2.Bölüm

1014 Words
İstanbul sabahı pencereyi tıklatan incecik bir yağmurla uyanmıştı. Eylül, yeni odasındaki loş ışıkta gözlerini açtı. Birkaç saniye nerede olduğunu unuttu, sonra her şey yavaş yavaş zihnine doldu: İstanbul'daydı. Ablası Lara'nın evinde. Yepyeni bir hayatın eşiğinde. İçinde hem bir ürperti hem de garip bir heyecan vardı. Tül perdeler hafifçe salınıyor, dışarıdaki gri hava odaya serinlik yayıyordu. Saatine baktı; kahvaltıya yetişmek için biraz hızlı davranması gerektiğini fark etti. Aceleyle giyinip alt kata indiğinde, mutfaktan hafif bir kahve kokusu geliyordu. Mutfağa adım atar atmaz Emir'in ciddi bakışlarıyla karşılaştı. Siyah tişörtü ve kot pantolonu içinde her zamanki gibi kararlı duruyordu. Elindeki kahve kupasını masaya bıraktı, gözlerini Eylül'den ayırmadan konuştu: "Bak Eylül," dedi tok bir sesle, "Burada yaşarken bazı kurallar var. Sabahları kahvaltı kaçırılmaz. Gece eve geç kalmak yok. Derslerine düzenli çalışacaksın. Eve arkadaş getirmek falan yasak. Ve her nereye gidiyorsan haber vereceksin, anlaşıldı mı?" Eylül bir anda sersemlemiş gibi oldu. Başını hızla salladı, "Tabii ki, anlaşıldı," dedi. Küçücük sesi neredeyse mutfağın geniş duvarları arasında kayboldu. Lara gülümseyerek araya girdi, omzunu hafifçe Emir'e yasladı. "Bu kadar da üzerine gitme kızın Emir," dedi, yumuşak bir kahkaha atarak. "Eylül zaten uslu bir çocuktur, onu korkutmana gerek yok." Eylül başını öne eğdi, hafifçe gülümsedi. Ablasının koruyucu sözleri içini ısıtmıştı. Ama Emir'in koyduğu kurallar ona ağır ya da kötü gelmemişti. Aksine, onu düşündüğü için böyle katı davrandığını sanmıştı. Çünkü Eylül'ün kalbi kötü niyet aramayı hiç bilmezdi. Masaya oturduklarında Emir sessizce kahvesini yudumlamaya devam etti. Lara ise Eylül'e yeni okulundan bahsetmeye başladı: "Kolej çok güzel bir yerde, denize yakın," dedi heyecanla. "Senin gibi birinin orada parlamaması imkansız." Eylül'ün gözlerinde umut kıvılcımları parladı. Kasabasındaki okuldan sonra, bu büyük şehirde bir kolejde okumak... Sanki yeni bir dünyaya adım atmak gibiydi. Emir, Eylül'ün gözlerindeki parıltıyı izledi bir süre. Derinlerde bir yerde, o saf bakışın kendisine neler hissettirdiğini bastırmaya çalışarak... Yüzüne sert bir ifade takınmayı tercih etti. Kahvaltı boyunca Emir genelde sessizdi. Sadece Lara'nın birkaç şakasına hafifçe gülümsedi. Eylül de fazla konuşmadı; hem çekingenliği hem de ortamın ciddiyeti onu daha sessiz yapmıştı. Kahvaltıdan sonra Emir ceketini aldı, kapıya yöneldi. Çıkarken bir an durdu, gözlerini Eylül'e çevirdi. "Herhangi bir şey olursa beni ara," dedi kısaca. Bu söz, Emir'in kuralcı görüntüsünün ardında gerçek bir koruma içgüdüsü taşıdığını gösteriyordu. Ama Eylül bunu sadece bir abi şefkati olarak algıladı. Kalbinde, ablasının eşi olduğu için ona duyduğu saygıdan başka bir his yoktu. Emir kapıyı kapattığında evin içi hafifçe sessizliğe gömüldü. Eylül pencereden dışarı baktı. Yağmur hafiflemişti, gri bulutların arasından solgun bir güneş sızıyordu. İstanbul... İşte buradaydı. Hayatının yepyeni bir sayfası başlıyordu. Ve bu sayfada, henüz bilmediği, yazılacak çok fazla hikâye vardı. O günün ilerleyen saatlerinde Lara, Eylül'ü dışarı çıkardı. Kolejin bahçesini gösterdi, sınıfların düzeninden bahsetti. Yolda yürürlerken Lara, kolunu Eylül'ün omzuna attı. "Korkma," dedi, "Bu şehir zor ama senin gibi bir kız her yerde yer bulur kendine." Eylül hafifçe gülümsedi. İçinde umutla karışık bir merak dalgası vardı. Büyüyecek, öğrenecek ve belki de zamanla buraya ait hissedecekti. Henüz Emir'in bakışlarının ağırlığını, ses tonundaki tuhaf sertliği ya da bazen fazlaca dikkatli oluşunu fark etmiyordu. Onun gözünde Emir, sadece ailesinin bir parçasıydı. Koruyucu bir abi. Başka bir şey değil. Henüz değil. Ve hayat, tıpkı yağmurdan sonra beliren solgun güneş gibi, bir şeyleri yavaş yavaş değiştirecekti. Çok yavaş. İstanbul sabahı bu kez daha parlak uyanmıştı. Yağmur dinmiş, gökyüzü puslu da olsa aydınlıktı. Eylül aynadaki yansımasına baktı. Üzerinde yeni üniforması vardı; lacivert bir etek, beyaz gömlek ve kravat. Saçlarını özenle örmüştü, ama yine de her zamanki o utangaç masumiyeti duruşundan taşarken, gözlerinde ürkek bir parıltı vardı. Aşağı indiğinde Emir hazır bir şekilde kapının önünde bekliyordu. Simsiyah arabasının yanında, sabırsızca saatine bakıyor, sonra başını kaldırıp Eylül'ü görünce kısa bir an duraksıyordu. Sanki onu böyle genç bir kız olmuş hâlde görmek, içinde tarifsiz bir sızı yaratıyordu. Ama bunu, her zamanki gibi sert ve ifadesiz bakışlarının arkasına gizledi. "Geç kaldık," dedi kısa bir tonla. "Eşyalarını aldın mı?" Eylül başını hızla salladı. Elinde sımsıkı tuttuğu küçük çantasını gösterdi. "Her şey tamam," dedi. Sesi, hem heyecanlı hem de çekingen bir titrekliğe sahipti. Arabaya bindiklerinde aralarında kısa bir sessizlik oldu. Eylül, camdan dışarı bakarak geçen sokakları izliyordu. Şehrin kalabalığı, yüksek binalar, kornalar, aceleyle yürüyen insanlar... Her şey ona çok yabancı ve devasa geliyordu. Emir, bir yandan direksiyona odaklanmıştı, bir yandan da göz ucuyla Eylül'ün ürkekliğini izliyordu. İçinden, "Bu şehir onu yer" diye geçirdi bir an. Sonra bu düşüncesini hemen silmeye çalıştı. Kendisinin ne hissettiğini sorgulamak istemiyordu. Kolejin önüne geldiklerinde arabayı kenara çekti. Eylül heyecanla çantasını düzeltti. Emir, motoru durdurduktan sonra döndü ve gözlerini Eylül'ün gözlerine dikti. "Burada dikkatli ol," dedi yumuşak ama yine de buyurgan bir ses tonuyla. "Kimseye hemen güvenme. Her gördüğüne inanma. Anladın mı?" Eylül başını salladı. Emir'in ciddiyeti ona güven vermişti, korku değil. O, Emir'in sözlerini kendi iyiliği için söylenmiş, bir abinin endişesi olarak algılıyordu. "İyi dersler," dedi Emir, elini hafifçe Eylül'ün başına koyarak. Bu dokunuş kısa sürdü ama Eylül'ün yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmasına yetti. Teşekkür edip arabadan indiğinde, rüzgar yüzünü hafifçe okşadı. Önünde yükselen dev kolej binası ve girişte bekleyen kalabalık öğrenci grupları arasında bir an nefesi kesilir gibi oldu. Bu, onun hayatındaki en büyük adımlardan biriydi. Küçük kasabasından çıkıp, böyle büyük bir dünyanın içine adım atmak. İçeri girerken, Lara'nın dün akşam söylediği sözler kulaklarında çınlıyordu: "Korkma, Eylül. Senin kalbin burada da ışıldayacak." O gün okulun ilk saatleri, Eylül için bir uyum çabasıyla geçti. Öğretmenler kibar ama mesafeliydi. Sınıf arkadaşları ise, kendi küçük grupları içinde çoktan kaynaşmış gibiydi. Eylül, aralarına girmeye çekiniyor, teneffüslerde defterinin köşesine şekiller çiziyordu. Yine de, içinde belli belirsiz bir umut vardı. Burası, başlangıçtı. Sabırlı olmalıydı. Akşam olduğunda Emir onu kapıda bekliyordu yine. Eylül koşar adımlarla arabaya bindi, yüzünde hafif bir yorgunluk ve sevinç karışımı vardı. "Gün nasıl geçti?" diye sordu Emir, gözlerini yoldan ayırmadan. "İyiydi," dedi Eylül. Sonra sessizce ekledi: "Biraz zor... Ama alışırım." Emir, direksiyon başında hafifçe başını salladı. Onun bu mücadele azmi, Eylül'ün içindeki o saf gücün bir yansımasıydı. Ve belki de, en çok bu yüzden, Emir'in içinde açıklayamadığı karışık duygular ağırlaşıyordu. Ama Eylül, hala onun gözlerinde sadece ablasının eşi, hayatındaki güvenli bir liman olarak görüyordu Emir'i. Henüz hiçbir şey bilmiyordu. Henüz her şey, olması gerektiği kadar masumdu. Ama hayat, sabırla bekleyen bir fırtına gibi, ikisinin etrafında sessizce dönüyordu. Henüz hissettirmeden. Henüz dokunmadan.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD