Eylül, eve döndüklerinde hemen odasına çıktı. Sessizce kapısını kapattı, çantasını yatağın ucuna fırlattı ve penceresinin önüne oturdu. Havanın griliği hâlâ geçmemişti. Sanki gökyüzü de onun içini biliyordu… boğuk, gergin, bastırılmış.
Az önce olanlar…
Kerem’in yanağına kondurduğu o masum öpücük…
Ve ardından gelen Emir’in tokadı.
Düşündükçe bileği sızlıyordu hâlâ. Emir’in parmaklarının bıraktığı o sıkı tutuş, teninden çok daha derin bir yerde iz bırakmıştı.
Ama ne hissettiğini bilmiyordu. Korku muydu bu? Utanç mıydı?
Yoksa hepsinden daha karmaşık, daha kirli bir şey mi?
Aşağıdan gelen ayak sesleri onu yerinden sıçrattı. Merdivenleri çıkan o düzenli ama ağır adımlar... Emir’di. O, her zaman sessizce yaklaşırdı ama Eylül artık onun varlığını uzaktan bile hissedebiliyordu.
Kapı çalınmadı.
Emir, doğrudan içeri girmedi ama kapının önünde durduğunu hissetti. Bir an, ikisi de hiçbir şey söylemeden öylece durdu. Sonra Emir’in sesi geldi.
“İyi misin?”
Eylül, birkaç saniye sustu. Cevap vermemeyi düşündü. Ama sonra dudaklarından bir fısıltı döküldü:
“İyiyim.”
“Yalan söyleme,” dedi Emir.
Sesinde öyle bir ton vardı ki... Eylül kalbinin sıkıştığını hissetti. Sesi tok değildi bu kez; içinden bir şey çatlamış gibiydi. Sanki hâlâ öfkeliydi ama bu öfkenin altında bastırılmış bir pişmanlık da vardı. Ya da başka bir şey.
“Onun sana dokunmasına tahammül edemem,” dedi Emir. “Sen hâlâ bunu anlamıyorsun.”
Eylül ayağa kalktı. Kapıya doğru bir adım attı. “Emir abi, ben sadece arkadaşım sanıyordum. O kadar…”
“Senin gibi bir kıza herkes arkadaş gibi davranmaz,” dedi Emir. Bu kez sesi daha keskin çıkmıştı.
Kapı hafifçe aralandı. Eylül hızla geri çekildi ama Emir içeri girmedi. Sadece başını kapı aralığından uzatıp gözlerini Eylül’ünkine sabitledi.
“Sana bir şey olursa… birinin sana zarar vermesine göz yumamam, anlıyor musun?”
Eylül’ün sesi titriyordu artık. “Beni korumaya çalıştığını biliyorum. Ama bugün… çok ileri gittin. Çok korktum.”
Emir’in yüzü karardı. O an, belki de ilk kez, Eylül’ün kendisinden korktuğunu fark etti. Gözleri boşluğa bakarken, bir gölge gibi çekildi kapıdan. Ardında sadece ağır bir sessizlik kaldı.
Eylül kapıyı yavaşça kapattı. Derin bir nefes aldı.
Aynanın karşısına geçti. Bileğini tuttu. Parmak izleri silinmişti ama dokunuş hâlâ oradaydı. Ve onunla birlikte gelen duygular... artık eskisi gibi masum değildi.
---
Aşağı katta:
Lara, mutfakta kahve makinesinin başında durmuş, iki bardağa kahve dolduruyordu. Ama gözleri hâlâ Emir’in eve girerkenki halindeydi. Öfkeli, gergin, suskun. Sonra yukarı çıkan adımları... ve Eylül’ün gözlerini kaçırışı.
Bir şeyler değişiyordu.
Ve Lara, ilk kez bunu fark etmeye başlamıştı.
Gece çöktüğünde, evin içinde çıt çıkmıyordu.
Lara, salonun köşesindeki lambayı yakmış, elindeki dergiyi çevirmeden dakikalardır aynı sayfaya bakıyordu. Zihni karışıktı. Her şey birkaç gündür yavaş yavaş değişmiş gibiydi. Emir daha suskun, daha sertti. Eylül ise daha içine kapanık.
Az önce, yukarıdan gelen kısa konuşmayı duymamıştı ama ses tonlarından anladığı bir şey vardı: Eylül korkmuştu. Ve bu onu rahatsız etmişti. Çok.
Bardağını masaya bıraktı, oturduğu yerden kalktı ve merdivenlere doğru yürüdü.
Yukarı çıkarken sessiz olmaya çalıştı. Eylül’ün odasına yaklaştığında kapı aralığından sızan loş ışık dikkatini çekti.
Parmak uçlarında yaklaşıp hafifçe kapıya tıklattı.
Eylül hemen toparlandı. Gözleri aynadaydı ama düşünceleri çok uzakta…
“Girebilir miyim?” diye sordu Lara, yumuşak sesiyle.
Eylül başını salladı. “Gel abla.”
Kapı aralandı. Lara içeri girip kapıyı usulca kapattı. Odaya yayılan sabun ve kitap kokusu arasına annesel bir his yerleşmişti. Lara, kardeşine uzun uzun baktı.
“Bir sorun mu var?” diye sordu doğrudan.
“Gözlerin dolu. Bir şey mi oldu bugün?”
Eylül hemen başını eğdi. “Yoruldum sadece. Okul biraz zordu.”
“Eylül,” dedi Lara, yanına oturarak.
“Bana yalan söyleme. Beni en iyi sen tanırsın. Bir şey saklıyorsun, biliyorum.”
Eylül gözlerini kaçırdı. Boğazındaki düğüm git gide büyüyordu. Ama kelimeler... gelmiyordu. Çünkü neyi nasıl anlatacağını bilmiyordu.
“Emir abi bugün... bana biraz sinirlendi sadece,” dedi sessizce.
“Sinirlendi mi?” Lara’nın kaşları çatıldı.
“Neden?”
“Okulda... bir arkadaşım vedalaşırken yanağımı öptü. Emir abi de o sırada geldi. Beni arabaya götürdü… biraz sertti sadece. Gerisi bir şey değil.”
Lara’nın kalbi sıkıştı.
“Eylül,” dedi ciddiyetle.
“Biri sana bağırırsa, sana dokunursa... bunu asla küçümseme. Anladın mı? Ne kadar yakın olursa olsun. Ne kadar iyi niyetli görünürse görünsün.”
Eylül'ün gözleri doldu. Ama yine de başını salladı.
“Emir abi kötü biri değil. Sadece… sanırım beni fazla korumaya çalışıyor.”
Lara, kardeşine sarıldı.
Ama içindeki huzursuzluk dinmemişti. Aksine, şimdi daha güçlüydü.
Çünkü Emir’in zaman zaman Eylül’e nasıl baktığını fark etmişti. O bakışta, bir abinin merhameti değil; başka bir şey vardı.
Ve şimdi, Lara ilk kez korkmaya başlamıştı.
---
Aynı saatlerde, aşağıda — Emir’in odasında:
Emir aynada kendi yansımasına bakıyordu.
Gözleri kızgın, yüzü gergindi. İçindeki öfke yatışmıyordu. Kerem’in Eylül’e dokunduğu o an, zihninde defalarca dönüyordu. O çocuğun gülümsemesi, Eylül’ün utangaç gülüşü, her biri Emir’in içinde bir şeyleri paramparça etmişti.
“Sadece arkadaşmış...”
O kelime beyninde yankılandı.
Eylül’ün masumluğu, onu delirtmeye başlamıştı.
Onu korumak istiyordu, evet.
Ama… artık bunun adı koruma değil, saplantıya dönüşüyordu.
Kendi kendine bile itiraf edemediği bir şey vardı:
O kızı istiyordu.
Ama bu isteğin önünde hem Lara hem de onun kendi sınırları vardı.
Yatağın baş ucunda duran dolaba uzandı, bir çekmeceyi açtı. İçinden eski bir defter çıkardı. Kenarları yıpranmıştı. Sayfalarını çevirdi.
En başa döndü.
Orada bir cümle yazıyordu.
“Bazı şeyleri sevmek, onları sahiplenmek anlamına gelmez. Ama bazen... insan dayanamaz.”
Defteri kapattı.
Ve kendi kendine fısıldadı:
“Dayanamayacağım sanırım.”
---
Gece boyunca üç kişi de aynı evin içinde, farklı korkularla savaştı.
Eylül, neye dönüşebileceğini bilmediği bir şeyin ilk kıvılcımını kalbinde hissediyordu.
Lara, kardeşini kaybetmekten... ve bir gerçeğin içine çekilmekten korkuyordu.
Emir ise... içindeki karanlığa direnmeye çalışıyor ama her geçen gün biraz daha kaybediyordu.
Sabah olduğunda evin içi sessizdi. Ama o sessizlik, bir fırtına öncesinin sükûnetiydi.
Ve o fırtına, çok yakında kopacaktı.
O gün okuldan eve geldiklerinde Eylül sessizdi.
Çantasını salonun köşesine bıraktı, gözleri yerdeydi.
Lara dışarıdaydı; bir iş toplantısı için şehir merkezine gitmişti.
Ev, ilk kez bu kadar büyük ve sessiz geliyordu ona.
Ama bu sessizlik, huzur vermek yerine boğucu bir ağırlık taşıyordu.
Emir salonda oturuyordu, ceketini çıkarmış, gömleğinin ilk düğmelerini açmıştı.
Bir süredir ona gözlerini dikmiş, kelime etmeden Eylül’ü izliyordu.
Bakışları sertti.
Ama sessizliği… daha da tehlikeliydi.
“Kerem kim?”
Soru, bir anda havayı kesti.
Eylül irkildi.
Yutkundu.
Gözlerini kaçırdı.
“Okuldan bir arkadaş...” dedi kısık sesle.
Emir’in çenesi gerildi.
Yavaşça ayağa kalktı.
Adımları ağır, kararlıydı.
Eylül'ün üzerine yürümeye başladı.
“Bir arkadaş, ha?”
Sesi yavaş ama tok.
“Yanağını öpen bir arkadaş mıydı o?”
Eylül’ün kalbi hızla çarpmaya başladı.
Geriye bir adım attı.
“Yalnızca... veda ederken... herkesin içinde...”
Sözcükler ağzından düşüyor ama cümleye dönüşemiyordu.
Emir bir adım daha attı.
Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu artık.
Gözleri, Eylül’ün gözlerinin derinine işliyordu.
Sonra, aniden…
Boğazına uzandı.
Ama bastırmadı, yalnızca elini oraya yerleştirdi.
Bir hakimiyet gibi.
Bir sınır ihlali gibi.
Eylül’in nefesi kesildi.
Kalbi sanki göğsünden dışarı çıkacak gibiydi.
Emir başını eğdi, yüzünü Eylül’ün saçlarına yaklaştırdı.
Derin bir nefes aldı.
“Çiçek gibi kokuyorsun...”
Fısıltısı, ensesinde ürpertiler yarattı.
Sonra yavaşça yanağına yaklaştı.
Ve dudaklarını hafifçe değdirdi.
Soğuk ama yanan bir öpücük gibi.
Zihninde her şey anlık olarak bulanıklaştı Eylül’ün.
Sonra kendine geldi.
İttirdi onu.
Gözleri dolmuştu.
“Elini çek!” diye bağırdı.
Elini kaldırdı, tokat atmak için.
Ama Emir daha hızlıydı.
Bileğini havada yakaladı.
Sertçe tuttu.
Bir an bile gözlerini ondan ayırmadı.
“Yapma,” dedi.
Sesi hâlâ sakindi. Ama içindeki kasırga gözlerinden okunuyordu.
Eylül’ün kolunu hafifçe bükerek döndürdü.
Ve birden arkasına geçip belinden kavradı.
Sırtı Emir’in göğsüne yaslanmıştı şimdi.
“Yapma dedim, çünkü... başka türlü davranırsam... korkarsın,” diye fısıldadı kulağına.
“Neden bu kadar safsın, Eylül?”
Eylül, panik içinde nefes alıyordu.
Bedenini saran sıcaklık, başını döndürüyordu.
Kalbi bir çığlık gibi atıyordu içinden.
O an, ne korkusunu ne de utancını ayırt edebiliyordu.
“Bırak…”
Sesi neredeyse duyulmazdı.
Ama Emir bırakmadı.
Sadece yüzünü boynuna yaklaştırdı.
“Ben seni koruyorum. Herkesten. Kendinden bile.”
Sonra bir anda bıraktı onu.
Eylül sendeledi.
Nefes nefeseydi.
Emir arkasını döndü.
Elleriyle saçlarını geriye doğru itti, parmakları titriyordu.
“Bir daha o çocuğa yaklaşma,” dedi karanlık bir sesle.
“Yaklaşırsan... bu kadarla kalmaz.”
Eylül öylece kaldı.
Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi.
Ne ağlayabiliyordu ne de bağırabiliyordu.
Sadece bir şey biliyordu:
Artık hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktı.