Çantamı hazırladım. İki saat sonra uçağa binmemiz gerekiyordu. Hepimiz gidecektik. Bu küslük, benim hayatımın mahvoluşuyla bitecekti. Şahin çok engel olsa da, "Ben istiyorum," dedim. Onlardan iki kişi bizi havaalanında bekliyordu. Odama son kez baktım. Belki bir daha gelemeyecektim. Evleneceğim adamın sadece adını biliyordum. Şiyar'ı vurduran Dıjvar Ağa ile evlenecekmişim. Artık hazırdık. Şahin bana bir kart verdi, ihtiyacım olduğunda kullanmam için. Valize en çok annemin eşyalarını koydum. Belki de beni sevindirecek tek şey, annemin mezarının orada olmasıydı.
Havaalanına geç gitmiştik. Amcamlar önden gitmişti, ama ben ve Şahin ufak bir kaza geçirdiğimiz için biraz geç kalmıştık. Arabadan indiğimizde orta yaşlarda bir adam ve bir kadın vardı. Yengemin söylediğine göre Cihat Dayım ve Zozan Yengemmiş. Onlar bizi fark etmedi. Zozan denilen kadın, aracın yanında biriyle konuşuyordu:
"Ay, bu meymenetsiz mi evlenecek Dıjvar'la? Vallahi Dıjvar bunu öldürür iki güne. Bu ne, daha konuşmayı bilmiyor bu kız," dedi.
Daha beni görmeden nasıl böyle konuşuyordu?
"Hele bunun giyimini, saçını görsen. Bu ne? Bu bir de Karahanlıların gelini mi olacak? Aman, benim de işime gelir," dediğinde kime dediğini anladım. Evlenecek olanın Berfin sanmıştı. Ama Berfin olunca neden onun işine gelecekti ki bu evlilik? Onlar uçağa ön kapıdan binerken, biz de arka kapıdan uçağa bindik. Üç saat otuz dakika süren yolculuktan sonra iniş yapmıştık. Mardin gerçekten çok güzel bir şehirdi. Doğduğum şehre böyle gelmek acı veriyordu. Birkaç defa gelmiştim, ama geliş ve gidişlerim aynı olmuştu. Bu sefer ayaklarımda prangalarla geliyordum.
Biz, eskiden yaşadığımız konağa geçtik. Önceden hazırlanmıştı. Az çok hatırladığım şeyler vardı. Konağın önünde durduk. Herkes çok yorgundu, odalarına çekildi. Ben elbiselerimi değiştirdim. Üzerime beyaz bir kazak, altına dizlerimde biten siyah pileli bir etek ve siyah botlarımı giydim. Burası Almanya'ya göre daha soğuktu. Üstüne daha rahat yürümek için deri bir mont giydim ve dışarı çıktım. Kimse fark etmeden gidip gelirdim. Kimse beni tanımıyordu zaten. Taş ve dar olan sokaklardan geçtim. Mezarlığa ulaşmam bir saat sürmüştü. Biz burada olmasak da amcam, mezarla ilgilenecek birilerini tutmuştu. Annemin mezarının yanında durdum. Ağlamak istemiyordum, ama gözyaşlarım durmuyordu.
"Neden anne, benim suçum ne?" diye sordum kendi kendime.
Belki bugün babam burada olsaydı, başka olurdu. Belki karşı gelemezdi, ama en azından... Boş ver, dedim. Olsaydı da ne değişecekti? Evladını bırakıp giden birini düşünmem çok saçmaydı. Orada bir saat kadar kaldım. Sonra kalktım ve tekrar geldiğim yoldan gitmek istedim, ama yolu karıştırdım. Nereye çıktığımdan haberim yoktu. Tam konuma bakacakken, yerde ağlayan küçük bir kız çocuğu gördüm. Yanına oturdum.
"Merhaba canım, ne oldu sana?" diye sordum.
"Yere düştüm, canım acıyor," dedi.
"Senin burada ne işin var?"
"Ben dışarıda oyun oynamak istedim, ama köpekler kovalayınca düştüm."
"Peki, evin nerede? Ben seni götüreyim."
"Şu aşağıda, büyük olan konak."
"Ama sen nasıl çıktın tek başına dışarı?"
"Abimler çıkınca ben de onların peşinden çıktım. Annem çok kızacak."
"Tamam, korkma. Gel, seni götüreyim. Ama sen de bir daha izinsiz dışarı çıkmazsın, olur mu?"
"Tamam, abla."
"Senin adın ne, küçük hanım?"
"Şirin. Senin adın ne, abla?"
"Adın gibi çok şirinsin gerçekten. Benim adım da Sezen."
"Burası mı evin?" diye sordum kucağımdaki kıza.
"Evet, Sezen abla," dedi.
Küçük kız çok büyük bir konaktı. Kapıya kadar gidip kapıyı çaldım. Birkaç dakika sonra genç bir kadın açtı kapıyı.
"Şirin Hanım, senin ne işin var dışarıda?" dedi.
"Oyun oynamak istemiş, ama düşüp yaralanmış. Biraz da korkmuş bu küçük hanım," dedim.
"Sağ olun, hanımefendi," dedi genç kadın.
Başımı salladım. "Şirincim, sen geç içeri," deyip küçük kızı genç kadının kucağına verdim. Küçük kız bana el salladı, ben de ona el salladım. Genç kadına, "Aslanlı Konağı'na nasıl gidebilirim?" diye sordum.
"Be-ben bilmiyorum, hanımefendi. Siz düz gidin, sorun, söylerler," dedi.
Neden bu kadar korkmuştu, anlamadım. "Sağ olun," dedim ve arkamı döndüm.
Yavaş yavaş ilerledim. Karşıda birini gördüm, yolu tarif etmesini söyleyecektim, ama siyah lüks bir araç hızlı bir şekilde geçti ve yoldaki çamurlu su üstüme geldi. "Saygısız," dedim. Her şey yetmiyormuş gibi kayboldum ve üstüme üstlük üstüm başım hepsi çamur oldu. Artık dayanamadım, gözlerim doldu. Kaldırıma geçip oturdum, başımı dizime yasladım.
"İyi misiniz?" dedi biri.
Başımı kaldırdım, genç bir kadın arabadan sesleniyordu. O kadar dalmışım ki aracın yanımda durduğunu duymamıştım bile. Ayağa kalktım.
"Evet, iyiyim," dedim.
"Size yardım edelim mi?" dedi.
"Gerek yok, sağ olun," dedim.
"İyi gözükmüyorsunuz. Buralı değilsiniz galiba," dedi.
Sayılır. Çokça Almanca konuştuğum için bazen aksanlı konuşabiliyordum Türkçeyi. Galiba kayboldum, dediğimde genç kadın ve yanındaki adam araçtan indiler.
"Gideceğiniz yere götürelim sizi," dediler.
"Hayır, teşekkürler. Gerek yok, ben giderim," dedim.
Genç adamın bakışları üzerimdeydi, ama konuşmuyordu. Genç kadın sadece benimle konuşuyordu.
"Sadece bir şey soracaktım," dedim.
"Tabii, buyurun," dedi kadın.
"Aslanlı Konağı'na nasıl gidebilirim?" diye sordum.
Ama ikisi de çok sinirlendi.
"Aslanlı Konağı diye bir yer yok," dediler aynı anda.
Neden herkes Aslanlı adını duyunca bir tuhaf davranıyordu? Şaşkınlığımı gizleyemedim.
"Nasıl olur?" dedim.
"Yok işte, öyle bir yer. Ama istediğiniz başka bir yer varsa götürebilirim sizi," dedi genç adam, ilk defa benimle konuşarak.
"Hayır, teşekkürler," dedim.
"İyi günler," dedi genç kadın.
"Size de, sağ olun," dedim.
Onlar tekrar yardım etmek istedi, ama kabul etmedim. Onlar gidince en iyisi telefona bakmaktı. Konuma bakıp en sonunda buldum evi. Çok da uzak değildi aslında, ama ters sokağa girmişim biraz. Yanlış yerden çıktım, ama sonunda buldum konağı.
Konağın önünde durdum. Konaktan çıkanlar vardı. Kimdi acaba bunlar? Çok beklemedim, içeri girdim. Şahin büyük bir korkuyla bana sarıldı.
"Neredesin sen? Çok korktum," dedi.
"Annemi görmek istedim, ama sonra yolu karıştırdım. Gidenler kimdi?" diye sordum.
"Karahanlılar," dedi.
Yüzüm düştü. "Niçin gelmişler?" diye sordum.
Şahin derin bir nefes aldı ve "Yarın akşam istemeye geleceklermiş," dedi.
Canım yandı. Şahin'e bir şey belli etmek istemedim, yoksa karşı çıkardı.
"Tamam, o zaman ben yukarı çıkayım," dedim.
İçim yana yana bu kadar çabuk mu olacaktı?
Karahanlılar birazdan burada olacaktı. Hazırlanmıştım. Siyah V yaka, etekleri hafif kabarık, dizimde biten saten bir elbise giydim ve mutfağa indim. Amcam ve yengem mutluydu, çünkü artık korkuyla yaşamayacaklardı. Berfin yanıma yaklaşıp, "Her şey için çok teşekkürler. Sen abimleri korudun, beni korudun. Özür dilerim, ben senin kadar cesaretli değildim. Sen olmasaydın, belki çoktan canıma..." dedi, lafını yarıda kestim.
"Sus, öyle konuşma. Sen çok küçüksün, buna izin vermezdim. Hem benim de kaderimde bu varmış, değil mi?" dedim, burnuna vurarak.
"Abla, çok güzel olmuşsun. Kızma, ama acaba damat nasıl?" dedi.
"Yok canım, niye kızayım?" dedim.
Şahin'in bizi dinlediğini anladım. Hem ben de merak ediyorum, biliyor musun, müstakbel eşim nasıl biri diye," diyerek Berfin'i güldürmeye çalıştım.
Ve kapı çaldı. "Sen açabilir misin, Berfin?" diye sordum.
"Tamam, abla," diyerek kapıyı açtı.
Ben camdan onlara baktım. Orta yaşlarda bir kadın girdi içeri. Sonra havaalanına gelen Cihat Karahanlı ve Zozan Karahanlı. Sonra ise genç bir adam girdi. Genç adamın yüzünü net bir şekilde görünce şok oldum. Bu sabah bana yardım etmek isteyen adamdı, yanında genç bir kadın olan. Ama bu sefer başka bir kadın vardı, bir iki yaş daha büyük, hemen hemen benimle yaşıt bir kadın. Başka kimse gelmedi. Evleneceğim kişi miydi acaba bu adam? Ben kahveleri hazırladım. Berfin ve Şahin onları içeri davet etti.