
Silahın soğuk namlusu gecenin karanlığında parlıyordu.Aslı nefesini tutmuştu. Parmakları tetiğe değiyor ama kalbi emir dinlemiyordu.Güney Kore’nin kuzey sınırına birkaç kilometre kala, sisin içine gömülmüş bu topraklarda zaman durmuş gibiydi. Rüzgâr, çam ağaçlarının arasından geçerken kulağına fısıltılar taşıyordu; kaybedilen hayatların, yarım kalan hikâyelerin fısıltıları…Üsteğmen Aslı Yılmaz, ilk kez bir görevde tereddüt ediyordu.Hedef tam karşısındaydı.Ama hedef… Lee Gok’tu.Göz göze geldiler. Aralarında yalnızca birkaç metre ve sayısız söylenmemiş cümle vardı. Aslı, onun yüzünde korku değil; kabulleniş gördü. Bir asker gibi dimdik duruyordu. Bir âşık gibi sessiz…“Ateş et,” dedi Lee Gok.“Emir bu.”Aslı’nın boğazı düğümlendi. Onca yıl eğitim almıştı. Emirleri sorgulamamayı öğrenmişti. Ama kimse ona kalbin de emir verebileceğini öğretmemişti.Bir adım attı ileri. Silahı indirdi.“Ben seni düşmanım olarak seçmedim,” dedi titreyen bir sesle.“Ama seni… kalbim seçti.”Sirene benzeyen bir alarm sesi geceyi parçaladı. Zaman yeniden akmaya başladı. Ayak sesleri, bağırışlar, yaklaşan tehlike…Lee Gok, Aslı’ya son kez baktı.Gözlerinde bir söz vardı; veda etmeyen, kaçmayan bir söz.“Bazı kalpler,” dedi fısıltıyla,“kurşunla değil… yeminle mühürlenir.”O an Aslı anladı.Bu görev ya onu bir kahraman yapacaktı…Ya da kalbini sonsuza dek esir alacaktı.Ve ikisi de aynı bedeldi.

