Üç gün, Midi’nin öldüğünü öğreneli tam üç gün olmuştu. Bu süre zarfında ne odasından çıkmış ne de su dışında bir şey yiyip içmişti. Birinci günü neredeyse aralıksız ağlayarak geçirmiş, ağlamaktan şişen ve ağrıyan gözleri kıpkırmızı olmuştu. Ağrıya dayanamayan gözleri zoraki uykuya teslim olduğunda kabuslar yakasını bırakmamıştı.
Sürekli Midi’yi ölürken görüyordu. Kâh su da boğuluyor, kâh yırtıcı bir hayvan saldırıyor kâh karnına saplanan kılıçla ölüyordu. Değişmeyen tek bir şey vardı. Şia koşuyor, çırpınıyor fakat bir türlü ona yetişemiyordu. Midi, her ölümünde haykırıyordu. “Senin yüzünden! “
“Benim yüzümden! “diyerek kabustan uyandı. Üçüncü günün şafağında, yine bir kabustan uyanmıştı. Şia, bu çektiği acının bitmesini, Midi’nin çıkıp gelmesini diliyor, uyanık olduğu her an Misra’ka’ya yalvarıyordu. Duaların yetersiz olduğunu ise öğreneli çok olmuştu. Bu düzen böyle devam ettiği sürece nice Şialar Midi’siz kalacaktı.
Ölüm gününde ölmeyi diledi, onunla birlikte olmayı... Hiçbir şey istememişti hayattan Midi’yi istediği kadar. Çok mu imkansızdı, çok mu güçtü! Değildi.
“Kurallar, “diye mırıldandı. Tourlara lanet okudu. Sonra düşündü, hiçbir kuralda ölüm gününde nevalar kurban edilecek demiyordu. Bütün satırları tek tek okumuş, tourların böyle bir şart koştuğunu görmemişti. “Öyleyse, “dedi uykudan uyandığı gibi aklı uyandı. Kinaoklar haklıydı, bütün bunların müsebbibi kraldı. Kendi halkını kurban etmemek için nevaları gözden çıkarmıştı. Beyaz Şatoda yaşayan kanun adamları suçluydu, seukanı Matthew de dahil. Midhill’in katili onlardı.
“İntikam! “diye tısladı dişlerinin arasından. Cananından ayıranların canını alacaktı. Üç günün ardından ilk kez yatağından çıktı. Banyo yapıp giyindi. Aynada gördüğü yüzü hayalet gibiydi. Zayıf ve kassız bedeni aciz göründü. Kinaokun dediği hatırladı.
“Senin gibi güçsüz birini neden seçti? “ Sahi, neden seçmişti? Bu sorunun ve daha fazlasının cevabını bulacaktı fakat önce yapması gereken daha önemli bir iş vardı. Dövüşmeyi öğrenmek.
Şatoda, seutorların aldığı eğitimlerin birebir aynısını hatta daha fazlasını öğrenebilirdi. Düşündü, Matthew’i bile alt etmeyi başaran Kinaoklar, Şia’ya daha fazla şey öğretebilirdi. Onlar, hain dedikleri kişilerdi ve öğrendikleri her şey kuralsızdı. Şia, kuralların hayatını mahvetmesinden başka bir şeyini görmemişti.
“Kuralların canı cehenneme! “dedi ve ceketini alıp çıktı. Bugün, Arşar’da sivil dolaşacak ve halkı izleyecekti. Kinaoklar hakkında kim ne biliyor, onlara hangi gözle bakıyorlar öğrenmek istiyordu. Bu yıl kurban edilen seulardan sonra, artık seular içinde korku günleri başlamıştı. Hiç kimse can güvenliğinden emin olamıyordu. Özgürlük, kuşların kanatlarında Urkai’nin soğuk topraklarına uçmuştu.
Pazara gitmek fikriyle yola çıkmıştı lâkin soylu seuların toplandığı müzikal binasına gitmeye karar vererek yolunu değiştirdi. Her yerden, her kesimden fikir edinmek istiyordu. Öyle körü körüne birilerine güvenecek veya onları suçlayacak kadar aptal değildi. Kendi görmeli, duymalı ve kararını vermeliydi.
Müzikal, Arşar’ın göbeğinde, genellikle soyluların gezindiği Şin Caddesindeydi. Şin Caddesi, tarihi dokusuyla, otantik mimarisiyle göz alıcıydı. Arşar’da bolca bulunan bazalt madeninden yapılan tuğlalarla döşenmiş yolları, kireç taşından ve bazalt karışımı, rengarenk binaları, ahşap çerçeveli geniş pencereleri, büyük balkonları, o gösterişli binalarda ayrı odalarda açılmış, çeşitli eşyalar satılan mağazaları...
Şin, ticaret için ülkeye gelen yabancı misafirler için Arşar’ın vitriniydi. Buraya bakarak edinilecek intiba Arşar’ın zenginliğiydi. Kimse yoksul sokakları, kurallar yüzünden açlıktan ölme raddesine gelen nevaları görmezdi. Her şey kralın istediği gibi olur, yabancılar köhne semtlerin adını bile işitmezdi. Müzikal binası, tiyatro, çeşitli akrobasi oyunlarının sergilendiği sirk... Şin demek zenginlik ve bol çeşitlilik demekti.
Şia, müzik seslerinin yankılandığı otantik binanın, iki kanadı da açık olan ahşap kapısından geçti. Kemanın sesi kulağına dolduğunda virtüözün çok iyi olduğuna kanaat etti. Birbiri ardına yükselen notalar ne de güzeldi. Duygusal müziğin kalbine dokunmasına izin verdi. Buraya bir kez de olsa Midi’yle gelmek isterdi.
Gözleri dolunca müziği es geçti. Şimdi zamanı değildi. Kadife örtülerle kaplanmış, arka arkaya dizili koltukların ön sıraları orta yaş ve üzeri kişiler tarafından doldurulmuş, arka taraflara ise sevgili veya yeni evli olduğunu düşündüğü genç çiftler yerleşmişti.
Ortalarda, ön sıradaki konuşmaları işitebileceği bir koltuğa yerleşti. Kalın perdelerin takıldığı camlardan sızan az ışık odaya loş bir aydınlık katmıştı. Sahnede çalmaya devam eden virtüöz, gözlerini kapatmış kendini müziğine vermişti. Tek başına çalması gereken yer bitince diğer sanatçılar da çalgılarını tıngırdattı. Ortama yayılan efsane nota topluluğuna yumuşak bir ses eşlik etmeye başladı.
Şia, çok sevdiği ve içine işleyen şarkının etkisinden öndeki, orta yaşlı adamın konuşmasıyla çıktı.
“Kral, Matthew’in oğlunu baş muhafız ilan etmiş. “ Sahneden bir saniye ayrılmayan bakışlarını gören birisi konuşanın o olduğunu anlamazdı. Anlasa da kiminle konuştuğunu çıkarmak güçtü.
“Kralın bir bildiği vardır, yoksa neden baş muhafız yapsın parmak kadar çocuğu. “
“Kinaoklar iyice gemi azıya almış, belki de çocuğu yem olarak kullanacaktır. “
“Sanmam, mutlaka başka planları da vardır. Nerede görülmüş onun tek seferde tek bir şey elde ettiği. “
“Ne yapmak istiyor bilemem ama görünen ve gerçek olan bir şey var. Ölüm günü artık sadece nevaları değil bizi de ilgilendiriyor. Nereden bilebiliriz ki bir gün ailemizden birisini kurban vermeyeceğimizi. “
Sustular, korku soyluları da sardığına göre kralın acil plan yapması lazımdı. Şia, bu planın baş aktörü olduğu hissini bir türlü içinden atamadan müzikalden ayrıldı. Şin’in mağazalarına girdi. Seumenler kaygılarını fısıldayarak konuşurken seulaynlar için aynı şey geçerli değildi. Bir şey aldıklarında verdikleri finoları tekrar tekrar sayıyor, konuşurken, yürürken çok dikkat ediyorlardı. Şia, onları hiç bu kadar nazik görmemişti. Üstten bakan bakışları kaybolmuş, endişe kibirlerine galip gelmişti. Ya yaptıkları ufak bir hata ölüm günü bileti olursa!
Şin Caddesinin kalabalık ve görkemli havasından, pazarın sıradanıyla soylusuyla oluşturduğu rengarenk kalabalığa girdi. Nevaların ürünlerini tanıtma çabasına öyle alışıktı ki. Yıllarca bu pazara gelip gitmiş, Midi’yi saatlerce beklemişti. Onu görmek için çabaladığı o günleri geri getirmek için yapmayacağı hiçbir şey yoktu. Fakat ne zaman ne de ölüler geri dönmezdi. Nevaların yüzünde her zaman ki yılgınlıklarından farklı olan ışıltılar vardı. Şia o bakışları biliyordu, umuttu bunun adı. Anlaşılan Kinaoklar seuları tedirgin ederken nevaları umutlandırmıştı. Keşke birkaç asinin ayaklanması bu işi çözseydi. Şia da bu çözümün peşinden gider, yıllardır süren işkenceye son verirdi.
Midi’nin tezgahını koyduğu yere yüreği kanayarak baktı, Sihra da tezgah kurmamıştı. Yaşlı neva ne yiyip içecekti? Şia, hiç yapmadığı bir şeyi yapmaya karar verdi. Sebze, et, balık, meyve, peynir ve ekmek tezgahlarını tek tek gezdi. Hepsinden azar azar aldı. Kucağı keselerle dolduğunda evine giden aile seukanları gibi pazarı terk etti. Midi’yi görmek için gittiği sakin ve ıssız yoldan köyü dolanarak Sihra’nın evine ulaştı. Kapıyı çalıp onunla konuşmaya gücü yetmezdi. Ona ne söyleyecekti, Midi öldü mü, hayır bunu yapacak gücü yoktu.
Keseleri kapının önüne bırakıp evin karşısındaki iri ağacın arkasına saklandı. Yerden aldığı ufak çakıl taşlarını kapıya attı ve bekledi. Sihra’nın duymadığını düşünüp ikinci taşı atacakken tahta kapı gıcırdayarak açıldı. Yaşlı Nevalayn, iyice çökmüştü. Beli bükülmüştü ve çok zayıflamıştı. Keseleri görünce öylece baktı. Kapıdan dışarı başını uzatıp etrafı inceledi. Şia kıpırdamadan onu izliyordu. Kimseyi göremeyince keseleri birkaç seferde içeri taşıdı.
Şia, Sihra kapıyı örtüp içeri girince ağacın arkasından ayrıldı ve koruluğa doğru yürüdü. Yürürken kendi kendine söz verdi. “Midi’nin emanetini açlıktan öldürmeyeceğim! “
Onlar için hiçbir şey yapamamış, yapamadığı gibi zaten zor olan hayatlarını da mahvetmişti. Midi için alacağı intikamdan başka bir şey yoktu ama Sihra için çok şey yapabilirdi. Koruluğa gelince bıkmadan öten kuşların, hafif hafif dalgalanan gölün ve hışırdayan ağaçların sesini dinledi.
Bundan sonraki hayatı Midi’nin anılarıyla dolu geçecekti. Acıdan ölmeyecekti, bunu biliyordu lâkin mutlu da olmayacaktı. Gölün kıyısına oturup ayakkabılarını çıkardı. Ayaklarını suya sokunca içi titredi. Su soğuktu. Yaz ayları yerini güz aylarına bırakırken onu ilk karşılayan göl olmuştu. Suyun dalgalarına dalıp gitmişken yanına yanaşıp, ayaklarını suya uzatan kişiye bakmadı bile. Gelenin aurası kim olduğunu haykırıyordu.
“Bu kez ne söyleyeceksin? “Kinaok gülümsedi, “Çarşı pazar dolanıp dedektiflik yapıyormuşsun. “
Şia da gülümsedi.
“Dedektiflik değil de haber alma desek nasıl olur! “
Kinaok, ayaklarını suda çırptı. “Benim için fark etmez. Ne haberler aldın peki? “
“Sana muhbirlik yapmamı mı istiyorsun? “
Kinaok, ayaklarını sudan çekip ayakkabılarını giydi.
“Seni muhbir tutmak mı, ben bu kadar aptal değilim. Fakat kralınız için aynı şeyi söylemek mümkün değil. “
Şia, müstehzi bir gülüş bahşetti. “Hayır, kral aptal değildir. Üstelik o tek başına plan yapmaz. Yanındaki seular yeterince cin fikirlilerdir. “
“Onları tanıyoruz Şia, seni casus tutmak gibi bir niyetimiz de yok. Haber alma ekibim senden daha iyidir. “
Yüzünü kinaoka döndü. Maskenin altında kim olduğunu öğrenmek isteği yüreğini ele geçirirken mantığı ne fark eder ki diyordu. Her kim olursa olsun, onunla konuştuğu görülürse başını belaya sokardı.
“Peki benden ne istiyorsunuz? “
Kinaok bakışlarını gölün suyundan ötelere çevirdi. Gördüğü bir şeyler, hayaller vardı ufukta.
“Bak Şia, gölün sonunda ne görüyorsun? “
Şia da adamın baktığı yere, ufka kilitledi gözlerini. Mavi gökyüzüyle buluşan mavi göl, “Boşluk, “dedi.
“Biz, kinaoklar ne görüyoruz biliyor musun, Kanfatis’i, bu halk yıllardır sürgün. Ülkelerine dönemezler çünkü tourlar madenlerini kazıyor, topraklarını ekip biçiyor. Oraya gitmek esir düşmek demek. Buradalar lâkin her gün biraz daha ölüyorlar. Özgürlük onlara o kadar uzak ki. Biz ant içtik, onları o zavallı çocukları, yaşlıları, genç yaşında ailesine bakmak için kasrı bırakanları... “Bakışlarını ufuktan çekip Şia’ya baktı. “sevdiği için koşa koşa ölüme gidenleri... “Sus, “dedi Şia.
“Susmak bu acıyı geçirmeyecek, sen, ben öteki ;biz sustukça kral kazanacak, zenginler semirecek, fakir ölecek. Öyle ya da böyle, ölüm gününde değilse açlıktan. Ölecekler Şia, onlar bitince sıra kime gelecek sanıyorsun? Bizlere, haklının yanında olanlara. Bu düzen kendiliğinden değişmeyecek, biz bir şeyler yapmak zorundayız! “
“Yapalım, hadi kalk! Gidip baş mı kaldıracağız, elimize kılıç alıp savaşacak mıyız, birbirimizin kanını mı dökeceğiz, nasıl çözeceğiz bu işi? Savaşın ne zaman bir kazananı oldu, bunun cevabını ver bana. Çözüm şu de, Misra’ka’ya yemin olsun bir saniye düşünmem arkana düşerim. “
“Çözüm savaşmakta değil, birlik olmakta. Hep birlikte zenginiyle fakiriyle birleşip kralın karşısına dikilmekte, derdimizi anlatırız, olmadı mı savaşır kralı düşürürüz. İşte bizim senden isteğimiz. Kralın kızı Nihao’yla evlen, kral sen ol! “
Şia, yıldırım çarpmış gibi ayağa fırladı.
“Sen ne dediğinin farkında mısın! “
Ağzından tükürükler saçıldı. Öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Kinaok sakince oturmaya devam etti.
“Seni anlıyorum Şia, fakat o öldü, geri gelmeyecek. Onun için hiçbir şey yapamazsın fakat onun halkı için yapabilirsin. İnan bana o yaşıyor olsaydı buna izin verirdi. “
“Sen onu tanımıyorsun bile, nasıl hakkında hüküm verebilirsin! “
Bağırıyordu. Kinaok ne kadar sakinse Şia o kadar sinirliydi.
“O Kanfatis’in kızıl prensesi Midhill Arguez Tuana’ydı. Bunu öğrendikten kısa bir süre sonra öldü. Matthew, seni kurtarmak için onu krala takdim edecekti. Biz bunu engellemiş olduk. “
Şia’nın yüzü renkten renge girdi. Neler işitiyordu. “Ne anlatıyorsun sen! “
“Diyorum ki, sevdiğin kadın Kanfatis’in Prensesiydi. Hani şu tourların yıllardır aradığı kız. Krala takdim edilseydi eğer, onun üzerinden tourlarla pazarlık yapardı. Ne isterdi ne alırdı bilemem ama Marsis iyi siyasetçidir. Kendi yararına olacak her şeyin altına imza atar karşısındaki insanları hiç düşünmeden hem de. “
“Midi! “diyerek dizlerinin üstüne çöktü. Öylece yere çömelip oturdu. Onun güler yüzünü, güneşte parlayan kızıl saçlarını hayal etti. İyiler neden yok olurdu?
“Prenses beni eş olarak kabul eder mi, peki kral ne der? “
“Aldığım duyumlara göre prenses seni yakışıklı ve sevimli buluyormuş. Kral da ölüm gününe mahkum olan bir baş muhafızın halkın sempatisini kazanacağını düşünmüş. Bize karşı seni kullanarak halkın desteğini alacak aklı sıra. İzin verecektir. Hah! Kral biricik prensesini bir ölüm günü mahkumuyla evlendirmiş. Olaya bak! “
“Böylece şu mesajı vermiş olacak, bu benim tercihim değil, sizi ben öldürmüyorum. Bütün suç tourların. “
“Akıllısın Şia, bu aklını bizim için, özgürlük için kullanır mısın? “
Şia’nın kalbine binlerce kuş aynı anda pençesine geçirdi. Gagalarıyla didikledi. Bedeni ruhundan ayrılır gibi oldu. Çektiği ıstırabı anlatacak kelime henüz bulunmamıştı.
“Tamam, “dedi Şia ve başını dizlerine gömdü.
“Affet beni sevgilim! “