Saatlerdir odamda, yatağımda uzanıyor elimi boynumdaki Tanrıça İsis'in hediyesinde gezdiriyordum. Bilincim yerine gelip Morgan'nın köhne evinden çıktığımızdan beri Brandan ve Vidneyle tek kelime konuşmamıştım. Krallığa gelip odama çekilene kadar sürekli sorular soruyorlardı ve soruları kolyeyle, transtayken neden ağladığım gibi şeyler barındırıyordu. Dolayısıyla yanıtsız bıraktım.
Nasıl yüzlerine bakacağımı bilemiyordum. Tamam belki bunları onlara yaşatan ben değildim. Üstelik onların uğradıkları zarardan bile haberleri yoktu. Ancak içten içe kahroluyordum. Nasıl bu kadar sürtük olabildi anlayamıyordum. Böyle bir canavarın kaderine hapsolmak bana verilmiş en acımasız cezaydı.
Sıkıntıyla nefes verirken solumda duran beyaz, lake komidinin üzerindeki i uzanıp, ışığı kapattım. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştığım sırada kapımın bir kaç kez tıklatıldığını duydum. Yataktan hızla kalkıp, sabahlığımı ararken, "Kimsiniz?" Diye seslendim. Gelen her kimse soruma yanıt vermek yerine kapıyı yavaşça açtı. Adım seslerinden odanın içine girdiğini anlamıştım.
"Bahçede biraz konuşuruz diye düşünüyordum. Uyuyor muydun?"
Brandan'ın sesiyle rahat bir nefes alırken, hala sabahlığı arıyordum. Ellerimle odadaki koltuğun üstüne, yatağın ucuna ve komidinin üzerine baksamda yoktu. Karanlıkta bulamayacağımı anladığımda, ışığı açmak için abajure uzandım. Harika! Brandan'ın karşısına gecelikle çıkmak, isteyeceğim son şey bile değildi. Adam bana aşıktı ve bu, bulunduğum durumun daha tehlikeli bir hal almasını sağlıyordu.
"Anladım, iyi yapmışsın tabii. Konuşuruz." Derken elimi attığım abajur yere düştü. Dudaklarım arasından sessiz bir küfür firar ederken, Brandan tekrar seslendi.
"Nora iyi misin?"
"Harikayım. Yüzünü kapıya döner misin?"
"Pekala." Derken bunu uzatarak söylemişti. Dönmüş olmasını umarak abajuru düştüğü yerden kaldırıp, komidinin üzerine bıraktım ardından ışığı açtım. Gözlerim ise kapıya dönük olan Brandan'daydı.
"Biraz beklersen üstüme bir şeyler giyeceğim."
Brandan elini ensesine atıp sesli bir şekilde gülerken, yüzünü hafifçe yana çevirdi. Neyseki hala bakmıyordu.
"Sakın bana utandığını söyleme Nora." Dediğinde yüzümdeki sıcaklığı hissediyordum. Muhtemelen al al olmuştum.
"Neden utanacakmışım?" Aksini idda eder gibi ters bir ifadeye büründüğümde, bu onu daha da çok güldürdü. Daha fazla dayanamayarak, "Gülmeyi keser misin Brandan, lütfen." Dedim.
"Güzelim biz seninle seviştik."
Gözlerim yuvalarından çıkmak üzereydi keza şu an utancımdan ölebilirdim. Hayır o ben değildim demek istedim. Kesinlikle o ben değilim Brandan.
"Saçmalamayı kes Brandan. Bir daha sakın böyle imalarda bulunma. Asla." Derken artık sabahlığı aramayı bir kenara bırakmış, dolabımdan kalın bir hırka çıkarmıştım. Hırsla üzerime geçirirken, içimden lanetler yağdırıyordum.
"Saçmalamak mı? Nora sen bana aitsin. Biz birbirimize sevgimizi her koşulda gösterirdik ve sen hiç utanmazdın." Ne sevgi ama derken, tabiki bunu içimden söylüyordum.
"Dönebilirsin." Dediğimde hırkayı kendime sıkıca sarmış kollarımı göğüsümde birleştirmiştim. Yüzünü bana döndüğünde gözleriyle bedenimi baştan aşağı süzdü. Gözlerindeki tutkuya bulanmış aşk loş odada bile belli oluyordu.
"Seni daha önce çıplak görmüş bir adamdan kendini neden saklıyorsun?"
Cümleleri pervasızdı. Utancım boynumun ve tüm yüzümün yanmasını sağlarken, terli ellerimi hırkaya sürttüm.
"Hatırlamıyorum çünkü Brandan. Bunlar benim için çok fazla ve sen... Çok açık konuşuyorsun." Yüzüne bakacak cesareti tamamen kaybederek bakışlarımı o hariç odanın her köşesinde gezdiriyordum.
"Böyle olmamı sen isterdin. Şimdiyse değişmemi mi istiyorsun?" Dediğinde ellerini kollarımda hissettim. Rahatsızlık hissederek kendimi geri çekmek isterken, kollarını sırtıma dolayıp beni kendine çekti. Yüzünü saçlarıma gömdüğünde aldığı nefesi her zerremle hissediyordum.
"Sen istiyorsan, değişirim."
"Eskiyi unut istiyorum." Dedim sakince.
"Sanki bu ilişki hiç başlamamış gibi yaşayalım. Yine de beni istiyor olursan bunun için baştan mücadele etmen gerekecek."
Yüzümü göğüsünden kaldırıp, görüş açıma yüzünü aldım. Ela gözleri bir kaç ton koyulaşmış, göz bebekleri ışıl ışıldı.
"Eski Nora'yı unut ve beni yeniden tanımaya çalış." Dediğimde bunu sorar gibi söylemiştim. İstemeyebilirdi, bu onun en doğal hakkıydı. Bir ilişkiye çok fazla emek veriliyordu ve Brandan'ın emek veren taraf olduğu açıkça görünüyordu.
Gözlerini yavaşça kapatıp açarak onaylarken, her koşulda yanımda durmaya devam edeceğini anlamıştım. Başımı tekrar göğüsüne yaslamamı sağladıktan sonra daha sıkı sarıldı.
"Bu halini daha çok sevdim güzelim."
Saçlarım arasına hafif bir öpücük kondururken varla yok arası fısıltısını duydum.
"İyiki geri döndün."
Ve ben o an anladım ki geri dönülemez bir yola ilk adımımı atmıştım. Aşk yolu. Söylediklerini görmezden gelerek ondan uzaklaştım.
"Konuşmak istiyordun, bahçeye inelim mi?"
Ne konuşacağını merak etsemde, asıl amacım bir an önce içinde bulunduğumuz romantizm havasını dağıtmaktı. Brandan ise bunu anlayacak kadar zekiydi ve gülmemek için kendini zor tuttuğu, dişlediği dudaklarından belli oluyordu.
Başını sallayarak, "Emriniz olur küçük hanım, önden buyurun lütfen." Dedi.
Odadan çıktığımızda sessizce, meşalelerle aydınlatılmış merdivenleri iniyorduk. Tanrı'm o kadar çok merdiven vardı ki bitecek gibi değildi. Vidney'in dediğine göre iki bin odayı içinde barındıran büyük bir krallıktı. Bitmek bilmeyen merdivenlerinden bu açıkça belli oluydu.
Bahçeye ulaştığımızda kuru soğuk ürpermeme sebep oldu. Hırkama iyice sarılırken, Brandan'ı takip etmeye devam ediyordum ancak yol bir türlü bitmiyordu.
"Brandan sadece bahçeye ineceğimizi sanıyordum." Sitemime karşılık Brandan'ın yüzünde çapkın bir gülüş belirdi.
"Seni sırtımda taşıyabilirim." Dediğinde karşı çıkmak isteyeceğim fikre şu an çok sıcak bakıyordum. Bacak kaslarım tamamiyle acıyordu. Benden bir cevap bekler gibi tek kaşını kaldırarak yüzüme baktığında sesli bir nefes vererek yenilgiyle, başımı salladım.
Gülümsemesi büyürken, sırtını bana dönüp diz çöktü. Kollarımı boynuna dolayıp bacaklarımı beline attığımda, elleriyle bacaklarımı sıkıca kavradıktan sonra koşmaya başladı.
"Sıkı tutun güzelim!" Diyerek bağırırken, sesi rüzgara karışmıştı ancak havada rüzgar yoktu. Sadece Brandan bir rüzgar kadar hızlıydı.
Havanın kuru soğuğundan korunabilmek için iyice ona sokulduğumda, teninin ateşi sanki soba görevi görüyordu. Sıcak olan herşeyin bana haz vermesi ise bulunduğum durumu berbat bir hale getiriyordu. Bunu Brandan bilmiyorsa bile Morgan cadısının orada öğrenmiş olmalıydı. Şayet Nora ile yattıklarını göz önünde bulundurursak muhtemelen önceden de biliyordu.
Tanrı'm nasıl bir durumun içindeydim...
Krallığın büyük bahçesi olduğunu Brandan'ın koşma hızından tahmin etmek zor değildi. Pekala, bahçe umurumda bile değildi, Brandan'ı istiyordum. Acilen düşüncelerimi dağıtmam gerekiyordu.
"Ne kadar kaldı!" Diyerek bağırdığımda, Brandan'ın sesli gülüşü kulaklarımı doldurdu.
"Sabret güzelim, gelmek üzereyiz!"
Anlamıştı adi herif, utançla yüzümü boynuna gömdüğümde, yakıcı sıcağı karşısında daha fazlasını isteme hissiyle doluyordum.
"Tehlikeli sulardasın Nora!" Diyerek bağırdığında yüzümü boynundan hızla çektim ardından erkeksi kıkırtısı kulaklarımı doldurdu. Alay ediyordu. İstemsizce bulunduğum duruma bende gülmeye başladığımda, gülüşlerimiz birbirine karışmıştı.
Brandan sonunda durduğunda inmem için yardım ederken, ben geldiğimiz yere bakıyordum.
"Sen zayıfladın mı Nora?" Dediğinde şaşkınca yüzüne baktım.
"Zayıflamış mıyım?"
"Şu an kaç kilosun?" Dediğinde yüzümdeki zafer gülümsemesiyle "49" dedim.
"Zayıfsın güzelim."
"Abartma Brandan, 1.67 boya sahibim. Kilomla seviyeli bir ilişkimiz var." Dediğimde güldü ancak bu gülüş dalgıncaydı.
"Gerçekten küçük Nora olmuşsun desene. Eskiden 1.80 boyun vardı diye hatırlıyorum."
Söylediği içimde endişe tohumlarını filizlendirirken sessiz kaldım. O ise buna fazla takılmamış gibi görünüyordu. Ellerini omuzlarıma koyup, arkamı dönmemi sağladığında "Umarım hoşuna gider." Diyerek yanağıma hafif bir öpücük kondurdu. Şaşkınlık ve hayranlıkla, beni getirdiği yere bakarken, "Brandan bu harika." Demekten kendimi alamadım.
Arkamdaki varlığını hissederken, kollarını belime doladı. Elleri karnımın üzerinde birleşirken, Sıcak nefesini kulağımda hissediyordum.
"Büyü bazen güzel şeyler içinde kullanılıyor Nora."
Büyük bir ağacın gövdesine inşa edilmiş olan çardak, çevresinde uçuşan ateş böcekleri sayesinde aydınlanıyor ve olağanüstü bir görsel şölen sunuyordu.
"Bu daha öncede burada var mıydı?" Diyerek şaşkınlıkla ona bakarken, Brandan kollarını belimden çekip elimi tuttu ve çardağa yönelmemizi sağladı. Tahta merdivenleri çıkarken, "Hayır güzelim, burayı yapmak bir günümü almadı." Dedi.
"O halde yardım aldın? Bir günde bile bitmesi imkansız." Derken şaşkınca bakmaya devam ediyordum. Brandan ise verdiğim tepkileri dikkatle izliyordu. Yüzündeki gülümsemeden anladığım kadarıyla beğenmiş olmam onunda hoşuna gitmişti.
"Ateş böcekleri için Vidney'den yardım almış olabilirim." Dedi.
"Olağanüstü bir iş çıkarmışsınız, teşekkür ederim."
"Eskiden olsa." Dediğinde lafını tamamlamasına izin vermeden araya girdim.
"Eskiyi unut, lütfen."
Elimi dudaklarına götürüp öptüğünde, dudaklarının sıcaklığı tenime işliyordu. İç kısmını yanağına yaslarken, yeni çıkmış sakallarını sevmemi sağladı. Sevgiye ihtiyacı olan çocuklar gibi görünüyordu. Buruk bir tebessümle onu izlerken, "Unutacağım." Dedi.
"Bana biraz Dünya'dan bahseder misin?"
Oturduğum tahta banka sırtımı yaslandığımda, o da başını bacaklarıma koyarak uzandı. Elimi tutup yavaşça saçları arasına koyarak, kısık bir sesle "Sev." Dedi. Bu emirden ziyade, açlık gibiydi. Brandan sevgiye açtı. Dudağımı sıkıntıyla ısırırken, o çoktan gözlerini kapatmıştı. Bende elimin arasında kayan yumuşak saçlarıyla oynamaya başladım.
"Bu bir hikaye değil ama Brandan." Dediğimde, "Uyumayacağım sadece seninle olmanın tadını çıkarıyorum. Hadi Nora." Dedi.
"Orada böyle olağanüstü şeyler yok, teknoloji ve bilim var. Açlık, fakirlik, savaş var." Brandan birşey söylemediğinde, biraz düşünme ihtiyacı hissederek durdum.
"Sömürgeci devletler var." Dediğimde güldü.
"Nora o söylediklerin burada da var. Şehirde aç olanlar var, başımızdaki kraliçede harikalar yaratmıyor biliyorsun."
"Tam olarak ne öğrenmek istiyorsun?"
"Orada ne yaptığını merak ediyorum. Fakir bir ailenin kızı mıydın?" Saçını hafifçe elimle dağıtırken, "Ünlü bir iş adamının kızıydım." Dedim.
Tek gözünü açıp yüzüme gülerek baktığında, başımı 'ne?' Der gibi iki yana sallarken bende gülüyordum.
"Güzel, başka?"
"Yani görüntüde güzel bir yaşamdan bahsedebilirim sana. Büyük bir varlığın tek varisi olduğumdan, seçkin bir aileye sahip olduğumdan, en iyi okullarda okuduğuma kadar. Bu tarafından bakıldığında, harika görünüyor öyle değil mi?"
Brandan sessizliğini koruyarak yüzüme dikkatle bakmaya devam ediyordu. Yutkunma ihtiyacıyla biraz duraklayıp, boğazımda olur olmadık zamanlarda ortaya çıkan yumrunun geçmesini bekledim.
"Aslında göründüğü gibi değildi. Ruh hastası bir babaya sahiptim. Takıntılı ve ultra disiplinli bir babadan bahsediyorum. Milenyum problemleriyle kafayı bozmuştu ve deha olduğumu düşünüyordu. Sürekli özel dersler alıyor, her günüm profesörlerle geçiyordu. Benimse tek bir zevkim vardı o da müzik yapmak." Dediğimde Brandan'ın kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı.
"Müzik mi?"
"Evet, neden?" Dediğimde güldü.
"Tek yapamadığın şey şarkı söylemek sanıyordum." Bilmediğin öyle çok şey var ki Brandan. Bunlar çok önemsiz şeyler...
"Dünyaca ünlü bir grubun vokalistliğini yapıyordum. Grubu'da üniversite yıllarında kurmuştuk." Derken omuz silktim. "Hobi olarak başlarken, bir anda işe döndü."
"Baba kısmı hariç güzel bir hayatın varmış. Ancak insanlar fazla güçsüz, eğer buradaki hayatını hatırlıyor olsaydın orada yapamazdın." Burada hiç bir zaman hayata sahip olmadım ki ben. Derin bir iç çektiğimde, Brandan elini yanağıma koydu.
"Yoksa orayı özlüyor musun?" Dediğinde gülümsedim. Kısılan gözlerimden bir damla yaş çeneme doğru süzülürken, "Annemi özlüyorum ve sanırım, biraz da müzik yapmayı."
"Burada da bir annen vardı. Pek bahsetmezdin ama yaşadığını biliyorum."
"Bahsetmediğime göre pek önemli biri sayılmazmış." Dedim. Üstünde durmak istemiyordum. Nora'nın geçmişi, geleceğimin kaderine düğümlüydü ve kurtulması imkansızdı sanki.
"Erkek arkadaşın var mıydı?" Brandan'ın sesiyle düşüncelerim dağılırken, güldüm.
"Sana deha olduğumdan ve her günümün profesörlerle geçtiğinden bahsediyorum. Kim böyle biriyle ilişkisi olsun ister ki?"
"Ben isterdim. Zeki kadınlar her zaman ilgimi çeker. Tercihlerimden belli olmuyor mu güzelim?" Derken yanağımdan makas aldı.
"Bu öyle bir şey değil. Ünlü iş adamının kızı olmakta kolay bir şey değildi. Babamı sevmeyen iş adamları yüzünden peşimde sürekli korumalar vardı ve onları atlatmam kolay olmuyordu. Müziğime karışıyorlardı. Ona ayırdığım zamanı henüz çözülmemiş Milenyum problemlerine ayırmamı istiyorlardı. İstemekle kalmıyor, konserlerimi iptal ediyorlardı. Herşeyi matematiksel görmeye başlamıştım. Delirmek üzereydim ve terapistim, benim çok şanslı olduğumu düşünüyordu." İsterik bir şekilde güldüm.
"Düşünebiliyor musun? Deha olmam ve varlıklı bir aileye sahip olmam terapistimin gözünde bir şans. Ailemin gözü önünde her geçen gün deliriyordum. Dört saatlik uyku sonrası gelen profesörlerle problemler üzerine çalışmalar yapıyorduk. "
"Uyumanı istemiyorlar mıydı?" Derken yüzünde üzgün bir ifade vardı. Saçını haylaz bir çocuğun saçını sever gibi dağıtırken, "Hayır Brandan." Dedim gülerek.
"Ben uyuyamıyordum. Uyku haline geçmek üzereyken kendimi problem çözerken buluyordum. Beynim uyumuyordu."
"Peki çözebildin mi?"
Sanırım en can alıcı kısmı buydu. Başımı sallarken, O şaşkınca yüzüme bakıyordu.
"O halde sorun kalmamış olması gerekiyor."
"Söylemedim." Derken tekrar parmaklarımı yumuşak saçlarına daldırdım.
"Herşeyin yoluna girmesini sağlayabilirdin, neden söylemedin?"
"Milenyum benden hayatımı çaldı. Bu başarı değildi Brandan."
Sessiz kaldığında bende daha fazla konuşmadım. Tenimde bir ürperti hissederek, kucağımda yatan Brandan'ı rahatsız etmeden hırkaya iyice sarıldım. Buraya geldiğimden beri içimde bir huzur vardı ancak şu an havadaki durgunluk ve sessizlik içimdeki endişeyi gün yüzüne çıkarıyordu.
Bakışlarımı Brandan'a çevirdiğimde dudaklarının aralık olduğunu gördüm. Yüzündeki huzurlu ifadeye bakılırsa uyuyakalmıştı.
Sessizce, "Brandan." Diye seslendiğimde bir yanıt bekledim ancak anlaşılan o ki, gerçekten uyuyordu. Umarım burada zatürre olmazdık.
"Nora."
Sessizliğin içinde duyduğum erkek sesiyle irkilirken, Brandan'a baktım. Uyuyordu. Yavaşça Brandan'ın başını ellerimle destekleyerek, altındaki bacaklarımı kurtardıktan sonra başını, oturduğum tahta zemine bıraktım. Sessizce ayağa kalkıp bulunduğumuz çardaktan, aşağıya bakmaya başladığımda, onu gördüm.
"Darius?"