Uzaklardan bir araba sesi duyuldu. Çiftlikte ki tüm kadınlar dikkat kesildik. Toprak yola doğru döndüm, sık ağaçların arasından bir araç yaklaşıyordu.
“Kim ola?” dedi Hacer telaşla.
“Sen gir içeri. Merak etme seni kimselere vermem” dedim.
Koşarak saklandı eve. Bade hızlıca ahıra girip çıktı, kendimizi koruyacağımız birşeyler aldı yanına. Bana da bir silah uzattı.
Araba çiftliğin önünde durduğunda altı kadın karşılarına dikildik.
Hacer’in babasını veya kocasını bekliyorduk. Aramıza yeni katılmıştı ve illaki izini bulup almaya geleceğini tahmin ediyorduk.
Arabanın kapısı açıldı ve ineni hemen tanıdım.
“Dayı!”
“Azade bu nasıl yol böyle içim dışıma çıktı. Burada nasıl yaşıyorsunuz! Helak oldum vallahi” diye söylendi.
Kızlar dayımı görünce rahatladı.
“Hoşgeldin dayı” diyip sarıldım ve içeri buyur ettim önce.
“Hayırdır dayı senin yolun düşmez buraya kolay kolay”
“Hayırlı mı olur bilmem de pek hoş haber değil”
“Ne oldu?”
“Boran vefat etti”
“Boran?”
“Kayınbiraderin Boran” dedi. Kısa bir an duraksadım, Boran gözlerimin önüne geldi. Tiksinir gibi bakışlarını hatırladım.
“İyi. Hoş olmayan haber ne?”
“Adam öldü diyorum Azade, gencecik yaşta”
“Dayı o aileden kimseye acımam, soyları kurusun”
“Kızım tövbe de, onların soyunun yolu senden geçiyor. Evlat istemez misin?” diyince güldüm.
“Dayı benim kocam mı var Allah aşkına? Dağın başında bir sürü kadınla yaşıyorum ben, kimden hamile kalacağım”
“Elbet gelir evine döner. Sen de evlat istersin”
“O kandan çocuğum olacağını öğrensem ha şu dağın başından atarım kendimi aşağı yine de doğurmam”
“Tamam kızım tamam isteme, yapma”
“Aç mısın dayı, birşeyler ikram edelim?”
“Yok kızım ben seni götürmeye geldim”
“Nereye? Ne götürmesi!”
“Cenazeye”
“Gitmem ben onların cenazesine”
“Kızım kayınbiraderin gitmen şart”
“Dayı istemiyorum lütfen”
“Vazifen kızım, mecbursun. Hem şu dağ başından bir in annenler görsün seni. Çok özlediler”
“Azade git bence de, şimdi cenazeye tüm şehir gelecek. Gelinleri olarak orada ol, seni yok saymasınlar”
“Helin benim adım unutulmuş geline çıktı zaten. Kime neyi ispat edeceğim ki?”
“Abla inat etme hadi. Hem onların acılı haliyle içini soğutursun belki” dedi Hacer.
Mantıklı geldi.
“Bak o olur. Gözlerindeki yaşı görmeye giderim”
“Hadi hazırlan o zaman” dedi dayım.
“Tamam” dedim. Dayım beklerken hazırlanmak için odama çıktım. Üstüme siyah uzun bir elbise giydim. Cenazede giyilebilecek bir renkti ama modeli hiç matemlik değildi. Belimi ve göğüsümü sıkıca saran v yaka ölçülü dekoltesi olan bir elbiseydi. Siyah incecik bir tül eşarp aldım, onları ağlarken rahatça izleyebilmek için. Babam öldüğü gün aldığım siyah tokayı iliştirdim yine saçıma.
İçeriden çıktığımda dayım biraz kızgınca bakarken Helin gülüyordu.
“Duruşumu tabi ki bozmayacağım” dedim dayıma.
“Sen neden hazırlanmadın?” dedim Helin’e.
“Ben neden hazırlanayım?”
“Yalnız mı gideceğim?”
“Azade benim ne işim var orada”
“Ben nereye sen oraya! Hadi beş dakikan var” dedim ve dayımla arabaya doğru gidip Helin’in hazırlanmasını bekledik.
“Çiftlikte işler nasıl gidiyor?”
“Güzel dayı, çok güzel”
“Hala kızları kurtarmaya devam ediyor musun?”
“Tabi, bak şuradaki kız Hacer. Geçen ay geldi, babasından kaçırdık” diyip güldüm.
“Kalıcı mı?”
“Orası belli olmaz”
“Sen kalıcı mısın burada?”
“Burada iyiyim dayı, tüm seslerden uzak iyiyim”
“Ama dönmen gerekecek”
“O nedenmiş?”
“Boran öldü. Ailede tek erkek Aslan kaldı. Ailesinin başına geçecek, sen de yanında duracaksın”
“O İstanbul’u bırakıp buraya gelmez”
“Gelmek zorunda, aile bir başına mı kalsın?”
“Şevin hanım pek ala idare edebilir”
“Azade sende biliyorsun erkek olmadan olmaz. Aslan gelecek, öyle veya böyle gelecek”
“Bir küçük erkek kardeşi vardı sanki. Neydi adı?” hatırlamaya çalıştım.
“Cesur”
“Hah evet Cesur”
“O daha on sekiz olmamıştır”
“Doğrudur, çok az gördüm. Aslan’ın yerine o geçer belki başa”
“Çocuk daha on sekiz diyorum kızım”
“Belki zeka yaşı sevgili kocamdan daha yüksektir?”
“ Azade! “ diyip kızarak baktı.
“Aman tamam, iyi gelsin napıyorsa yapsın”
“O geldiğinde sen ne yapacaksın?”
“Hiçbir şey olmamış gibi burada yaşamaya devam edeceğim”
“Azade karı koca ayrı olur mu! Ağanın karısı yanından ayrı olur mu?”
“Şuan da oluyor o zamanda olur dayı”
“Kızma bana kızım ama aynı şey değil. Aslan gözden ırakken başkaydı, şimdi burada birkaç kilometre yanındayken ayrı kalamazsınız. Sana da bize de ayıp”
“Üç yıldır aynı ayıp yapılıyor ve hiç biriniz bugüne kadar ses etmediniz. Ha İstanbul ha yan konağım ha karşı çiftliğim fark etmez. Kocam benimle aynı çatıda değil, aynı yatakta değil… Hoş istemiyorum orası ayrı”
Helin gelince konu kapandı ve arabaya binip şehre indik. Aylar olmuştu çiftlikten çıkmayalı, şimdi camdan izlerken hiç özlemediğimi anladım. Belki yıllarca kalabilirdim o dağ başında hemde keyifle.
Yaklaştıkça gerilmeye başladım. Önce annemlere gideceğimizi düşünüyordum ama dayım yolda birkaç telefon açınca çoktan mezarlığa gittiklerini öğrendik.
“Hemen mi defnediyorlar?” dedim.
“Evet, hastaneden mezarlığa”
“Neden vefat etmiş?”
“Bende bilmiyorum ama iki gündür yoğun bakımdaymış zaten. Kalp krizi falan diyorlar ama altında başka bir iş var bence”
“Beni almaya kim gönderdi seni? Annem mi?”
“Evet”
“O da gelecek mi cenazeye?”
“Hayır”
“Gelmişken görseydim keşke”
“Annenlere gitmeyecek misin?”
“Hayır. Çiftlikte işlerim var” diyip geçiştirdim. Aslında kimseyle uğraşmak istemiyordum. Şimdi konağa gitsem uzun vakit oturmam gerekecekti v ve konu yine çiftlikte yaşamama gelecekti. O baskıyı idare etmek çiftliğin tüm işlerinden daha yorucuydu.
Mezalığa yaklaştıkça trafik oluşmaya başladı. Arabada daha fazla vakit kaybetmek istemediğimizden inip yürümeye başladık.
Kalabalık akın akın Boran’ın cenazesine doğru gidiyordu. Yanından geçtiğimiz insanların, ‘yaşı çok gençti, yazık oldu, bu yaşta kalp krizi mi olurmuş, karısı perişandır’ gibi sözlerini duydum.
Sonra bir kadın farketti beni. Uzun uzun baktı yüzüme, yanındaki kadını dürttü hemen. Dudaklarından okuyabildiğim kadarıyla
‘Küçük gelin’ gibi bir şey söyledi.
O kadından sonra bir çok kişi daha farketti beni. Fısıldaşmalar başladı, yine acıyarak bakan gözler görmeye başladım.
Tülbenti biraz çektim ve ağzımı da kapayıp başımı eğdim. Daha hızlı adımlarla yürüdük.
Büyük kalabalığa ulaşabildik sonunda. Mezarın başında erkekler büyük bir kalabalık yapmıştı. Kadınlarsa geride toplu halde bekliyorlardı.
Şevin hanımı gördüm, dimdik duruyordu ama gözleri kıpkırmızıydı. Yanında Dicle vardı, bir tabure bulup oturtmuşlardı. Sessiz hıçkırıklarla ağlıyordu.
Erkek kalabalığının hepsinin arkası dönük olduğundan hiç kimseyi göremedim.
Dua yapılıp defin edildikten sonra baş sağlığı dileyenler gitti ve kalabalık dağılmaya başladı.
Bir kaç kişi beni tanıyıp bana da baş sağlığı diledi.
Kalabalık iyice azalınca Şevin hanıma doğru bir adım attım. O sırada Aslan yanına gelince durdum.
Üç yıl sonra ilk kez gördüm onu…
Nikahımızdaki halinden daha kiloluydu, daha iri yarıydı sanki. Kirli sakallarını biraz uzatmıştı, olgun bir hava katmıştı. Ama aurası hiç değişmemişti, hala soğuk ve ürkütücüydü. Ve maalesef hala etkileyici bir yakışıklılığı vardı.
“Aslan orada!” dedi Helin sessizce.
“Gördüm”
“Konuşmayacak mısın?”
“Hayır”
“Baş sağlığıda mı dilemeyeceksin?”
“Hayır, dilemeyeceğim. Baksana umrunda değil gibi zaten”
Gerçekten umrunda değil gibiydi. Üzgün değildi, belki biraz hüzünlü. Aileden kopuk olduğu hissediliyordu.
Şevin hanımla kısa bir şey konuştuktan sonra bana doğru döndü.
Kısacık bir saniye göz göze geldik. Hemen eğdim başımı.
Tanımasını istemiyordum, görüşmek istemiyordum.
Hala bakışlarını üzerimde hissediyordum. Hareketsizce bekledim. Kısa süre sonra yanımdan geçip gitti.
“Tanımış mıdır acaba?” dedi Helin.
“Eğer beni rüyalarında gördüyse tanır”
“İlla biri fotoğraf atmıştır ona”
“Helin hadi canım baş sağlığı dileyip gidelim bir an önce, hadi” diyip itekledim.
Şevin hanım ve Dicle’nin önüne dikildim.
“Başınız sağolsun” dedim soğuk bir sesle.
Şevin hanım bakıp başını eğdi hafifçe, Dicle bana cevap verecek durumda değildi zaten.
Peli, benden bu kadar.
Ben üstüme düşeni yapmıştım, artık gitme vaktiydi. Helin’e dönüp,
“Gidebiliriz” dedim.
Beraber mezarlığın dışına çıkıp yürümeye başladık.
Kalabalığın arasında Aslan’ı gördüm yine.
Arabaların arasındaydı, etrafını bir sürü adam sarmıştı.
Hemen yanlarından geçmemiz gerekiyordu. Tülbenti daha da kapadım yüzüme ve diğer tarafa döndüm.
Arabaya bindiğimizde ne zamandır tuttuğumu bilmediğim nefesimi verdim.
“Azade sen bir an önce boşan bence” dedi Helin.
“Neden?”
“Pek çapkın, sorumsuz,kötü bir adama benziyor. Orada ne yaptıysa yaptı, pis günahı boynuna. Ama burada gözümüzün önünde olmaz, rezil oluruz. Adımız çıkar vallahi”
“Cenazede çapkın olduğunu nasıl anladın acaba!”
“Anlarım ben” dedi bilmiş bilmiş.
“Ne başka kadını!” dedi dayım.
“Helin saçmalıyor işte dayı”
“Aldatmı falan olamaz. Başka kadın olmaz!”
“Unutulmuş gelinim ben dayı, kocam bile unutmuştur beni. Hatırlamadığın birini aldatmış sayılmazsın”
“Sen unutulmazsın Azade’m . Güzelliğin hala herkesin dilinde”
“Evliliğimde…”