İstanbul'un o kasvetli sabahlarından biriydi.
Gökyüzü griye çalıyordu ve havada hafif bir serinlik vardı.
Şehrin koşuşturması, camın ardından boğuk bir uğultu gibi eve dolarken, Eylül mutfakta Lara’nın hazırladığı kahvaltı sofrasına bakıyordu.
Her şey çok özenliydi; taze meyveler, sıcak ekmekler ve mis gibi kokan çay...
Eylül, elinde bir fincanla sandalyesine oturmuş, göz ucuyla Emir’e bakıyordu.
Her zaman olduğu gibi, Emir’in varlığı bütün odayı dolduruyordu.
Sert bakışları, sessiz duruşu... Eylül'ün içinde açıklayamadığı bir çekinme yaratıyordu.
Ama bunu korku olarak değil, sadece "saygı" diye tanımlıyordu safça.
Çünkü Emir onun gözünde, ablası Lara’nın güçlü, güvenilir eşiydi.
Bir abiydi.
Koruyucusuydu.
Kahvaltı boyunca Lara sıcak bir gülümsemeyle Eylül’e okulu nasıl bulduğunu soruyor, Eylül de biraz çekinerek anlatıyordu.
"Asya ve Ela diye iki kızla tanıştım," dedi Eylül.
"Bugün birlikte kantinde oturduk... Çok tatlılar. Bana hep yardım ettiler."
Lara sevgiyle başını salladı.
"Ne güzel! Bak, hemen arkadaş edinmişsin," dedi.
Emir fincanını masaya koydu.
Kaşlarını hafifçe çatarak konuştu:
"Okulda herkes iyi niyetli değildir.
Arkadaşlık kurarken dikkatli ol.
Özellikle erkeklerle fazla samimi olma."
Eylül’ün yüzü kızardı.
Başını önüne eğdi.
Emir’in sözleri ona sert gelmişti ama kötü niyet aramadı.
Onu korumak istediğini düşündü yalnızca.
---
Kahvaltıdan sonra Lara, tabakları toparlamak için mutfağa geçti.
Emir ise pencerenin önünde sessizce dışarıyı izliyordu.
Eylül, çay fincanını mutfağa götürmek için yerinden kalktığında bir anda sendeledi.
Masadaki sandalye ayağına çarpmıştı.
İnce bir çığlık çıkardı.
O an, Emir hızlıca yanında belirdi.
Sert ve kararlı bir hareketle Eylül’ün kolundan tuttu.
Eylül şaşkınlıkla başını kaldırdı.
Emir'in parmakları bileğinde sımsıkıydı; ama acıtmıyor, sadece onu sabitliyordu.
"Yavaş ol," dedi Emir, sesi alçak ve buyurgandı.
"Bu evde dikkatsizlik istemiyorum."
Eylül, gözlerini utançla yere indirdi.
Kalbi hızlı atıyordu ama bunun sebebi korku değildi.
Sadece, bir yetişkinin sertçe uyarılması karşısında duyduğu çocukça mahcubiyetti.
Başını salladı.
"Pardon… dikkat edeceğim," dedi fısıltıyla.
Emir, birkaç saniye daha elini onun bileğinde tuttu.
Parmakları, Eylül’ün narin cildinde gereğinden biraz fazla uzun süre kaldı.
Sonra yavaşça bıraktı.
Elinin sıcaklığı, Eylül’ün teninde garip bir iz gibi kalmıştı.
Ama Eylül bunu farklı bir şekilde yorumlamadı.
Ona göre bu, bir abi şefkatiydi sadece.
Kötü bir anlamı yoktu.
Olamazdı.
---
Gün ilerledikçe, hava daha da kapanmıştı.
Eylül odasında kitaplarını düzenliyor, Lara ise evin diğer ucunda telefon görüşmeleri yapıyordu.
Emir, akşam saatlerinde Lara'nın yanına geldiğinde yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
"Hadi," dedi yavaşça, Lara'nın kulağına doğru eğilerek.
"Bu akşam bizim mekana gidelim."
Lara, bir an duraksadı.
Sonra başını Eylül’ün odasına doğru çevirerek hafif endişeyle fısıldadı:
"Şimdi olmaz Emir.
Eylül tek başına korkar.
Daha çok yeni burada."
Emir, kaşlarını hafifçe çattı.
Bakışları sertleşti.
Bir adım daha yaklaştı.
Parmaklarını Lara'nın çenesinden yukarı doğru kaydırıp, dudaklarını nazikçe sıktı.
Bu, ona özgü bir şefkat ve sahiplenme hareketiydi.
"O küçük bir kız değil artık," dedi sesi tok ve ciddi.
"Bunu kabullenmek zorundasın Lara."
Sonra, Lara'nın dudaklarına eğildi ve ona tutkulu bir öpücük verdi.
Lara, bir an gözlerini kapattı, ama yine de içinde bir huzursuzluk kıpırdanıyordu.
Eylül, ona göre hâlâ kırılgan bir kuştu.
Korumaya değerdi.
Tam o anda...
Kapı birden aralandı.
Ve Eylül, ürkek bir şekilde içeri adım attı.
Gördüğü sahne karşısında yerinde dondu.
Gözleri kocaman açılmıştı.
Çocuksu bir saflıkla, hemen ellerini yüzüne kapattı ve utangaç bir şekilde geri çekildi.
"Özür dilerim!" dedi titrek bir sesle.
Emir hızla geri çekildi, yüzünde bir anlık bir öfke belirdi.
Ama Lara hemen araya girdi.
"Sorun değil Eylül," dedi yumuşak bir sesle.
"Kötü bir şey yapmadın. İçeri haber vermeden girdiğin için sadece şaşırdık."
Eylül, ellerini yüzünden indirdi, başı önünde, utanmış bir halde odadan çıkarken bir şeyler mırıldandı:
"Su almak istemiştim…"
---
Gece boyunca, Eylül yatağında dönüp durdu.
Olanları düşünüyor, yanlış bir şey yapıp yapmadığını sorguluyordu.
Eniştesinin sert bakışları gözlerinin önünden gitmiyordu.
Sabah olup da kahvaltıya indiğinde, Emir ona fazla soğuk ve mesafeli davranıyordu.
Eylül, bu soğukluktan kendini sorumlu hissediyordu.
İçindeki mahcubiyet, sessiz bir suçluluğa dönüşüyordu.
Fakat yine de...
Onun için Emir, değişmemişti.
Sertti, evet, ama koruyucusuydu.
Yine de her zamanki gibi "Abi" diye bakıyordu ona, başka bir düşünce kırıntısı dahi taşımıyordu içinde.
Henüz hiçbir şeyin başlangıcında olduğunu bilmiyordu.
Henüz hiçbir duygunun adını koyamıyordu.
Ama dünya, onun etrafında yavaş yavaş ve sessizce değişiyordu.
İstanbul'un o puslu öğleden sonralarından biriydi. Güneş, bulutların arasından ara sıra başını çıkarıyor, sonra yeniden gri bir gökyüzünün arkasına saklanıyordu. Eylül, okulun son zilini duyduğunda, defterlerini çantasına yerleştirdi. İçinde hafif bir yorgunluk ama tatlı bir memnuniyet vardı. Bugün derste hocası onu tebrik etmiş, birkaç sınıf arkadaşı da onunla daha yakın davranmıştı.
Sınıf çıkışında Asya ve Ela’yla birlikte kapıya doğru yürürken, Kerem onlara doğru yaklaştı. Kerem, sınıfın neşeli ve sosyal çocuklarındandı. Eylül’e karşı açıkça bir ilgisi vardı ama Eylül bunu çocukça bir ilgi olarak görüyordu henüz. Kerem, elleri cebinde, gülümseyerek yaklaştı.
"Yarınki proje için fikir buldun mu?" diye sordu. Eylül başını iki yana salladı. "Henüz değil... Belki bu akşam düşünürüm."
Kerem hafifçe eğildi, onun gözlerinin içine baktı. "Sen düşünürsen güzel bir şey çıkar." Sonra usulca Eylül’ün yanağına bir öpücük kondurdu. "Yarın görüşürüz."
Eylül’ün gözleri büyüdü, utançtan kıpkırmızı oldu. Öylece kalakaldı. Kerem çoktan uzaklaşmıştı bile.
Ama bu küçük an, bir başka göz tarafından izlenmişti.
Okulun önünde, koyu renkli bir arabanın içinde oturan Emir, başını yana çevirmiş, o anı baştan sona görmüştü. Gözleri sabitlenmişti. Dudakları sert bir çizgiye dönüşmüş, elleri direksiyonun üzerinde beyazlaşana dek kenetlenmişti.
Bir an hareketsiz kaldı. Nefesi bile durmuş gibiydi. Sonra kapıyı açtı. Ağır ve ölçülü adımlarla arabadan indi. Gözleri Kerem’in sırtında, adımları ağır ama kararlıydı. O an etrafta kim olduğu umurunda değildi.
Kerem tam okul kapısından çıkmak üzereyken Emir’in gölgesi önünü kesti. Genç çocuk duraksadı. "Efendim?" dedi şaşkınlıkla.
Emir, bir şey demedi. Gözleri Kerem’in gözlerine sabitlendi. Sonra bir anda, şimşek gibi bir tokat indi Kerem’in yüzüne. Çevredeki birkaç öğrenci irkildi, Eylül ise şok içinde yerinden kıpırdayamadı.
Kerem yere bir adım sendeledi. "Ne yapıyorsun sen!" diye bağırdı. Ama sesi cılız ve ürkmüştü.
Emir'in yüzü ifadesizdi ama gözlerinde buz gibi bir öfke vardı. "Bir daha onun yanına bile yaklaşmayacaksın," dedi soğuk bir sesle.
Eylül, ne olduğunu anlayamadan Emir bir anda yanında belirdi. Eli bileğine uzandı, sertçe kavradı. Eylül’ün gözleri dolmuştu.
"Emir abi, lütfen… Bu kadarına gerek yoktu…"
Ama Emir’in kulakları sağır olmuş gibiydi. Onu bir şeyin dışına çekemiyordu artık. İçinde bastırdığı duygular, korkunç bir şekilde açığa çıkmıştı. İnsanlara, kurallara, doğruya, yanlışa dair tüm sınırları bulanıklaşmıştı.
"Arabaya bin," dedi dişlerinin arasından.
Eylül, direnmeyi düşünemedi bile. Hem şaşkın, hem utanç içindeydi. Sessizce başını eğdi ve onun peşinden yürüdü. Arabanın kapısını açtı, oturdu. Bileği hâlâ Emir’in avucunun içindeydi; sıcak ama sert bir tutuştu bu. Kontrol eden, bastıran, tahammül edemeyen bir elin tutuşu.
Emir arabaya bindi. Kontağı çevirdi ama hareket etmedi. Ellerini direksiyona koydu, alnını kısa bir an direksiyonun üzerine yasladı. Derin bir nefes aldı, ama bu nefes onu yatıştırmadı.
Sonra başını kaldırdı, dikiz aynasından Eylül’e baktı. "O çocuk… Sana dokunmamalıydı. Anladın mı?"
Eylül cevap veremedi. Gözleri doluydu, sadece başını sallayabildi.
Emir’in sesi bu kez biraz daha yumuşadı ama içinde hâlâ sarsıcı bir yoğunluk vardı. "Kimsenin sana öyle yaklaşmasına izin verme. Kimsenin, Eylül. Çünkü… Çünkü ben…"
Cümle yarım kaldı. Bitirmedi. Bitiremezdi.
Motoru çalıştırdı. Araba sessizce ilerlerken, içinde henüz adını koyamadığı duygular, her adımda daha büyük, daha ağır bir şeye dönüşüyordu.
Ve Eylül, bu sessizliğin içinde, ilk kez Emir’den korktuğunu hissetti. Ama bu korkunun içinde garip bir güven, tuhaf bir bağ da vardı. İşte en çok bu karışıklık, içini sızlatıyordu.
Henüz anlamlandıramadığı bir fırtına, Emir’in gözlerinde ve ellerinde gizliydi. Ve o fırtına, sessizce yaklaşmaya devam ediyordu.