu. Vücudumu döndürmek oldukça zordu öyle halsiz hissediyordum ki. Gözümden gözlüğü çıkardım ve koltukta yavaşça arkamı döndüm. Lütfen bir an önce vur ve bitsin...
Bir an sonra elleri arkamda olduğunda irkilmeden edemedim. Elimin altında duran yastığı sıkarken biraz sonra vücuduma girecek olan iğne yüzünden gergindim. "Çabuk olur musun?" dediğimde bir kaç damla daha gitmişti gözümden. "Tamam tamam." dedi ve bir anda vücuduma değen o ufacık sızlama hissi geldi. Bunu hissetmiştim ama elleri hafifti.
Bir kaç saniye sonra iğnenin derimden çıkarıldığını hissettim. Mine pantolonumu yukarı çekerken ağlamayı kesmeyi diliyordum. Kafamı koyduğum yere doğru geldi ve bana baktı. Tek gözüm sımsıkı kapalı ve diğerinden akmakta olan bir damla...
"Bitti. Ama kimse evinde yırtılmış bir yastık istemez." dedi ve elimin altında duran yastığı aldı. Sanırım yastığa biraz işkence etmiştim. "Ayrıca bu kadar ağlak biri olduğunu da bilmiyordum. Alt tarafı bir baş ağrısı."
Henüz ağrı geçmemişti ama etkinin fazla sürmeyeceğinden emin olduğum için rahatlamıştım. "Hastalandığım zaman çok ağır hasta olurum ben." diye bir açıklamada bulundum kısık çıkan sesimle. Yüzüstü pozisyonumu değiştirmeden gözlerimi kapadım. Açıkçası uyumak iyi olurdu.
**
Gözlerimi açtığımda koltukta sırtüstü uzandığımı fark ettim. Mine koltuğa dayanmış yerde oturuyordu ve karşısında duran televizyonu izliyordu. Hala halsiz hissediyordum ama ağrım falan kalmamıştı. Yerimde kıpırdandığımda kafasını hızlıca bana çevirdi.
Yorgun görünüyordu, saçlarını dağınık bir şekilde kafasında toplamıştı. Kahverengi gözleri oldukça kısıktı. "Uyanmışsın." Sadece kafamı evet anlamında sallamakla yetindim. İşte tam o anda tepemde asılı duran seruma gitti gözlerim daha sonra kolumdaki iğneye...
"Ateşin çıktı." Ateşim mi çıkmıştı? "Sayıklayıp durdun." Umarım ağzımdan bir pot kaçırmamıştım. "Teşekkürler..." dedim ona bakmadan. "Kendini nasıl hissediyorsun?" İlk önce gözlerimle vücudumu taradım. Bir dakika neden üstümde sadece atlet vardı!
"Ben... Ne zaman soyundum?" dedim hatırlamaya çalışarak. "Sen soyunmadın ben soydum çünkü ateşin çıkmıştı." Sanki yerin dibine girmişim gibi hissediyordum. "Her neyse Özgün uyandığına göre-" Hemen lafını kestim. "Evet evet ben hemen giyinip gidiyorum." Kendimi koltukta oturur pozisyonuna getirdim ve Mine'nin çatık kaşlarına baktım. "Hayır gidemezsin henüz serum bitmedi üstelik bu halde gitmene izin vermem. Ben sadece yemek yiyelim diyecektim. "
Yemek yemek tabi ki. O söyleyene kadar kendimi aç hissetmemiştim. "Aa... Nilay'ı aramalıyım." dedim birden. Bana anlamsızca baktıktan sonra komedinde duran telefonumu uzattı. Tabi ki telefonumda bir sürü cevapsız çağrı vardı. "Sürekli o kız aradı ben de en sonunda açtım." dediğinde hemen ona baktım.
"Yani bir şey demedim. Sesi çok meraklı ve korkmuş çıkıyordu ben de ona seninle bir otele gittiğimizi söyledim endişelenmesin diye... İş için."
Mine ve ben otelde, iş için... Nilay eve gidince beni bir sürü soru yağmuruna tutacaktı. "Ama benim işimin ne olduğunu bilmiyor ki." dedim kendi kendime. Mine bunu duymamıştı ve mutfağa doğru gitmişti. Amerikan tarzı bir eve sahipti buradan onun mutfakta neler yaptığını görebiliyorum.
Galiba burnum koku alma işlevini de hastalık yüzünden bir kenara bırakmıştı. Kafamdaki seruma baktım bitmesine az kalmıştı o yüzden ayarını sona getirdim ve bir an önce bitmesini sağladım. "Serum bitmiş..." dedim Mine'nin duyabileceği bir tonda.
Mine bana döndü ve yavaş adımlarla yanıma ulaştı. "Daha vardı ama..." dedi, ayarına baktıktan sonra bakışlarımız kesişti. "Sabırsız bir yapın varmış demek ki..." dedi ve serumla aramdaki bağlantıyı kesti. "Galiba öyle..." demekle yetindim hala ona karşı kendimi mahcup hissediyordum.
"Hadi gel." dedi ve mutfak tarafındaki masaya doğru ilerledi. Yanına gitmeden önce üzerime kazağımı giymek için yan koltuğa uzandım. Üşüyordum açıkçası. "Giyme ateşin tekrar çıkabilir." Bana arkası dönük olduğu halde bunu nasıl gördüğünü merak ederek elimi geri çektim. Üzerimde sadece bir atletle hiç de kendimi rahat hissetmiyordum. Saçımı kaşıyarak koltuktan kalktığımda bir an gözümün önü kararsa da yoluma devam ettim.
Masaya oturduğumda önümde duran çorba kâsesine baktım. Baya becerikli bir kızın evindeydim anlaşılan. Ortada değişik bir salata vardı sanki içine ne bulduysa katmış izlenimi vermişti bana. "Yesene." Dudaklarımı kemirdim ve göz ucuyla ona baktım. "Özür dilerim Mine." dedim bir çırpıda.
Ortada bir dakikalık bir boşluk yaratmıştım resmen. Gözlerimi gözlerine çevirdiğimde donuk bir halde çorbasına bakıyordu. Daha sonra bana çevirdi bakışlarını. Hiç bir duygu barındırmıyordu o gözler. "Çok büyük aptallık ettim dün kafede. Üzgünüm, eğer yaşadıklarını bilseydim..." Birden pot kırdığımı fark ettim ve susmak zorunda kaldım. Turgut Bey beni mahvedecekti.
"Yaşadıklarımı mı?" dedi anlamsızca. "Şey ben..." Ne diyeceğimi kesinlikle bilmiyordum. Birden kahkaha attı ve çorbasından bir yudum aldı. "Turgut yine yapmış yapacağını..." dedi kendi kendine. Turgut Bey'e Turgut mu demişti o? Amcasına?
"Anlamadım." dedim kaşlarımı çatarak. "Sana ne anlattı Allah aşkına o adam?" dedi masada ellerini birleştirerek. Anlamayan gözlerle ona bakarken aptal durumuna düşmüş gibi hissetmem normal miydi?
"Bana babanın öldüğünü söyledi yani onun işleri yüzünden, senin de intikam için şirkete girdiğini falan... Hala babanın katilini araştırdığını." dedim ve durdum. Mine her an bir kahkaha daha atacak gibi duruyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve cevap vermesini bekledim.
"Benden sana bir tavsiye herkesin her dediğine inanma saf şey." Bunu dedikten sonra çatalını salataya batırdı ve umursamazca ağzına attı.
"Yani Turgut Bey senin amcan değil mi?" Mine bir an durdu ve ağzındaki lokmayı yuttu. "Bunu söyledi mi?" dedi inanamayan bir halde. Kafamı evet anlamında salladım. Çatalını bıraktı ve "Tamam pekala Turgut benim amcam ama öz değil. Ayrıca babamda yaşıyor kendisi Amerika'da. Turgut arada sırada böyle şeyler yapar. Ne dedin ona işten ayrılacağını falan mı?" dedi.
Yutkundum ve kandırılmanın hissiyle kendimi kötü hissettim. Pekala hiç bir zaman Turgut Bey'e inanmamıştım ama bu defa inanamam gerekiyormuş gibiydi. "Evet öyle dedim o da bana güvendiğini falan filan seni bırakmamamı söyledi. Senin hayatındaki tek erkeğin ben olduğumu söyledi." dedim ve bakışlarımı çorbanın beyaz renginde gezdirdim. "Anlaşılan Turgut Bey seni yanında tutmak için her yolu deniyor. Artık gitmekten vazgeç yoksa bu adam aileni tehdide bile kalkışabilir." Gitmekten vazgeçmeyecektim tamam mı? Ben bu işlerin adamı değildim bir kere.
"Peki senin şu son görev hakkında başından geçenler ne?" dedim inandığım gerçeğini geri plana atarak. "Anlatmaya niyetim yok." dedi ve yemeye devam etti. "Yesene çorba soğuyacak." dediğinde kararsız bir halde elime kaşığı aldım ve çorbaya daldırdım. "Bana neden yardım ediyorsun ki?" dedim kaşığı ağzıma götürürken. "Çünkü kötü haldesin." dedi ve ben tam bir şey daha diyecekken susmamı işaret etti.
Bir şey demeden çorbayı bitirdim ve suyumdan içtim. Kendimi daha iyi hissediyordum kesinlikle. "Sayıklarken ne dedim?" Bu soru önemliydi. Bana baktı ve kaşlarını kaldırdı. Bu haliyle çok tatlı göründüğünü söylemiş miydim daha önce...
"Saçma sapan şeyler dedin. Tüy falan... Yok almam gerek gibi şeyler." dediğinde aklıma o iki tüy geldi. Bu tüylerin gizemi neydi ve sürekli beni tuhaf hallere sokuyorlardı. Üstelik bilinç altıma da işlemişlerdi. "Geçen gün tüy yüzünden atladım suya." dedim artık açıklamam gerektiğini düşünerek. Hayretle bana baktı. "Nasıl yani?" Elbette anlamazdı.
"Suda siyah bir tüy vardı ve gerçekten çok büyülüydü. Yani onu elde etmem gerekiyordu ve ben de gözümü karartıp suya atladım belki yine yapabilirim diye..." dedim ve yutkundum. Devam etmemi bekliyordu anlaşılan.
"Ben beş yaşındayken yüzme biliyordum. Başıma bir şey gelmeden önce..." dedim ve tekrar durdum. Merak eden gözlerle bana bakıyordu. "Ne geldi başına?" Öyle meraklı çıkmıştı ki sesi. "Suyun içinde arı vardı. Arılardan her zaman korkmuşumdur. Arı tepemde dolanınca suya battım ve boğulma tehlikesiyle kalakaldım üstelik çok paniklemiştim ve o gün arı beni gözümden sokmuştu..."
Diyip masadan kalktım ve koltuğa oturdum tekrar. "Büyük bir travmaydı benim için o zamanlar." Gözlerimi kapadım ve o anın gözümde canlanmasına izin verdim. Tüm tüylerim diken diken olmuştu.
"Anladım." dedi ve yanıma geldi. Şimdi ikimizde yan yana oturuyorduk ve karşıya bakıyorduk. Televizyonun büyük ekranından onun yüzünü görebiliyordum. "Peki senin anın ne?" dedim ve ona döndüm. Gözlerime bakıyordu büyük bir derinlikle. "Anlatamam Özgün." dedi ve gözünden bir damla düştü. Neden ağlıyordu şimdi?
Hemen gözündeki damlayı sildi ve kendini toparladı. "Neden?" dedim damlanın bıraktığı nemli yerlere bakarak. "Hazır değilim." dedi ve koltuktan kalktı. "Ben en iyisi uyumaya gideyim. " Merdivenlere yönelmişti. Uykudan yeni uyanan bir adam olarak yine uyuyamazdım.
"Bu arada duş almak isteyebilirsin. Temiz kıyafetler de bıraktım senin için banyoda. Üstelik yukarda rahat uyuman için bir misafir odası var. " Ona kafamı çevirdiğimde merdivenlerin sonundan bana bakıyordu.
"Hemen uyguluyorum." dedim umursamazca. Ayağa kalktığımda yine sendelemiştim ama ona çaktırmadan gülümsemeye çalıştım. "Sahi banyo nerde? Evini kurcalamak istemem." dediğimde hafifçe tebessüm etti. "Beni takip et." Yani yukarı çıkacaktım öyle mi?
Kendimi yorgun hissederek merdivenlere yöneldim. "Şu kolumdaki şeyi çıkarsan iyi olur ayrıca." dedim iğneyi işaret ederek. "Ah tekrar ateşin çıkabilir..." dedi tereddüt ederek. "Tekrar açarsın." dediğimde mecbur kabul etmişti.
Onu takip ettim ve yukarı kata çıktım. "Burası kalacağın oda. Aynı zamanda içinde banyosu da var. Sen odaya geç ben geliyorum." dediğinde kendimi rahatlatarak odaya girdim. Sakin ol Özgün neden birden kendine yersiz bir heyecan girmesine izin veriyorsun ki? Alt tarafı bir kızın evinde kalıyorsun sanki hiç yapmadığın şey. Doğru yapmadığın şey...
Odaya girdim ve tek kişilik yatağın üzerine oturdum. Beynimi biraz boş hissediyordum ilaçların etkisiydi herhalde. Kolumda duran mavi iğneye baktığımda içimi bir ürperti kapladı. Biraz daha bakarsam kötü olabilirdim.
Mine odaya girdiğinde elinde camdan bir şişe tutuyordu. Bir de pamuk... Yanıma geldi ve kolumu uzatmamı işaret etti. Dişlerimi sıkarak kolumu ona doğru uzattım. "Acıtma." dedim ister istemez. Zayıf görünmek umurumda değildi şu anda.
Şişedeki şeyi kolumdaki bantlara dökerken işine oldukça odaklanmıştı. Bana bu kadar yakınken kalbimin yine tuhaf ritimlere bürünmesi hiç istemediğim bir şeydi. Kendimi kasıyordum ister istemez. "Ne oldu?" dediğinde kaşlarımı çattım. Gözlerini bana çevirdi. "Olmayan kasların gerildi." dedi sonra kolumdaki kasın bulunduğu yeri işaret ederek. Elimi de yumruk yapmıştım. "Dedim ya acımasını istemedim." dedim yutkunarak.
Bana bu derece yaklaşmış, tek kaşı havada bakarken düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. "Sadece bu mu?" Birden kolumdaki bandı çekti aldı ve pamuğu üstüne bastırdı. Tüm bunları yaparken gözlerimin içine bakmıştı. Ben de ona inat gözümü dahi kırpmamıştım. İlk gözlerini kaçıran o olmuştu.
Toparlandı ve yanlış bir şey yapmış gibi aceleyle yatağa bıraktıklarını aldı. "Pamuğu bastır morarmasın." derken eli kapının koluna gitmişti bile. "Eninde sonunda öğreneceğim." dedim o çıkmadan hemen önce. Beni duyduğunu biliyordum.
Yatakta oturmuş kendi kendime tebessüm ederken ne yaptığımı fark edip hemen eski huysuz halime döndüm ve banyo kapısı olduğunu tahmin ettiğim yere baktım. Misafir odasında bile bir banyo vay canına. Gerçi oda pek de ihtişamlı değildi ya neyse...
Kendimi duşa attığımda suyun vücudumdaki bütün teri ve yapışmışlığı silmesini bekledim. Banyo yapmak insanı gerçekten huzura kavuşturuyordu, kimi zaman ise erindiğim zaman bu faslı baya bir geciktirdiğim de oluyordu. Birazcık pis dolaşmaktan kimseye zarar gelmezdi.
Karnıma saplanan sancı yüzünden banyoyu yarım kesmek zorunda kalmıştım. Hemen kendimi duşa kabinden attım ve klozete eğildim yoksa her an her tarafı batıracak bir kusma maratonu yaşayacaktım. Boğazımdan yukarıya tırmanan her seferde nefessiz kalıyordum. Ellerim klozetin iki tarafında çıplak bir haldeyken kendime acıdım.
Sonunda bittiğine inandığım kusmalarım geçtiğinde üzerime bornozu geçirdim. Az önce doldurduğum mide şimdi tamamen boş olmuştu. Midem sırtıma yapışmış demek doğru bir tanımdı. Aynanın karşısında geçip hasta suratıma baktım. Mine şu serumun içerisine mide içinde bir şeyler katsaydı hiç fena olmazdı. Ağzımı çalkaladım hatta rafta bulduğum macunu elime sürüp dişlerimi fırçaladım.
Galiba kustuktan sonra daha iyi hissediyordum. Mine'nin benim için hazırlamış olduğu elbiselere gitti gözüm. Gayet de erkek kıyafetleriydi peki onun evinde bu kadar teçhizatın ne işi vardı. Sanırım bir mafya olmak da bunu gerektirirdi. Evi sağlamdı doğrusu.
Üzerime benim için getirdiği gri eşofmanı ve siyah tişörtü geçirdim ve gözlüklerimi takıp banyodan çıktım. Her ne kadar fazla uykum olmasa da şu yatağa yattığım anda uyuyacağımı biliyordum. Bu sabah uyuyamamıştım.
Bunları düşünürken yatağa kıvrıldım ve gözlüklerimi komedine bırakıp ellerimi kafamın altında birleştirdim. Annem her zaman ıslak saçla yatmamamı söylerdi. Ama bu kuralı bir kere çiğnemiştim ikinciyi yapsam ne olurdu ki? Düşünmek insanın uykusunu kaçırırdı şimdi düşünme ve uyu Özgün. Yarın sabah bir işin var unutma. İyileşmek zorundasın.
Bu defada gözümün önüne Mine'nin bana olan bakışları geliyordu ve bu sefer o görüntüyü zihnimden atamıyordum. Asıl böyle devam ederse asla uyuyamazdım.
Biraz uyumaya yatkın bir hale bürünmüşken odamın kapısı tıklatıldı. Gel demeye mecalim yoktu ya da gözlerimi açacak, bu yüzden sustum ve girmesini bekledim. Hatta kalbim benden önce karar vermişti girmesine.
"Özgün?" Cevap veresim yoktu nedense. Ellerim kafamın altında gözlerim kapalı uyuyormuş gibi yapmayı tercih ettim. Bir kaç adımda yanıma gelmişti ve bu his güzeldi. "Uyumuşsun." dedi. Sesi yakından geliyordu yani yere çömelmişti. Beni kontrol mü etmek istemişti acaba? Olabilir sonuçta ateşim çıkmıştı.
Alnımda hissettiğim parmaklarla bir an kaskatı kesilsem de belli etmemeye çalıştım. "Ateşin falan yok. İyi görünmüyorsun ama..." dedi ve durdu. Neden kendi kendine konuşuyordu uyuma numarası yaptığımın farkında mıydı yoksa! Rezillik...
"Islak saçla yatmış birde. Resmen kendini hepten kötü etmek için uğraşıyor." Sesi oldukça sinirli çıkmıştı. Beni düşündüğünü bilmesem bana kızıyor derdim.
Odada dolanma seslerini duyduğumda ne yaptığını merak etsem de sesimi çıkarmadan düzenli nefes alış verişlerime devam ettim. Ama bir saniye sonra midemden tekrar yukarı tırmanan sıvıyla kendimi yataktan attığım gibi klozetin başına geçtim.
Mine hemen arkamdan gelmişti. Ben kusarken burada beklemese iyi olurdu açıkçası. Nefes nefese kalmış bir halde kafamı ona çevirdiğimde endişeyle bana bakıyordu. Yutkundum ve boğazımda oluşan iğrenç tadı yok etmeye çalıştım. İşte şu an karnım tamamen boş olmuş olmalıydı kustuğum tek şey suydu.
"Daha önce de mi kustun?" dedi bana bakarken. "Evet banyodan sonra." dedim ve ayağa kalkıp lavaboda ağzımı çalkaladım. "Bir serum daha getireyim. " dediğinde itiraz etmek istedim.
"Gerek yok zaten midemde bir şey kalmadı." dedim ve suratıma da su çarptım. Ani şokun etkisiyle terlemiştim.
Islak suratla odaya geri döndüğümde peşim sıra geldi. "Saçlarını kurutmalıyız bu şekilde yatarsan daha kötü olabilirsin." Ne zaman bu kadar düşünceli bir insan olmuştu anlamamıştım ama bu hali oldukça hoşuma gidiyordu.
"Tamam." dedim diretmeye gerek olmadığını fark ederek. Nedense bir anda, ona karşı gel, itiraz et, güçlü olduğunu göster gibi şeyler dolanıyordu beynimde. Ama o kadar güçlü olmadığıma göre olmadığım biri gibi de davranamazdım.
Elinde bir kurutma makinesi tuttuğunu da yeni fark ediyordum. "Ben yaparım." dediğimde elim kendiliğinden makineye doğru yol almıştı. "Hayır ben yaparım." Bu neydi şimdi? Neden saçlarımı kurutmak istiyordu ben de yapabilirdim bunu.
"Küçük bir çocuk olmadığımın farkındasın değil mi? Ben 21 yaşındayım." dedim ve tekrar uzandım makineye. "Nedense bana küçük bir çocuk gibi davranıyormuşsun gibi geldi ama. Huysuzluk etme ve geç otur." Resmen bana emir veriyordu. Sinirli bir ifadeyle yatağa oturup ona arkamı döndüm.
Kendimi gerçekten ama gerçekten komik ve kötü hissediyordum. Bu kadar da bakıma muhtaç halde değildim ben. Kollarımı göğsümde birleştirdim ve onun arkama geçmesini bekledim. Fişi prize taktığında gerilmiştim.
Makineden kafama esen sıcak rüzgar beni hem rahatlatıyor hem terletiyordu çünkü arkamda bir adet Mine vardı. Ellerini saçlarımda gezdirdiğinde gerilmelerim daha da artmıştı. Sonunda buna dayanamayacağımı fark ettiğimde arkamı döndüm ve makineyi tutan bileğini yakaladım. Diğer elimle makineyi kendi elime alırken gözlerine bakıyordum. "Cidden kendim yapabilirim." dediğimde dudaklarını birbirine bastırdı ve kafasını evet anlamında salladı. "Pekala."
"Şimdi uyuyabilirsin seni fazlasıyla yordum zaten. Git ve uyu. Ağrım olursa ya da ateşim çıkarsa yanına gelirim tamam mı? Sen sadece git ve uyu." dedikten sonra bileğini rahat bıraktım. Yine kafasını salladı ve yataktan kalktı. Tuhaf görünüyordu. Onda çözemediğim şeyler vardı.
"Pekala tamam. Ama çekinme ağrın olduğunda kesinlikle gel Turgut Bey'e hesap vermek istemem yarın." İşte bu komik olmuştu. "Hı hı evet zaten Turgut Bey de sana hesap sorardı Özgün'ün saçlarını neden kurutmadın diye." dedim ve gülümsedim.
Mine dişlerini sıkarak kapıya gitti. "İyi geceler." dediğinde cevabımı duymaya tahammülü yokmuş gibi kapıyı çekip gitti.
Kurutma makinesini bir kenara bıraktım ve yatakta bir dakika boyunca bekledim. Sonunda uyumam gerektiğini fark edip yatağa uzanmıştım. Hatta biraz sonra Mine'li değişik hayallerimle uykuya dalmıştım.