“Uyanın nevalaynlar, güneş sizden önce gözlerini açtı. “
Her odanın kapısı tek tek ve hızla tahta değnekle dövülüyor ve Keliy’in sesi taş duvarlarda yankılanıyordu. Her sabah alışılagelmiş olağan gürültü bütün nevaları uyandırırdı. Bir haftadır her gün bu gürültüyle uyanmaya alışmış, yerinden korkuyla doğrulmaya son vermişti.
“Günaydın, “dediler hepsi birden. Şemin, atik davranıp yataktan hızlı çıktı ve tuvalete koştu.
“Hep bunu yapıyorsun Şemin, kaç kere diyorum şunu sıraya koyalım. “
“Yaho’ju Aşkına! Tuvalet sırası mı olurmuş! Bazen cidden saçmalıyorsun Fulia. “
“Hıhı, işine gelmeyen bir iş oldu mu saçmalama Fulia! “
“Ağzıma öykünmeyi bırak Fulia. “
Midi, gülümseyerek onları izlerken bir taraftan da yatağını düzlüyordu. Şemin, tuvaletten çıkınca, “Önce varan kazanır! “diyerek Fulia koştu. Şia’yla korulukta son buluştukları gün aklına geldi. Nasıl da özlemişti, nasıl da burnunda tütüyordu sevdiği. Burnunun direği sızladı, gözleri doldu.
“İyi misin? “diyen Şemin’in endişeli yüzüne baktı. “Yok bir şey, “dedi göz pınarlarını tuttu. Fulia, “Çok yavaşsın Midi, “diyerek tuvaletten çıkınca da hemen tuvalete koştu.
“Biliyorum Fulia, çok yavaşım, hep yavaştım. “
Musluğu açıp duyulmayacağını düşünerek kendini koy verdi. Ağlamaktan başka elinden bir şey gelmiyordu. Onu bir daha göremeyeceği aklına geldikçe dehşeti yaşıyordu. Bu yaşadığı acıyla kıyaslayınca ölüm öyle basit geliyordu ki...
Odada işlerini bitirince koridora çıktılar. Burada ayrılıp gün içinde yapacakları iş için kendi alanlarına gideceklerdi. Şemin, çalışan tour kadınlarının çocuklarına bakan elesanhok da çalışıyordu. Buraya gelmeden önce komşuların çocuklarına bakar, onlardan aldığı üç beş finoyla ailesine destek olurdu. Mahkum olduğu o gün de kazandığı finolarla eve yiyecek almak için pazara gitmiş, orada yaşanan kargaşada tutuklanmıştı.
Tezgah sahibinden mal alan bir seu ücreti ödememiş, satıcı bağırmaya başlayınca da seutorlar gelmişti. Şemin, daha ne olduğunu anlayamadan hırsız ilan edilmişti. Satıcı, o değildi dese de sözü, hırsız seu kadar geçerli değildi. Haksız yere mahkum olmuş, ölüm gününün korkusunu aylarca yaşamıştı. Şimdi Arşar’ın adını bile işitmeye tahammül edemiyor, bütün ailesinin burada olmasını diliyordu. Burada hiç kimse sorgusuz sualsiz mahkum edilmiyordu. Yaşam kalitesi de Arşar’a göre katbekat iyiydi. Bugün kırmızı elbisesini giymiş, siyah kıvırcık saçlarını tepeden bağlayıp sırtına salmıştı. Minik ve ince dudakları, çok kısa olmasa da Midi ve Fulia’dan kısa kalan boyu, kahverengi yuvarlak gözleri ve tombul yanaklarıyla hem tatlı hem de güzel bir kızdı.
“Akşam görüşürüz nevamiler, “diyerek yanlarından ayrıldı. Fulia da, “Akşam görüşürüz, “diyerek, iplik üretimi yapan dokumacıya doğru yol aldı. Dokumacıda çok sayıda nevalayn çalışırdı. Kanfatis’in verimli topraklarında üretilen pamuklar gemilerle buraya getirilir, dokuma tezgahlarında ipliğe dönüşürdü. İplik olan pamuklar işlenmek üzere farklı yerlere dağıtılırdı. Fulia, Arşar’dayken iplik üretim hanesinde yıllarca çalışmıştı. Bir evin en küçük üyesiydi. Kendinden büyük iki ablası vardı. Mahkum olduğu o gün, iki ablasıyla Arşar’ın eğlence parkına gitmişlerdi. Ölüm günü yeni geçtiği için oldukça rahatlardı ve bugünleri gezerek değerlendirmek istemişlerdi.
Eğlence parkında çeşitli müzikler çalınır, genç nevalar dans ederdi. Seular buraya pek uğramaz, nevalara alan açardı. Binek hayvanlarına binilir, yiyecek içecek tatlı şeyler satılırdı. Burası senenin ancak üç ayı dolar, geri kalan aylarda sarhoş seulardan başka pek kimse olmazdı. Nevaların rahat geçirdikleri ay bu kadardı. O gün de nevamileri ile güzel bir günün sonuna gelmişti. Ata binmiş, dans etmiş ve tatlı yemişti. Ayrılmadan önce meyve suyu da içmekte ısrarcı olunca nevamileri biraz daha kalmayı kabul etmişlerdi. Güneş, evine gitmek için yol alırken meyve suyu satan tezgahta sıraya girdi. Sıra gittikçe kendine gelirken gözünü tezgahtan ayırmıyordu. Renkli sıvılar berrak şişelerde çok hoş görünüyordu. Kim bilir ne kadar tatlı ve soğuktular.
Sıranın kendine gelmesine üç kişi kalmıştı ki sıraya aldırış etmeden arkasına giren seumenin nefesini ensesinde hissetti. Leş gibi içki kokan seumenin elleri bedenine değince korkuyla çığlık attı ve işler o noktada karıştı. Seumeni parktan çıkması için uyaran nevalar, kargaşayı görünce olaya müdahale eden seutorlar ve onu oradan kaçırmaya çalışan nevamileri...
Fulia, o gün neden suçlandığını asla anlayamadı. Mağdur olan kendiyken mahkum olan da oydu. Bu işte bir yanlışlık var, derdi hep. O yılın ölüm günü için tutuklanan ilk kişiydi. Aylarca siyah şatonun mahzeninde hapis yaşamış, fareler, bitler ve hamam böcekleri ile savaşmıştı. Üç ayın sonunda kendi hücresinin yanına gelen yeni mahkumla unuttuğu yaşamı hatırladı. Konuştular, hayal kurdular, eğer ölmezlerse yapacakları şeyleri planladılar. İki kız, Şemin ve Fulia, mahkumiyet günlerinde kadim olarak ölüm gününe yürüdüler. Bu sebeptendi ki ikisi kolay kolay ayrılmaz, odalarına başka kimseyi almak istemezdi. Keliy’e bunu söylediklerinde saygıyla karşılanmış, mecbur kalmadıkça yanlarına kimse konulmamıştı ta ki Midi gelene dek.
Fulia da işine gidince, koridorun sakinleşmesini bekledi. Çoğu uzak yerlere gidenler olduğu için onlara öncelik vermek istiyordu. Ortalık sakinleşince üst kata doğru yürüdü. İlk geldiği gün toplandıkları salonu boydan boya geçip karşı bloğa geçti. Bu blok, sarayın ihtiyaçlarının üretildiği yerdi. Halı dokumacılığı, elbise dikimi, zırh işlemeciliği, kuru gıdaların paketlenmesi, takı tasarımı gibi bir sürü iş yeri buradaydı. Midi, el işi yapılan mekana gülümseyerek girdi.
“Günaydın Sela. “
Örgü tezgahının önünde oturmuş, iplikleri birbirine geçirerek yün kumaş elde etmeye çalışan nevalayn Sela, gözlüklerini burnunun üzerine indirmişti. Gözlüklerinin üstünden Midi’ye bakıp gülümsedi.
“Günaydın Midi,”deyip işine devam etti. Midi, kendine ayrılan yere, minderli ahşap sandalye, önünde malzemelerini koyacağı çekmeceli bir masa ve üzerine iyi görmesi için küçük bir şamdanın konulduğu küçük bir alan. Odanın, gün ışığını bütünüyle içeri alacak kadar büyük penceresi, işlerini kolaylaştırır, havanın kapalı olduğu günler şamdanlar yakılırdı. Böyle günler de yapılan sohbetler eşliğinde el işleri yapılırdı.
Sela, buranın müdavimiydi. Arşar da merak edeceği bir ailesi yoktu. Tourlar Kanfatis’i ele geçirdiğinde tek başına Arşar’a sığınmış, aç kalmamak için çalışmak istemiş fakat iş bulamamıştı. Açlıktan öleceğini sandığı günlerden birinde pazardan ekmek çalmış ve daha ekmeği bitirmeden yakalanmıştı.
Ölüm gününün yapıldığı ilk senenin birinci kurbanı olma sıfatını da böylece almıştı. Yıllardır burada iplik dokumacılığı yapar, her gelene gülümserdi. Arşar ve Urkai hakkında iyi veya kötü yorum yapmaz, Yaho’ju’nun kaderini yaşıyoruz derdi. Midi, ondaki inancın bir benzerini gördüğü nevameyi dışında hiç böyle körü körüne inanç görmemişti. Ona göre insan savaşmalı, kaderini değiştirmek için uğraşmalıydı. Bundan sonrası ise Yaho’ju’ya kalmıştı.
İnce ve farklı renkteki iplikleri farklı iğnelere geçirip hazırladı. Dün yarım kalan tül kumaşı eline alıp işlemeye devam etti. Kelebek motifi fularları Arşar’da oldukça iyi satılırdı. Burada da aynı beğeniyi almasını umut ediyordu.
Bu tür ince işlemeler, sarayın ileri gelen kadınları içindi. Sıradan kadınların böyle ince şeyler giyindiği sadece özel günlerde görülürdü. Urkai, soğuktu ve insanlar yüne daha çok kıymet verirdi. Yine nevaların bakımıyla uğraştığı koyun çiftliklerinden elde edilen yünlerden iplik üretilir, soğuk kış günleri için kumaş dokunurdu. Sarayda dokunan kumaşlar halka yetecek kadar çok değildi. Urkai kadınları da ana kent Dehli’de dokuma binalarında yün dokurdu. Nevalar, bütün bu işler için yetecek kadar çok değildi.
Urkai’nin ekonomik iyiliğinin nüfusunun azlığından da ileri geldiği varsayılırdı. Doğan hemen her erkeğin tika olması ise iş gücünün eksilmesine neden olurdu. Bu noktada eksik kalan yerleri nevalar kapatırdı. Şöyle bir gerçek vardı ki Urkai’nin nevalara ihtiyacı vardı, Arşar için ise böyle bir şey söz konusu değildi. Midi, iyi bakımın bu nedenden kaynaklandığını anlıyordu. İşe yarayacak odun yakılmazdı.
“Sela, “dedi Midi, kimse konuşmadıkça ağzını açmayan kadına.
“Evet Midi! “
“Sen uzun zamandır buradasın, hani diyorum senden sonra gelenleri tanırsın. “
“Anladığım kadarıyla birini soracaksın Midi, fakat önce şunu bilmen lazım. Ben sadece sarayda kalanları tanıyabilirim. “
“Biliyorum Sela, belki burada kalmıştır ve sen de onu görmüşsündür. “
Sela, elindeki iplik tarağını bırakıp kollarını ve omuzlarını oynattı.
“Kimi arıyorsun? “
Midi, nevakanını aradığını söyleyemezdi, ya kraliçe olduğunu anlamışlarsa! Bu riski göze alamazdı.
“Kızıl saçlı bir kadını. “
Sela, öylece Midi’ye baktı.
“Buraya gelen sadece iki kızıl gördüm, biri sensin, diğeri... “
“Diğeri? “dedi Midi, Sela susunca.
“Ondan bahsetmemiz yasak Midi, üzgünüm. Benden başkasına onu sormasan iyi edersin. “
Sela sustu. Sımsıkı kapalı dudakları, Midi ne derse desin açılmayacağa benziyordu. Onu fazla zorlamak istemedi ki mola veren diğer kadınlar birer ikişer kapıdan içeri giriyordu. İçini yiyip bitiren merak biraz daha büyümüştü. Annesini tanıyorlardı, peki ne olmuştu ona? “
Günün sonunda yaptığı işi bitirmenin rahatlığıyla fuları paket yapıp masasına bıraktı. Keliy, işi verdiğinde kimin için olduğunu söylememiş, paket yapıp bırakmasını istemişti. Odasına gitmeden önce Keliy’in yanına uğrayıp işi bitirdiğini söyleyecekti. Keliy’in mekanı, büyük salona açılan bir odaydı. Diğer odalara göre büyüktü ve daha aydınlıktı. Yatağı, dolabı, tuvaleti ve banyosu, yemek yapabilmek için küçük bir tezgahı, gaz ocağı gibi gerekli eşyaları vardı. Midi’nin en çok dikkatini çeken ise bir köşeye koyduğu kitaplığı olmuştu. Çeşit çeşit kaplı kitaplar itinayla dizilmişti. Keliy’in okumayı sevdiği belli oluyordu.
Kitapları görünce bunca kelime ve cümleleri kimin yazdığını merak ederdi. Kim uğraşırdı ki tek tek harfleri kağıda işlemeye. Keliy’in odasının kapısını açık görünce şaşırdı. İçeriden gelen seslere bakılırsa misafiri vardı. Çekingen bir tavırla, “Keliy! “diye çağırdı.
Onun kapıya geldiğini görünce gülümsedi.
“İçeri gel Midi, seni birisiyle tanıştırmak istiyorum. “
Midi, buna anlam veremese de içeri girdi. Misafirleri için hazırladığı sandalyelerden birisine yaşlı bir tour oturmuş, elindeki piposunu tüttürüyordu. Keliy pencereleri ve kapıyı bu yüzden açmış olmalıydı. Buz gibi hava dumanı alıp götürüyor, yerine soğuğu bırakıyordu.
“Pope, bak bu son gelen nevalardan Midhill, onunla tanışmaktan mutlu olacağını düşündüm. “
Beyaz sakalları göğsüne dek uzanan, üzerinde kalın yün kumaştan dokunmuş geniş hırkası, altına giydiği gri kazak ve pantolonu ile kocaman bir adamdı. Gür kaşlarının altında gözleri birer çizik gibi duruyordu ve bıyıkları dudaklarını tamamen kapatmıştı. Ağzında pipo olmasa ağzı yok denilebilirdi.
Piposunu ağzından çıkarıp dumanı Midi’ye doğru üfledi.
“Memnun oldum Midhill, bu Keliy varya bazen benim adıma kararlar verip sürekli birileriyle tanıştırıyor. “
“Pope! “ Keliy’in sesi alıngan çıkmıştı. “Seni son tanıştırdığım kişi şimdi toprağın altında. Düşün ne kadar zaman geçmiş. “
“Peh! “dedi Pope. “Ölen öyle çok insan var ki hangisiydi o hatırlamam bile. Bu şaşiyi de unutacağım kesin. “
Midi, duyduğu kelimeyle kahkaha attı. Hayatında gördüğü en komik adam olabilirdi. “Şaşi ne demek, hakaret etmedi bana değil mi? “
“Ah hayır Midi, şaşi kız çocuklarına denir, bu kelimeyi kullanan Pope’den başka kimseyi göremezsen şaşırma. O Urkai’nin en yaşlısı ve bilgesidir. “
Pope, birden ayağa kalktı. “Bu kadar ziyaret yeter, “deyip ellerini çırptı ve aniden ortadan kayboldu.
Midi, ilk kez büyünün ilginç yanını görmüştü. Bu insanlar istedikleri an istedikleri yere gidiyorsa... Neden olmasın ki diye düşündü.
Keliy’in yanından ayrılıp odasına geldiğinde oldukça düşünceliydi. Şia ve nevameyi hiç aklından çıkmıyor, onları yeniden görebilmeyi diliyordu. Bir şeyler yapmalıydı, elini kolunu bağlayıp Yaho’ju’nun kaderine boyun eğmeyecek, çabalayacaktı. Şemin ve Fulia ondan önce odaya gelmişler, yemek için hazırlanıyordu.
“Bu akşam yemekler çok güzelmiş diye duydum. Hadi Midi, sen de elini yüzünü yıka da erken gidelim. Tikalar tıpkı bir boğa gibi yiyorlar. Yemekleri bitirmeden yetişelim. “
“Tikalar büyü yapabiliyor mu? “
Midi’nin ani sorusuyla iki neva birbirine baktı.
“Bütün tourlar büyü yapar Midi ama bazı büyüleri sadece ustalar yapabilir. Neden sordun? “
“Hiç! “dedi Midi, aklına gelen şeytani diye nitelendirdiği fikri onlara söylemeyecekti. Elini yüzünü yıkayıp kızlarla birlikte odadan çıkarken o herkesin yapamadığı büyüleri merak ediyordu.
Yemekhane, yüzlerce masa ve sandalyenin intizam içinde yerleştirildiği, kapıdan girildiğinde sol tarafa düşen duvarda boydan boya uzanan tezgahıyla büyük bir binaydı. İnsanlar, görevlilerin dağıttığı yemekleri tezgahtan alır ve yemeklerini yerdi. Her masa dört kişilikti. Bazı günler kral da saray halkını onure etmek için yemeğe katılırdı. O günler için ayrılan, üç kişilik bir masa, diğer masalardan ayrı olarak kalırdı.
Midi, Şemin ve Fulia aynı masada yiyorlardı. Tek kişilik kalan yere her gün başka birisi gelip oturur, bazen de boş kalırdı. Bu akşam nadir yapılan yemeklerden birisi yapılmıştı. Bu yüzden yemekhane erkenden dolmuş, özellikle tikalar bütün masaları kapmıştı. Üç nevalayn, yemeklerini aldıktan sonra, boş yer bulmak için etrafı araştırırken tek başına oturan ve yemeğini yemekle meşgul olan tikanın masasından başka yer olmadığını gördüler.
Üçü birbirine, yapacak bir şey yok, mecbur oturacağız, der gibi bakarak tikanın masasına yürüdüler.
“Oturabilir miyiz? “diye sordu Şemin. Tika, nevalaynların yüzüne şöyle bir bakıp, “Oturun, “dedi ağzının içinde homurdanarak. Sandalyelere otururken yemekhanenin girişinde hareketlilik oldu ve boynuz çalındı. Kral, ani bir kararla yemekhaneye gelmişti.