“İnat etme Aslan. Git dağdan getir kızı”
“O kız mı çözecek tüm derdini anne!”
“O değil soyadı çözecek”
“Bozatlı soyadına ihtiyacımız yok!”
“Aslan babanın ölümünden sonra çok şey değişti. Baban vefat etmeden önce zaten işleri bozulmaya başlamıştı. Abin hepten beter etti, borçların altından kalkamadı. Aşirettekiler de pek sevmezdi abini zaten, hiç yardımcı olmadılar. Gencecik çocuk diyip destek olmadı kimse”
“Kimsenin yardımına ihtiyacı yoktu abimin” dedim. Alay eder gibi güldü annem.
“Baban uçurumdan ağır ağır inerken abin koşarak dibi boyladı. Bu konak ve bir kaç dükkandan başka bir şey kalmadı. Ha bir de bir yığın borç tabi”
“Bunca vakit bu kadar darda olduğunuzu neden haber vermediniz bana?”
“Söylesem hemen yardım ederdin biliyorum ama abin de ben de babana söz vermiştik” dedi sıkıntıyla.
“Benim kirli paramı evinize sokmayacaksınız diye!”
“Evet, abin de inat etti”
Abimle aramızda hep basit çekişmeler olmuştu ama o bunların hepsini fazlasıyla ciddiye alırdı. Sonunda ben bu şehirden gittiğimde en çok o sevinmişti.
“Sadece inat değildir o”
“Gurur da yaptı tabi. Azıcık saftır abin bilirsin. İki kere dolandırdılar orada da büyük para kaptırınca iyice maskara oldu milletin ağzına” dedi annem.
Saf falan değildi abim aslında sadece aklı ticarete basmazdı, önemsemezdi. Kazanmaktan çok harcamakla ilgilenirdi.
“Bir işleri yola sokayım dolandıranlarıda bulup cezasını keseriz elbet” dedim öfkeyle.
Düzeltilmesi gereken çok şey vardı.
“Bizi çıkar bu kuyudan Aslan. Ne soyadımızın bir ağırlığı kaldı, ne sözümüzün bir hükmü”
“Merak etme anne, insanlar paranın kokusunu alınca kul köle olmaya gelirler yine. Her şey yoluna girer”
“Tek para yetmez Aslan”
“Yeter, göreceksin” dedim kendimden emin bir sesle.
“Burada parayı nasıl kazandığına bakarlar oğlum. Senin paranın kirli olduğunu herkes biliyor. kimse masana oturmaz. Senin İstanbul’una benzemez burası. Orada kralda olsan burada hükmü yok. Buranın dünyası başka”
“Fazla gözün korkmuş senin anne. Gerekirse baştan başlar krallığımı yine kurarım” dedim yine güldü.
“Korkmuyorum, biliyorum. Arkamızdan konuşulanları duyuyorum. Ailemiz çok kan kaybetti. Sıfırdan başlamıyorsun Aslan sıfırında altından başlıyorsun. Azade Bozatlı önemli”
diyince bunaldım yine. Sıkıntıyla derin bir nefes verdim.
“Aladağlar kururken onlar şahlandı. Şimdi herkes soyadlarını duyunca titriyor. Onlarıda arkamıza alıp önümüze bakalım”
“Azade olmadan olmuyor mu anne! İlla istiyorsan da Asmin onlarla, zaten akrabayız”
“Asminle olacak iş değil. Hem kızları dağ başında yaşıyor bizim yüzümüzden. Asmin’in keyfi yerinde olsa da bize düşman gibiler, etmediklerini bırakmadılar” diye ciddi ciddi konuşurken,
“Gerçekten kız dağ başında mı yaşıyor?” diyip gülmeye başladım.
“Ara ara haber geliyor. Kadınlar varmış hep yanında, düşkünlere açıyormuş kapısını”
“Pek akıllı bir kız değil o zaman. Hırslanıp zıtlaşırmı acaba”
“Onu da sen kontrol edeceksin. Madem artık buradasın karını dağ başından al dizinin dibine oturt. İster sev ister döv orasını bilmem ama artık karına sahip çık”
“Önce biraz düşüneceğim anne. Bana biraz müsade et”
“Tamam Aslan. Boşa vakit kaybediyorsun ama yine de sen bilirsin” diyip çıktı annem.
Hafta boyunca şehre indim, çok kişiyle tanışıp görüştüm. Sonunda annem haklı çıktı. Abimle beraber soyadımız iyice önemini yitirmişti.
Borçların bir kısmını ödememe rağmen beklediğim alakayı bulamadım.
İstanbul’da her gittiğim yerde korkuyla karşılanırken burada bir çoğunun gözü dahi görmüyordu beni.
Çarşının orta yerindeki büyük kahveye oturup Vezir ve Çelebi’nin gelmesini bekledim.
Hemen arka masamda hararetle sohbet ediyordu üç adam. Öyle yüksek sesle konuşuyorlardı ki duymamak imkansızdı.
“Kocası gelmiş, temelli dönmüş diyolar” dedi biri.
“Gelse ne olacak, kadının umrunda değil”
“Adamın da umrunda değil ki! Kadın ne yapmış, yanında kim var, kapısını kimler çalıyor hiçbir şeyden haberi yok”
“Yavuz’un kızı onların yanına kaçtı geçen. Babası namusuyla evlendirecekti ama aptal kız o kadının yanına kaçtı”
“Yazık olmuş kıza. Şimdi ne bok yedikleri belli değil”
“Ağalar haddinizi aşmayın. Kocasını bilmem de kadın Bozatlı kadınıdır. Yalnış iş yapmaz onlar” diye bağırdı yan masadan biri.
“Yapmaz mı yoksa yapsalar da görmez misiniz?”
Bozatlı soyadını duyunca durdum. Bunca sohbetin konusu karım mıydı?
Biraz düşününce anladım!
Sinirle ayağı kalktım ve döndüm arkamı.
“Bozatlı kadını diye kimden bahsediyorsunuz siz?” diye bağırdım sohbet eden adamlara.
“Dağdaki kızlarına işte” dedi rahatlıkla.
Sinirle belimdeki silahı çekip adama hedef aldım.
“Karımdan yani öyle mi!” diyince hepsi şaşkınlıkla donup kaldı.
“ Aslan Aladağlı?” dedi yan masadaki adam.
“Aynen öyle Aslan Aladağlı!
Bilin duyun ki Aslan Aladağ geldi!
Ne karımın ne ailemden başka bir kadının adını besmelesiz ağzına alamayacağınızı öğretmeye geldim!” diyip adamın üzerine doğru yürüdüm.
Vezir ve Çelebi gelip arkamdaki yerlerini aldılar.
“Bugüne kadar neredeydin Aslan paşa? Hem ne sinirlenirsin, seninde karından farkın yok ki sen de karı çalıştırıyorsun” diyip gevşekçe güldü adam.
Bu haftanın acısını çıkaracağım adamı böylece bulmuş oldum.
Vezir ve Çelebiye baktım sadece, gülerek baktım.
Silahı belime geri yerleştirdim. Adamın gömleğinden yakalayıp kaldırdım. Daha dengesini bulamadan da sertçe bir kafa atıp bıraktım. Önümdeki masanın üzerine doğru devrildi.
Kahvedeki herkes ayaklandı birden.
Adamı tekrar kaldırdım ayağı ve bu kezde bir yumrukla yere serdim.
“Vezir bu gece bu arkadaşa konuşmayı öğretelim hem de ahaliyle tanışmış oluruz” dedim.
Vezir yere serdiğim adamı kaldırıp dışarı sürükleyerek çıkardı. Tüm kahveye dönüp
“Zamanla tanışacağız” dedikten sonra çıktım.
Annem haklıydı yeniden başlıyordum, hemde sıfırdan bile değil eksiden.
“Siz şunu bir depoya bırakın. Sonra Gediz’i de alıp konağa gelin” dedim ve sonra kendi arabama binip hızlıca konağa gittim.
Girerken kapıdaki çalışanlara
“Cesur ve annemi çağırın” diyip salona geçtim.
Önce annem geldi,
“Ne oldu?”
“Cesur ve Vezirler gelsin konuşacağız”
“Dellendiğine göre haklı çıktım” diyip keyifle gülüp bekledi.
Yarım saate nihayet hepsi toplandı.
“Kararını verdin mi?” diye sordu annem.
“Verdim, bir süre buradayım. Toparlanacak çok şey var”
“Bir süre ne demek?”
“Bir kaç yıl belki. O arada Cesur yetişmiş olur, ona bırakıp dönerim tekrar İstanbul’a”
“Aslan büyük olan sensin! Ailenin başında senin durman gerekir. Cesur daha çocuk”
“Cesur on sekiz yaşında, ben onu hakkıyla yetiştireceğim. Aileyi pekala idare edebilecek hale gelecek” dedim. Cesur kararımdan mutluydu, bu ailede bana tek benzeyen oydu zaten.
“İstanbul’da ki işlerim ihmale gelmez, bu bir kaç yıl bile bana çok pahalıya mal olacak. Oraya da gelmeyi kabul etmiyorsunuz madem tek yol bu” dedim. Annem şimdilik itiraz etmedi, zamanla ısrar edeceğini tahmin ediyordum ama şimdilik kurtulmuştum en azından.
“Abi biz?” dedi Vezir.
“Anne sen bize biraz müsade et” dedim. Annem istemeyerek kalktı.
“Hadi Cesur”
“O kalacak” dedim.
Annem memnuniyetsizce çıktı odadan.
O çıktıktan sonra Vezir’e döndüm.
“Eğer isterseniz gidebilirsiniz. Ben yokken işlerini başında kalırsınız”
“Ya da?”
“Ya da benimle kalırsınız. Ama burada baştan başlayacağımızı bilerek karar verin”
“Bana uyar, heyecanlı olur” dedi Vezir.
“Ben de senden ayrılmam Avcı, seninle iyiyim” dedi Çelebi.
“İyi ben de kalayım” dedi Gediz.
“İstanbul’dan adam çekin buraya, kapının önü çok boş”
“Kaç kişi”
“Şimdilik dikkat çekmeyecek kadar. Artık bana avcı demekte yok, burada adım Aslan”
“Neden Aslan abi?”
“O gerçek adı salak” dedi Vezir, Çelebi’nin ensesine vurup.
“Peki para konusunu ne yapacağız abi? Yani Boran abim malum…” dedi Cesur.
“Biliyorum. Para dert değil de annem temiz para diyip duruyor” dedim sıkıntıyla.
“Temiz para mı? Abi biz ne iş yapacağız?”
“İstanbul’daki işleri unutun. Burada ne demekse artık temiz para kazanacağız ya da kazanmaya çalışacağız”
“Mekan açmıyacak mıyız?”
“Hayır”
“Kumarhane?”
“Hayır”
“Silah?”
“Kendimize kadar”
“Kızlar?”
“Hayır ulan hayır”
“Mal da yok o zaman?”
“Yok”
“Ee abi biz ne yapacağız?”
“Bakacağız. Şimdi başka işimiz var” diyip kalktım.
“Nereye?”
“Karıma”