6. Sinirli Ruh Hali

3846 Words
 Akan bir burun, halsiz bir beden, kan çanağına dönmüş gözler... Yutkundum ve yeni yeni aydınlanan havaya baktım. Öyle sessiz öyle temiz bir hava vardı ki dışarda. Henüz şehir hayatına başlamamış ve ben de uyuyamamışken ortalık huzur verici bir mod oluşturmuştu bana ama nedense içim huzursuzlukla kıvranıyor herkese karşı nefretimi kusmak istiyordum. Sinirlerim gerilmişti ve ben bu gerginliği içimden söküp atamıyordum. Dizlerimi karnıma çektim ve kollarımı etrafına doladım. Tekrar soludum açık pencereden süzülen havayı. Hayır hayır olmuyordu rahata eremiyordum. Tekrar yutkunarak ayağa kalktım ve sinirli adımlarla mutfağa girdim. Kendime sıcak bir çay koymak için suyu ısıtmaya çalıştım. Titrek ellerim yüzünden kibriti hızlı çırpamıyordum ve kibrit yanmamak için direniyordu. Lanet ederek kibriti alıp duvara fırlattım. Hıncımı alamadan çay paketini de tuttuğum gibi kapıya fırlattım. Sinirle halının üstünde tepinirken ne kadar yorgun olduğumu düşündüm. Her ne kadar halsiz olsam da sinirimi çıkarmak için uğraşıyordum ama başarılı olduğum söylenemezdi.  "Burada neler oluyor ya?" Uyku sersemliğiyle çıkan bu sese daha da fazla sinirlenmiştim. "Elinin körü!" dedim ve bir hışımla mutfaktan çıktım. Nilay arkamdan söylenerek geliyordu. "Ne yaptığını sanıyorsun abi, gece gece tüm uykumu kaçırdın üstelik harika bir rüyanın ortasında uyandım! Bunun ne demek olduğunu biliyor musun!" Bla bla bla... Gidip üçlü kanepeye yayıldım ve burnumu kazağımın koluna silip ağrıyan gözlerimi kapadım. "Sus Nilay!" dedim kısık bir sesle koltukta uzanırken. "Susamam dün öylece geldin sırılsıklam bir halde uyudun bir şey demedim. Ama Elmas'a nasıl davranmışsın sen, kız resmen bana haykırdı." Elmas kim ya? Elmas... Tabi ya kızın adı buydu değil mi? "O salakla beni nasıl sevgili olarak hayal edebildin şaşkınım doğrusu. Ayrıca kız benden küçük! Üstelik travmatik arı sendromum yüzünden bana korkak dedi!" dedim koltukta dönerek. Uzuvlarım feci ağrıyordu. "Hmm arı mı? Neler oldu dün anlatsana." dedi Nilay ses tonunu alçaltarak. "Hiç bir halt olmadı." dedim dünü gözlerimin önünden geçirerek. Lanet olası kızlar... Koltukta debelendikten sonra kalktım ve tekrar pencerenin önünde duran sandalyeye çöktüm. Hava daha fazla aydınlanmıştı. "Hasta mısın sen?" Evet hastayım ama gel de bunu holdinge anlat. "Hı hı..." dedim umursamazca. "Ondan mı bu kadar erken kalktın?" dedi önüme geçerek. Kafamı evet anlamında sallarken beni inceliyordu. "Eğer Elmas'a düzgün davransaydın kız şimdi senle çıkıyor olurdu. Üstelik fotoğrafını gösterdiğimde çok beğenmişti." Bu lafla kalkan kaşlarım hemen Nilay'ın yeşil gözlerine kaydı. "Ciddi misin?" dedim yarım ağız. Dudaklarını bilmiş bir ifadeyle birbirine bastırdı ve kollarını göğsünde bağladı. "Artık çok geç." dediğinde zaten bir daha o kızla görüşmek istemediğimi farkettim. Aklıma yine Mine geldiğinde derin bir nefes aldım. Ona da çok sinirliydim zaten! "Bana çay yapsana..." dedim düşünmemeye çalışarak. Nilay zaten uykusu kaçmış olduğu için söylenerek mutfağın yolunu tuttu. Epey gecikmişti ama sorun etmeden bekledim nasılsa kendi işimi kendim halledememiştim. Arkamda bir hareketlilik olduğunda kafamı arkaya çevirdim ve Nilay'ın balkona bir şeyler taşıdığını gördüm. Resmen kahvaltı hazırlamıştı. Paytak adımlarla masaya kuruldum. "Uyku bırakmadın bari kahvaltı yapalım. Gerçi baya erken oldu ama neyse ben de bugün dershaneye kaydımı yaptıracağım zaten." Bir yandan bir şeyler anlatıyor bir yandan da çayları koyuyordu. "Sahi senin paran var mı?" dedim sorumlu abi davranışında bulunarak. Yeşil gözleri bana çevrildi ve kafasını yana eğdi. "Biraz var." dedi ama emin değilmiş gibi bir hali vardı. "Tamam istediğin kadar para vereceğim sana. Beraber gideriz kayda, sen pazarlık edemezsin." Gerçi bu hasta vücutla nasıl gidecektim bilmiyordum ama yine de kız kardeşimi tek başına sokağa çıkaramazdım. "Gelmene gerek yok yani şey Murat Abi beni motoruyla götüreceğini söyledi. Sorun olmaz değil mi?" dedi en masum ses tonunu kullanarak. Dudağımı ısırdım bu Murat ben evde yokken bir haltlar karıştırmıştı besbelli. "Murat mı?" dedim iğneleyici bir sesle. Yutkundu. "Neyse canım sen de götürebilirsin fark etmez sonuçta ikinizde benim abimsiniz. " Bunları söylerken gözlerini benden kaçırıyordu. "Neyse ben hastayım Murat Abin götürsün." dedim özellikle abine vurgu yaparak. Nilay'ın suratında bir anlık parlama görsem de sesimi çıkarmadan kahvaltı ettim. Ama bir dakika dün evimde ona rastladığımda bana kardeşimi korumak için evde olduğunu gevelemişti. "Murat'ın evde ne işi vardı dün?" dedim sakin kalmaya çalışarak. "Dün mü? Şey.. Seni görmeye gelmiş ama sen evde olmayınca geri gitti." dedi huzursuz olarak. Sinirlenmeme ramak kala Nilay'dan aldığım eski telefon titremişti. Yeni bir telefon almalıydım. Nilay şanslıydı onu kurtaran tek şey bir vodafone mesajıydı. Mesajı silerken Nilay masadan kalkmıştı bile. Ardından seslenecektim ama onun yerine sustum ve önüme döndüm. Belki de cidden sandığım gibi işi falan pişirmiyorlardı. Kimi kandırıyorum ben, Nilay'dan söz ediyorduk ne de olsa. Huzursuz bir şekilde kahvaltımı ettiğimde saat 6'ya geliyordu. Sonunda Nilay ortalarda görünmeye başladığında hazırlanmış olduğunu fark ettim. Balkona geldiğinde bana baktı ve hızlıca yanağımdan öpüp boynuma sarıldı ve "Ben çıkıyorum abicim." dedi. Ona beklemesini söyleyerek odama geçtim ve bir miktar para alıp balkona geçtim. Parayı Nilay'a uzattığımda şaşırdığını görebiliyordum. "Oha! Nereden kazandın bunu?" Paralara bakarken resmen gözü dönmüştü. "Boş ver." dedim ve burnumu çekerek odama girdim. Üzerime kalın şeyler giyindim ve gözlüklerimi yerleştirip cebime bolca peçete koydum. "Hadi evden çıkalım Nilay." Nilay kahvaltı masasını toplamıştı ve çantasını takıp yanıma gelmişti. "Dün neden ıslaktın?" Kapıyı arkamdan kapatırken fark ettiğim şeyle ona döndüm. "Sen dün ben eve geldiğimde beni görmedin ki?" Nilay umursamazca bana baktı ve bozuntuya vermemeye çalışarak devam etti. "Yani şey ıslak kıyafetlerin ve ıslak saçın... Ondan yani..." dedi ve şirince gülümsedi. Ardından karşı dairedeki arkadaşım Murat çıktı kapıya. "Hazır mıyız? Aa Özgün..." dedi beni fark ederek. Daha sonra da gelip bana dostça sarıldı. "İyi misin? Dün kötü görünüyordun." Sinir tepeme doğru tırmanırken sakin kalmaya çalıştım ve dudaklarımı ısırdım. "İyiyim." dedim neredeyse tıslayarak. Üçümüz sessizce merdivenlerden inerken yumruklarımı sıkıyordum. "Özgün!" Bu cıyaklamanın sahibi şu an hiç de tahammül edemeyeceğim düzeyde biriydi. "Nereye gidiyorsun ve Murat..." dedi sesi gittikçe azalırken. Geçen sene Murat'ın bu kıza mum tutturması aklıma gelince bir an gülümsedim. Feci pişman etmişti Damla'yı ona bulaştığına. Ama benim yakamı bırakmıyordu işte lanet şey... "Sana ne ya!" dedim ona bakmadan aşağı inerken. Dudaklarını büzdüğünü ve kollarını göğsünde kavuşturduğunu hayal edebiliyordum. "Şu kızdan nefret ediyorum dostum." Murat kolunu omzuma attığında kısa bir an gözüm oraya takıldı ama sorun etmedim. "Bende." dedim bir kaç saniye sonra. Nilay'ı Murat'a emanet ettim ve onları motorda uzaklaşana kadar seyrettim. Tıpkı kurda kuzu emanet gibiydi bu... Daha sonra kendime bir taksi durdurup holdinge gittim. 6. kata çıktım ve sarsak adımlarla Turgut Bey'in odasına doğru yürüdüm. Tam kapıya tıklayacağım sırada görüş alanıma biri takıldı. Tabi ki Mine... "Günaydın..." dedi beni görmekten hoşnutsuz bir sesle. Ona karşılık vermedim zaten sinirliydim. Kapıyı tıklattım ve içeri girdim. Turgut Bey telefonda konuşuyordu. "Tamam Nevzat öğlen gel konuşalım bu konuyu, kapatıyorum şimdi. Tamam tamam üzülme sen, bulacağız o itleri. Tamam..." dedi ve telefonu kapadı. "Aslanım gelmiş ovvv! Geç otur şöyle." dediği gibi geçtim ve oturdum. "Ben de size bugünkü işinizden bahsedecektim. İyi oldu bu. Nevzat gelecek bu öğlen, zavallı paralarının çalındığını haber veriyor bana." Turgut bey'in dur durak bilmeyen sevinçli anlatış tarzı canımı sıkmaya başlamıştı artık. Derin bir nefes alıp konuya girdim. "Turgut Bey ben hastayım yani sadece Mine gitmek zorunda işe." dediğimde Mine'nin bakışlarını üzerimde hissetmiştim. Turgut Bey ilgili bir ebeveyn edasıyla sandalyesinden kalkıp başıma dikildi ve elinin tersiyle alnıma dokundu. Elinin sert yüzeyi karşısında irkildim ama belli etmemeye çalışarak onun ateşimin olup olmadığını kontrol etmesini bekledim. Elleri suratımın her bir noktasında gezindikten sonra sonunda ateşim olduğuna karar vermişti neyse ki. Zaten kızarık gözlerim ve burnum bunu ele veriyordu. "Cidden ateşin var ne oldu sana böyle? Kesin nazar var üstünde. Geçen gün sana nazar değdirmiş olmalıyım." Düşünceli tavrı komiğime gitmişti, bu adam bana epey iyi davranmaya başlamıştı. "Kesinlikle nazar." dedim gülümseyerek. Mine bana gözlerini kısmış bakarken dün beni o halde gördüğü için kendime kızdım. Yutkunurken yüzümden tüm gülümsemeyi silip attım. "Pekala öyleyse öğlen Nevzat geldiğinde siz de yakınlarımda durun yeterli." derken tekrar sandalyesine geri dönmüştü. Ardından cümlesini devam ettirdi. "Mine'ye tekrar iş veremem..." Bu sözü karşısında tek kaşım havalandığında Mine'nin sinirli bir nefes verdiğini hissettim. "Her neyse..." dedi Mine ve ayağa kalktı. "Öğlen görüşürüz öyleyse Turgut Bey." Öyle sitemli çıkmıştı ki kelimeler ağzından. Ben de ayağa kalktım ve Turgut Bey'e gülümsedim. "Görüşürüz." dediğimde Mine çoktan kapıya ulaşmıştı. Ardından gittim ve dışarı çıktım. Mine kollarını göğsünde kavuşturmuş bir bacağını ritimle yere vururken bana oldukça tehlikeli bakışlar atıyordu. Masumca gözlerimi kırpıştırdım ve ellerimi cebime sokup peçeteyi çıkardım ardından burnumu sildim. Hareketlerimi gözlerini kısarak izleyen Mine sonunda dayanamamış olacak ki ağzını açtı. "Dün neden suya atladın?" Derin bir nefes aldım ve aklıma dünkü tüyü getirdim. Harika bir şeydi o değil mi? "Canım istedi atladım." dedim ve nereye gideceğimi kestirmeye çalışarak yürümeye başladım. Genelde bu holdinge geldiğim zamanlarda oturduğum yangın merdivenlerine doğru çevirdim rotamı. "Ama anladığım kadarıyla yüzme bilmiyorsun Özgün?" Ya sabır... Sonunda yangın merdivenlerine ulaştığımda kapıyı açtım ve içeri girdim. Bir kaç basamak aşağı indim ve holdingin arka tarafının çöp tenekeleriyle dolu zeminini gördüm. Arkamda duyduğum demir sesleri Mine'nin yine beni takip ettiği anlamına geliyordu anlaşılan. "Yani intihar ettin." Vay canına harika bir tespit. Kesinlikle doğru, yüzme bilmiyorum ama suya atladım yani çıkan tek sonuç intihar etmek... Birazdan gelip yanıma oturduğunda kendimi rahatsız hissetmiştim. "Neden intihar etmek istedin?" Harika şimdi de depresif bir genç olmuştum. Bıkkınlıkla bakışlarımı Mine'ye çevirdim. Gerçekten söyleyeceğim şeyleri merak ediyor gibi bir hali vardı. Onun bu meraklı yüzüne karşı gülümseme istediğimi bastırdım ve "Eskiden yüzme biliyordum." dedim. Bunu neden ona söyleme gereği hissetmiştim ki sanki... Aptal Özgün gel şimdi açıkla hadi. "Yani?" Devam etmemi istiyordu ama buna pek niyetim yoktu bu sadece kendimi kötü hissetmemi sağlıyordu. "Yanisi işte artık bilmiyormuşum." dedim umursamazca. Bana tuhaf gözlerle bakarken ona bir şeyler anlatmak istemediğimi fark etmiş olmalıydı. "Anlatabilirsin..." dediğinde sanki uzun yıllardır kaybettiğim dostumla karşılaşmış gibi bir samimiyet hissetmiştim. Yutkundum ve kahverengi gözlerine baktım. Anlatmamı çok istiyormuş gibi bir hali vardı. "Neden öğrenmek istiyorsun ki?" dediğimde gözlerini kaçırdı bir kaç saniye. Ardından tekrar gözlerime baktığında cevabını vermişti. "Ben sadece bu işte bir parmağım olup olmadığını merak ettim yani bu aşağılayıcı davranışlarım yüzünden falan... Mı diye?" Söylediği şeyin şokuyla bir kaç saniye suratına aval aval baktım. Kendimi toparladığımda bir kahkaha attım. "Beni aşağıladığını kabul ediyorsun yani Mine?" dediğimde huzursuz oldu. Ayrıca şu ismi ne zaman kullansam dilimde tuhaf bir his peyda oluyordu. Çok yabancıydı bana... "Ben sadece gerçekleri söylüyordum." dediğinde hayretle ona baktım. "Böyle düşünen bir insana hayatımın sırrını anlatamam." dedim ve ayağa kalkmak için yeltendim ama kolumdan tutup beni engelledi. "Lütfen öğrenmeliyim." dediğinde oldukça çaresiz bir hali vardı. Kolumu ondan kurtardım ve "Seninle yakından uzaktan alakası yok Mine. Bu sadece benim son zamanlarda yaşadığım tuhaf şeylerle ilgili ki bu seni hiç ilgilendirmiyor." dediğimde biraz bozulmuş gibiydi ama hemen kendini toparladı ve "İyi o zaman en azından kimse benim yüzümden zarar görmemiş olacak. Kendimi suçlu hissetmeme gerek yok." dedi. Bu sefer o ayağa kalkmaya yeltendiğinde onu ben durdurdum. "Bekle..." dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. Bana soran gözlerle bakıyordu. "Turgut Bey ve senin şu olayın ne? Neden Turgut bey sana iş vermeme konusunda bu kadar sıkı?" Dudakları aralandı ve gergin bir ifade suratında yer etti. Kaşlarını çatması bir kaç saniye sonra oldu. "Bu da seni ilgilendirmez Özgün." "Sen bana bunu anlatırsan ben de sana su hakkında geçmişimi anlatacağım." dediğimde kararsız kalmış gibi oldu ve teklifimi kabul etti. Başlamadan önce yutkunma gereği hissetmiş gibiydi üstelik birazdan anlatacağı şey oldukça canını sıkıyor gibi görünüyordu. "Mine..." dedim artık başlaması gerektiğine vurgu yaparak zira tam 3 dakikadır onu bekliyordum. "İlk önce sen başla..." dediğinde huzursuz olma sırası bana geçmişti galiba. Tüylerim ürpermiş bir şekilde ona bakmaktan kaçındım zaten vücudum da oldukça üşüyordu. "Hayır anlaşma böyle değildi." dediğimde kafasını bana hızlıca çevirdi. "Hangi anlaşman doğru gitti ki zaten..." İşte bu çok ağır olmuştu bana. Hayatımda yaptığım en son anlaşmada ölümle tehdit edilmiştim. "Haklısın... Ama yine de... " dedim ve devamını getirmemi engelleyen şeyler oldu. Ona döndüm ve yüzünü inceledim. Sade güzelliği nefesimi kesecek türdendi. Şu anda yanımda oturmuş benden 16 yıl önceki şeyi anlatmamı bekliyordu. Ama bunun için ne kadar hazır olduğumu kestiremiyordum. Hatta emin değildim nereden belliydi bu kızın o konu hakkında da benimle dalga geçmeyeceği... Bundan emin olmamakla birlikte ağır basan taraf dalga geçecek diyor ve beni daha fazla zorluyordu. Ona inanmalı mıydım ki?  "Ne oldu anlaşma iptal mi?" dediğinde belki de iptal etmem gerektiğini fark ettim. Akan burnumu çektiğimde çıkan tuhaf sese aldırmadan devam ettim. "Sadece zamanı değil." "Korkak..." Bu da ne demekti şimdi? Anlatamadığım için korkak kılıfına mı sokulmuştum? İşte yine sinirlerim gerilmişti. Korkaksam da korkaktım ne vardı yani! "Sana laf anlatmaya çalışanda hata zaten." dedim ve merdivenden kalktım. Kendime sıcak bir şeyler bulmalıydım. Peşimden gelmiyordu neyse ki. Turgut Bey bu kıza niye güvenmiyor olacaktı sanki. Altı-üstü bir şirket işiydi anlatmaktan neden bu kadar çekinirdi ki insan? Bu, kız milletinin abarttığı şeylerden biri miydi yoksa... Sahi kız milleti deyince Nilay gelmişti aklıma. Ne yapmıştı acaba? Şimdiye kaydı halletmiş olmalılardı. Telefonu elime alırken bir yandan da asansörün çağırma düğmesine basıyordum. "Ne yaptınız Murat?" Biraz sonra cevap gelirdi ne de olsa. Asansöre bindiğimde tanıdık melodim kulağıma doldu. "Evet abi kardeşini sağ salim eve getirdim. :)" Hımm buna inanmalı mıydım? Murat'a bir teşekkür mesajı yolladıktan sonra Nilay'a mesaj attım bu defada.  "Ne yaptınız Nilay?" Kısa sürede geri cevap gelmişti. "Murat abi bana biraz şehri gezdiriyor dershaneye gidiş yollarını falan... :)" Telefon elimde ekrana bakarken asansörün kapısı açılmıştı. Kendimi holdingin giriş katında bulunan mini kafeye attım ve telefonu elimde sıkarak masalardan birine kuruldum. Sakin ol Özgün... Tamam kızı gezdirsin sorun yok ama neden bana yalan söylüyor yani... "Tamam fazla uzatmayın ben eve dönmeden evde ol!" Mesajı yolladıktan sonra yanıma gelen garsona çay istediğimi söyledim ve yanağımı dişlerimin esareti altına aldım. An itibariyle dudaklarımın iç çeperi baya bir diş izi olmuştu ama aldırış etmeden önüme konan bitki çayına baktım. Ben sadece normal bir çay istemiştim ama... Bardağın saydam yapısından görünen yeşil tohumlara baktım. Hayatımda hiç bitki çayı içmemiş biri olarak şüpheyle bakıyordum çaya. Bakışlarımı çaydan kaldırdığımda karşı masada Mine'nin oturduğunu ve bana baktığını fark ettim. Bana çayını iç işareti yaptığında tek kaşım havaya kalktı ve hayrete düştüm. İyiliğimi düşünüyor olamazdı değil mi? Yoksa hala onun yüzünden mi suya atladığımı düşünüyor ve vicdan yapıyordu. Bana bitki çayını gönderen o muydu? Bana neden iyi davranmaya çalışıyordu anlamıyordum. "Allah Allah..." kendi kendime mırıldanırken çayımdan bir yudum aldım ve o an sanki o çay reklamlarındaki çiçekli güzel bir bahçeye ışınlandım. Her taraftan güzel kokular geliyor ağzımda harika tatlar dolanıyordu. Boğazımdan aşağıya akan her bir damlada temizleniyormuş izlenimine kapılıyordum. Gözlerimi kapadığımı o an fark etmem de cabasıydı. Büyük bir şaşkınlıkla elimde duran şeffaf fincana baktım. Bir bitki çayıydı demek ki beni kendime getirmesi gereken... Mine işini iyi biliyordu. Gözlerim gayri ihtiyari ona gitti. Gülümseyerek elindeki beyaz fincandan bir şeyler yudumluyordu. O an ona bakarken bir an kalbimin hızlandığını fark ettim ama saniyesinde bu hissi kendimden uzaklaştırdım ve önüme döndüm. Ben neredeyse 5 yıldır kimseye karşı aşk denebilecek duygular hissetmemiştim. Hiç bir ilgi o kadar ileri gidememişti, ki zaten hayatıma giren kızların sayıyı oldukça azdı... Derin bir nefes alarak kendimde fark etmekten korktuğum duyguyu geri plâna attım. Sadece nefes kesen biri, sadece güzel ve zeki o kadar... Zeki mi pekte sayılmaz... Kendi kendime burun kıvırırken gülümsedim. Cidden pekte zeki sayılmazdı bence. Ona teşekkür etmeli miydim bana bu çayı verdiği için? Sonunda çay bittiğinde kendimi daha iyi hissettiğimi itiraf etmeliydim. Derin bir nefes çekebiliyordum üstelik içime. Dudaklarımı ısırarak masadan kalkıp paramı ödedim ardından Mine'ye bakmamaya özen göstererek dışarı çıkıp banka oturdum. Bence bir Nilay'ı arasam fena olmazdı. Yanında Murat olduğu hissi ve Murat'ın yalan söylediği gerçeği yüzünden kendimi huzursuz hissediyordum. Bir kaç çalışta telefonu açtı. "Efendim abi?" Arkadan gelen müzik sesi beni sinirlendirse de sesimi çıkarmamak için büyük çaba sarf ettim. "Neredesin sen?" Bir kaç kez ofladıktan sonra müzik sesi kesilmişti sanırım ortam değiştirmişti. "Dershaneye gidiş yollarında müzik falan mı çalıyor?" Tam o esnada karşımda Mine belirdi. Kız bana mıknatıs gibi yapışmıştı benden ayrı kalamıyordu resmen. Buna da biraz sinirlenerek Nilay'ın verdiği cevabı dinledim. "Hayır sadece bir kafeye gittik tamam mı?" Neden sinirli çıkıyordu bu kızın sesi? "Hemen eve dön Nilay beni deli etme." Bir kaç kez daha ofladı. "Tamam ya..." Daha sonra telefon suratıma kapandı. "İyi misin?" dedi Mine. Neden hiç peşimden ayrılmadığını merak etsem de cevap vermek yerine sustum ve önümden gelip geçen lüks siyah jiplere baktım. En sonunda dayanamamış ve ona patlamıştım. "Göbeğimiz bir mi kesildi kızım bizim! Bana GPS falan mı taktın sen? Hayır biz zıt kutuplar falan mıyız da birbirimizi çekiyoruz? Ya da ne biliyim ikiz miyiz her an peşimdesin. Rahat bırak ya beni. İyiyim sorun yok. Boşuna vicdan da yapma, sen bana nasıl davranırsan davran ben senin yüzünden hiç bir şeye kalkışmam!" Giderken son söylediğim sözler bunlardı. Bunları söylemekle ne kadar iyi yapmıştım bilmiyordum ama kendimi kesinlikle rahatlamış hissediyordum. Hem beni görmeye tahammül edemiyordu hem de her daim karşımda dikiliyordu. Hayır benden hoşlanıyor falansa hemen söylesindi yani. Çekinmesine gerek yoktu onu reddedecek değildim gayet güzel bir kızdı... Neler düşünüyordum ben böyle. Kız sadece vicdan yaptığı ve bana acıdığı için yanımdaydı üstelik iş ortağımdı. Ama bunları söylemekle kesinlikle savaş bayrağını çekmiştim. Bana beyaz bayrak gösterip göstermeyeceği de meçhuldü... Gerçi onunla barışmak zorunda değildim bu böyle sürüp giderdi ve ben de bir sonraki işte çuvallayıp şirketten ayrılır bir daha onların suratını görmezdim. Yakında elime bir silah tutuşturur ve şunu alnından  vur deseler yapacaktım neredeyse. En iyisi hemen bu işi bitirmekti. Kafamı hayır anlamında sallarken halsiz vücudum fazla direnemediği için köşedeki banka çöktüm. Telefonuma gelen mesaj yüzünden rotamı holdinge çevirmek durumunda kalmıştım. Turgut Bey derhal terasa gelmemi istiyordu, sanırım Nevzat denen herif erken gelmişti. Adımlarım terasa ulaştığında esen rüzgar yüzünden daha da üşümüştüm ve titremiştim. İşte Turgut bey oradaydı. Tek başına korkulukların yanında elleri cebinde duruyordu. Yanına ulaştım hemen. Madem sadece ikimiz vardık hemen ona bu kadar yeterli demeliydim, işten ayrılmak istiyorum demeliydim ama kendimde bu cesareti bulabiliyor muydum emin değildim, yine de bir denemeden zarar gelmezdi. "Turgut Bey işime daha fazla devam edemem ben." dediğimde Turgut Bey'in yuvarlak kahverengi gözleri anında beni buldu. "Saçmalama Özgün buna mecbursun..." Sesi daha önceki gibi değildi aksine çaresizim der gibi çıkmıştı. Sanki bir nevi bana yardım et diyordu. "Ama ben iyi bir mafya değilim ki. İnsanı tehdit bile edemem ki ben..." Turgut Bey derin bir nefes aldı. "Ben sana iyi bir mafya ol demedim zaten Özgün. Ben sana sadece mafya çırağı ol dedim." İşte bunda haklıydı adam. En azından tek başıma değildim, ki az önce ortağımı baya bir yermiştim. "Her neyse neden beni buraya çağırdınız peki?" Turgut Bey tekrar apartmanlara çevirdi bakışlarını. Oldukça sakin ve huzurlu görünüyordu. "Mine..." dedi ve durdu. Mine hakkında bana ne diyeceğini epey merak etmiştim doğrusu. "Mine benim yeğenim." dediğinde bir an şoka girmiş bir halde baktığım noktada kilitli kaldım. Turgut Bey ve Mine... "Fakat Mine beni pekte amcası olarak görmez. Onunla fazla samimiyetimiz yoktu yani abim ölene kadar..." Neden bana bunları anlattığı hakkında pek bir fikrim olmasa da Mine için içim burkulmuştu. "Turgut Be-" sözümü kesmemi işaret ettiğinde öylece kalakaldım. "Sana güveniyorum Özgün. Sana bunları anlatıyorum çünkü sen Mine'nin an itibariyle sürekli yanında olacak olan erkeksin. Bir tek sana güvenebilirdim." Bunları söyledikten bir müddet sonra bekledi ve devam etti.  "Mine ve ben birbirimize karşı hep öfkeliydik. Abimlerin ziyaretine pek gitmezdim Mine dolayısıyla beni fazla tanımazdı ama büyük bir iş adamı olduğumu biliyordu. 15 yaşındaydı abim kaza yaptığında... Bu normal bir kaza değildi... Bu benim yüzümden olmuştu. Mine bunun benim peşimdeki adamlar yüzünden olduğunu yakın zamanda kavramıştı ve yanımda çalışmak için diretmişti. Sadece babasının katili olan adamları bulmak için şirkete gitmişti. Bana her ne kadar öfkeli olsa da asıl intikam istedikleri babasının katiliydi. Onu eğittim ama hep beni görmezden geldi. Zamanla birbirimiz için patron ve çalışan olduk. Samimiyet koptu. Hala babasının katilini araştırıyor ama bu esnada bana yardımcı oluyor. Gerçi en son verdiğim görevde tamamen hayal kırıklığıydı. Bunu görmezden gelemediğim için ona seni ortak yaptım. Umarım beni buna pişman etmezsin Özgün.." Söyleyecekleri bittiğinde içime büyük bir yumru oturmuş vaziyette öylece kalakaldım. Mine göründüğünden daha derindi demek ki... Onun için üzülmüştüm üstelik az önce kıza çok kötü davranmıştım. Kesinlikle Turgut Bey buna pişman olacaktı. "Sakın Mine'ye bunlardan bahsetme Özgün beni yakar. Ayrıca birazdan Nevzat gelecek sekretere uğra sana siyah bir takım elbise verecek. Yanımda koruma olarak boy göstereceksiniz anlaşıldı mı?" Sadece kafamı sallamakla yetindim. Ama aklıma takılan bir şey vardı. Tam Turgut Bey gidecekken ona seslendim. "Turgut bey..." Bana hızlı bir dönüş yaptı. "Efendim?" Acele etmem gerektiğini anlatıyor gibiydi. "Mine en sonki işinde ne yaptı?" Bu sorumla beraber suratına çarpık bir gülümseme belirdi. "Mine sana güvenirse anlatır." dedi ve merdivenlere yöneldi. Mine bana güvenirse... Pekala ona su hakkındaki geçmişimi anlatsaydım bugün bu bilgiyi biliyor olacaktım. Salak Özgün! Kız babasını kaybetmiş bu işler yüzünden sen daha suyla kandır kendini... Birden her şey anlamsız gelmişti gözüme. Ben neler için dert yanarken kız nelerle savaş veriyordu. Kesinlikle bu kıza kendimi güvendirmeliydim. Ama nasıl, üstelik her şeyi mahvetmişken... Biraz terasta kalıp Mine'nin hayatını düşündükten sonra aşağı inmem gerektiğini fark ettim. Sekretere uğrayıp takım elbiseyi aldım ve erkekler tuvaletinin birinde üzerimi değiştirdim. Aynada kendime baktığımda epey uzun boylu bir iş adamı görür gibi olmuştum ama sadece görür gibi çünkü suratım tamamen faciaydı. Kızarık gözler ve kızarık bir burun. Güneş gözlüğü yok muydu acaba? Gözlüklerimi çıkardım ve saçlarımı şöyle bir düzelttim. Yine de fena görünmüyordum bence. Gözlüklerimi cebime attıktan sonra dışarı çıktım siyah rugan ayakkabılarımla. Kendimi oldukça farklı hissediyordum. Turgut Bey'in odasına doğru yol aldım. Kapıyı tıkladım ve gir sesiyle içeri girdim. Mine Turgut Bey'in başında duruyordu tıpkı bir koruma gibi durmuştu. "Gel Samet." dedi Turgut Bey... Samet mi? Bir an arkama bakma ihtiyacı hissetsem de Samet olacak kişinin ben olduğum gerçeğini kavrayınca bu dürtüden vazgeçtim. "Yeni koruman mı Turgut?" İşte Nevzat denen herif... "Evet öyle Nevzat nasıl iyi mi?" Ben arkamdan kapıyı kapatırken Nevzat'ın sözleri beni vurmuştu. "Pek güvenilir görünmüyor yani dokunsan yıkılır gibi baksana gözler kan çanağı...." Umursamamaya çalışarak Mine'nin yanında yerimi aldım. Mine bana bakmamak için ısrar eder gibiydi. Odaya girdiğimden beri bir kez bile bana bakmamıştı. "Samet çok iyidir bakma sen bu haline dün gece benim için nöbet tuttuğu için hiç uyumadı ondan bu hali." Palavralar... Ellerimi göbeğimde birleştirdim ve gözlerimi kıstım. Gözlüklerimi çıkarmasa mıydım acaba? Göz ucuyla Mine'ye baktım. Tek bir kası bile oynamıyordu suratında. "Onlara güvenebilir miyim?" dedi Nevzat bakışlarını üzerimde gezdirerek. "Elbette sana onların benim özel korumalarım olduklarını söylemiştim." Konuşma bu şekilde başladı ve Nevzat'ın yakınmalarıyla son buldu. Adam bize epey bir sövmüştü hatta bir ara neredeyse ağzımdan bir şeyler kaçırıyordum ki Mine ayağıma sert bir darbe indirmişti. Ayağım hala acırken ve Nevzat denen pislik için görevlendirilirken kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Sanki kullanılıp kullanılıp atılıyordum. Turgut Bey bana bu kadar hakaret eden bir adamın yanında nasıl çalışmamı isterdi benden. Bana hiç mi acımıyordu? Adam için yarın bir koruma olacaktım iyi mi? Adam yarın kurşunlanırsa hiç şaşırmayın. Resmen canını sokakta bulmuş olacaktı... Ya onu tamamen soyamadan ölürse... Bu kötü düşünceleri zihnimden kovdum ve Nevzat pisliğinin elini sıktım. Özellikle elimi epey fazla sıkmıştı ve halsiz vücudum için kötü etki yapmıştı. Kendimi an itibariyle sürekli ayakta durduğum için oldukça bitik hissediyordum. "Yarın görüşmek üzere Samet." dedi ve odayı terk etti adam. "Sonunda gitti şerefsiz." dedi Turgut Bey sandalyeden kalkarken. "Turgut Bey ne halde olduğumu görmüyor musunuz? Yarına çıkamayabilirim." dedim titreyen bacaklarımı göstererek. "Bu akşam Mine'ye git o seni iyileştirir. Tamam mı Mine?" Mine'ye gitmek mi yok artık daha neler. "Ne? Bu da nerden çıktı?" Turgut Bey parmaklarını şaklattı. "Senin hastalara ne kadar iyi baktığını biliyorum Mine. Bu akşam Özgün tedavi edilecek o kadar." Mine tam itiraz edecekken Turgut Bey onun sözünü kesti. "Hastaneye gitsem daha iyi olabilir." dedim bunun daha mantıklı olduğunu düşünerek. Yoksa Mine lazer aleti olan gözleriyle beni yakıp küle çevirecekti birazdan. Tüm itirazlarımız reddedilmiş bir halde cebren ve hileyle kendimi Mine için ayrılan özel şoförlü arabanın içinde bulmuştum. Bu gece benim için ölüm demek olacaktı galiba, hele bir de bugün ettiğim hayvanlıktan sonra...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD