KİB - Beşinci Bölüm.

1027 Words
"Özgür abla! Özgür abla!" Boynuma çapraz astığım çantamın uzun askısıyla oynamayı bırakıp arkamı döndüm. Sibel bana doğru koşuyordu. "Ne oldu?" diye sordum acaleyle geldiğinde. "Nereye sabahın bu saatinde?" "İşe gidiyorum." dedim sıkıntıyla. Gözleri merakla parladı. "Yeni bir iş mi aldın?" "Hayır." dedim gülerek. "Başka bir iş bu." Heyecanla, "Yoksa gerçekten Emre abinin çetesine girdin mi?" diye sordu. Son sözleriyle hırsım tekrar kendini içimde hissettirmişti. "Bu gün yarın çete'de sayılırım." dedim rahatça. "Çok az kaldı." Kaşlarını çattı. "E, o zaman nereye gidiyorsun?" İçimdeki sıkıntı kendini tekrar ettiğinde güldüm tekrar. "Cihangir'e." Gözleri irileşti. "Cihangir mi? Ne yapacaksın ki orada?" "Garsonluk." dedim. "Garsonluk yapacağım." Dünkü yıkılışımın üzerine Selami abiyi aramış ve bütün seçiciliğimi bırakıp iş bulmasını istemiştim. Selami abinin İstanbul üzerinde güçlü bir ağ bağlantısı vardı. Adam nerede iş var şıp diye buluyordu. Şansıma o gün de bir kafe de garson arıyorlardı. O anki psikolojiyle önünü arkasını düşünmemiş, hemen kabul etmiştim. "Ama sen birinin emri altında çalışamazsın ki," dedi şaşkınca. Omzuna babacan bir ifadeyle vurdum. "Asla, asla deme." Onunla vedalaştıktan sonra metroya bindim ardından bir otobüs daha atlattıktan sonra mekanın önüne gelebilmiştim. İçerisi sabah saatlerinden olsa gerek, bir kaç müşteri dışında sakindi. Kendimi görevlilere tanıtmamın ardından hızlıca elime önlük tutuşturup beni iş başı yapmam için yollamışlardı. "Bu ne şiddet bu ne celal ahali." Önlüğümü giydim ve söylenildiği gibi masaları silmekle başladım. İş tecrübem olmadığı için benim gibi ama benden daha eski garson bir kız bana işi gösteriyordu. Saat öğleye yaklaşırken mekan kalabalıklaşmaya başlamıştı. Çoğunluğu gençlerden ve zengin tayfadan oluşuyordu. Sipariş götüren bir kızın kulağına eğildim ve "Yakınlarda dershane falan mı var?" diye sordum. "Gelenlerin çoğunluğu genç." Güldü. "Dershane değil ama Üniversite var yakınlarda. Adı... Adı neydi ya hatırlayamıyorum." "ÖZOK." dedi diğer garson sözü tamamlamak için. "Özok Üniversitesi var yakınlarda, gelirken görmedin mi?" Gözlerim irileşti. Şansıma mı tüküreyim yoksa alnından mı öpeyim şaşırmıştım. Mekanın içerisini dolduran insanlara daha dikkatli baktım. Dört senemi onlarla geçirecektim. * Aradan geçen bir kaç günle bu mekana daha çok alışmaya başlamıştım. Yine öğle saatleri ve kafenin en yoğun olduğu zaman dilimindeydik. "Bakar mısınız?" Elimdekileri masaya bıraktıktan sonra gülümsedim ve bana seslenen bir gruba doğru yürüdüm. "...Ve bir sade kahve. Başka?" Kafalarını olumsuz anlamda sallarken, aralarından bir kız bana çok dikkatli bakıyordu. "Bir şey sorabilir miyim?" "Buyurun." dedim gülerek. Yüzümü işaret etti. "Neden bu kadar çok ben'in var?" Bir arkadaşı ona sertçe baktığında diğerleri gülmemek için kendilerini zor tutuyordu. Yüzümdeki gülümseyiş daha çok arttığında, soruyu soran kızın gözlerine dikkatle baktım. "Allah vergisi işte, bu güzellikleri fondötenin altında saklamak istemedim. Saymak ister misin?" Yüzüne doğru iyice eğildim. Kızın alaylı gözleri yerini tedirginliğe bıraktığında, kısık bir sesle "Gerek yok." dedi ve arkadaşlarına baktı. "Hay hay," dedim ve arkamı dönerek siparişleri getirmek üzere yürümeye başladım. Saatler ilerledikçe mekandaki insanlar azalmış ve tek tük bir kaç kişi kalmıştı. "Özgür." diye seslendi Leman. Bana ilk gün yardım eden garson kızdı. Öğrendiğime göre o da Özok Üniversitesınde okuyordu. "Efendim?" dedim masayı silmeyi bitirip bezi tezgaha bıraktım. "Ön tarafta bir müşteri var, siparişlerini götürebilir misin? Yine migrenim tuttu, ağrı kesici içmem gerek." Hızlıca başımı salladım ve not defterini elinden aldım. "Espresso Romano ve Doppio mu? Kafayı mı yemiş bu? O kadar acı kahveleri nasıl içer bir insan?" Yüzümü buruşturarak kendi kendime söylendiğimde, içecekleri hazırlayan görevli güldü. "İkisine de aşinasın anlaşılan, bu kadar bildiğine göre." Güldüm. "Pek sayılmaz." İçecekler hazır olduğunda tepsiye koydum ve müşterinin olduğu masaya ilerlemeye başladım. Adam dışarıda oturuyor ve sigara içiyordu. Sigaradan nefret ederdim. "Siparişleriniz." dedim gülerek ve çaktırmadan nefesimi tuttum. İki saniyelik de olsa pasif içici olmak istemiyordum. Adamın yüzü denize dönüktü. "Teşekkürler." dedi kuru bir sesle. Hatırladığım bir sesle. Tanıdık bir sesle. Gözlerim irileşirken güldüm kendi kendime. Yok canım. O kadar da şansım kötü olamazdı, değil mi? Göz ucuyla yüzüne baktığımda gözlerim daha çok irileşti. Bu O'ydu! Nezareti beraber geçirdiğim yakışıklı şahsiyet. Yüzümü gizleyerek oradan sıvışmaya çalıştım ama içeceğinden bir yudum aldıktan sonra beni durdurmuştu. "Bunun içinde neden şeker yok?" dedi yüzünü buruşturarak. Affaladım. Espresso Doppio şekersiz içilir aptal. Diyemediğim için masadaki şekeri görmesi için gözüne sokarcasına bardağının yanına koydum. "Hemen bu kahveyi de-" Sonunda bana baktığında, gözleri irileşmişti. Ne kadar yüzümü saklamaya çalışırsam çalışayım tanımıştı. Belki de tanımamıştı ve güzelliğime hayran kalmıştı? İlk görüşte aşık olmuştu, belki de onlara göre çirkin bana göre ise bakımsız kızlardan hoşlanıyordu? Kim bilir? 80 bilir. "Sen!" dedi kaşlarını çatarak. "Tanıdım seni." "Ben sizi pek tanıyamadım. Kahveyi mi değiştireyim?" Önünden fincanı almak için atak yapacakken beni ustaca engelledi. Gözleri üzerimdeki önlükte oyalandı. "Demek burada çalışıyorsun?" "Üzerimde kafenin önlüğü, siparişinizi de şimdi getirdim." Göz kırptım. "Valla zehir gibisiniz hemen de anladınız burada çalıştığımı." Dudağı kıvrıldı. "Sıradaki avın burası mı?" "Ha?" dedim. Gözleri ciddiyetle yüzümde dolandı. "Sıra burada mı, burayı mı soyacaksın?" Gözlerimi devirdim. Adam bıkmadan usanmadan hırsız muamelesi yapıyordu bana. "Bak-" "Patronunu çağır!" dedi yüksek bir sesle sözümü keserek. "Beyefendi bir sorun mu var?" Gözlerimi kırpıştırarak aniden masaya fırlayan orta yaşlarındaki adama baktım. Bu patron aniden nereden çıkmıştı? Adam işlerin karışmasını bekler gibi pusuya yatmıştı sanki. "Hayır." dedim en sevecen gülümsememle. "Bir sorun yok." "Evet." dedi Arın denen hergele de. "Var." Kaşlarımı uyarırcasına kaldırdım saçma sapan bir şey söylememesi için ama o görmemişti bile! "Burayı saygın bir mekan sanırdım ama görüyorum ki, bir hırsızı burada çalıştıracak kadar seviyenizi düşürmüşsünüz!" "Hırsız mı?" diye sorduk adamla aynı anda. Patrona döndüm. "Hırsız mısınız?" Adam kaşlarını çattı. "Söylediğine göre hırsız senmişsin!" Gülümsemeye çalıştım. "Bence direk öyle bir şey söylemedi..." "Daha ne duruyorsunuz? Onu kovmayacak mısınız?" dedi Arın bozuntusu. Ona gözlerimi bayarak baktım. Neden inatla hırsız olduğuma inanıyordu? "Hırsız falan değilim ben!" dedim adama. Arın ayağa kalkmıştı. "Ona mı inanacaksınız bana mı?" Adam tereddüt ediyor gibiydi. Arın keskin bakışlarını yüzüme çevirdi. "Onu kovmazsanız bir daha bu mekana adımımı atmam!" Artistliğe bak hele. Görende Cumhurbaşkanı sanır. Patron seni dikkate mi alacak? "Hemen bugün kovuyorum!" Şaşkınca patrona döndüm. "Ne?" "Kovuldun Özgür, içeri geçip günlüğünü alabilirsin..." Adam bir şeyler daha söylüyordu ama duymuyordum. Kapitalist sistem yine harcamıştı beni. Bu yüzden birinin emri altında çalışmak işime gelmiyordu işte. Adam Arın'a da bir şeyler söyleyip uzaklaştığında, uyuz bakışlarımı ona yönlendirdim. Yerine rahatça oturmuş, zafer ifadesiyle yüzüme bakıyordu. "O gecenin intikamını alıyorsun aklınca, değil mi?" Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra kaşlarını kaldırdı. "Hangi gecenin?" Karakoldan bahsettiğimi bal gibi de biliyordu. İçeceğinden bir yudum daha aldığında gülümsedim. "Kahvene tükürmüştüm." Ağzındaki içeceği püskürttüğünde sırıtışım büyüdü. "Afiyet olsun."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD