KİB - Altıncı Bölüm.

1412 Words
"Ya istemiyorum, bırak." Dedim Sibel'in ellerini engellemeye çalışarak. "Kızım orası entel, okumuş insanlarla doludur şimdi. Bu pespaye kıyafetlerle gitmeyi düşünmüyorsun değil mi?" Yüzümü astım. Evet öyle düşünüyordum. "Onlar okumuş da biz okumadık mı Sibel? Doğru konuş alırım seni ayağımın altına." Güldü Sibel, ellerinde benim için seçtiği birkaç kıyafeti yatağın üzerine bıraktı. "Ya abla, onların okuduğu okullarla bizlerinki bir mi? Onlar bir tane derse bile kaç bin lira döküyorlardır şimdi, Allah için bilmiyormuş gibi konuşma." Derin bir iç çektim. Dünkü yıkılışımın üzerine kendimi çabucak toparlamış ve Özok Üniversitesine gidip, onurlu bir şekilde öğrenci işlerine yalvarma kararı almıştım. "İşe yarayacağından emin misin?" diye sordu gözleri elbiselerin üzerinde dolaşırken. Sonra karar kılmış gibi bir tanesini çekip aldı ve üzerime tuttu yüzündeki parlak gülümsemeyle. Omuz silktim. "Belki bir yolu vardır, annem babam yok belki okul bana burs verir?" "Bu elbiseyi giy!" dedi kıyafeti üzerime yaslayarak. Hareket etmediğimi görünce elime tutuşturdu. "Lütfen giy! Biliyorum ben seni, şimdi sen oraya pijamayla gidersin." "Ne var, pijamalarla giden varmış." dedim, Üniversitede de kızlar teklif ediyormuş der gibi. Gözleri iri iri açıldı. "Sen yapma Özgür!" Yüzü asıldı. "Lütfen giy, bak giymezsen üzülürüm." Ofladım. En hassas noktalarımı insanlara göstermemeliydim. Üzülmese bile üzüldüğünü söylüyordu turşu. "İyi ver." Sevinerek yanaklarıma öpücük kondurdu. "Hadi ben kaçar, seni seviyorum." Saate baktığımda öğleyi geçiyordu. Hızlıca asker yeşili rengindeki bol elbiseyi giyindim. Dizlerimin altında biten elbisenin uçlarında küçük ipler vardı. Gülerek etrafımda döndüğümde süzülüp halka oluşturuyorlardı. Gülerek etrafımda döndüm ve döndüm... Bu elbiseyi sevmiştim! Hızlıca küçük çantamı çapraz olarak boynumdan geçirdikten sonra aynaya baktım. Saçlarım! Her zamankinden daha dağınık görünüyorlardı. Çabucak bir lastik bulup saçımı topladım ve topuz yaptım. Şimdi biraz daha idare ederdi. Giymekten eskiyen siyah spor ayakkabılarımı da giydiğimde, kendimi savaşa hazırlanan bir asker gibi hissetmiştim. "Savulun ulen, battal gazi geliyor..." * "Üzgünüm Hanımefendi..." Ben de üzgündüm, görmüyor muydu? "Ama yapabileceğimiz bir şey yok." Ne demek yok? "Size burs verilir ancak... Bu yüzde 25'lik dilimin hepsini karşılamaz." Yıkılmıştım. Burnumu çektim hafiften. "Emin misiniz? Başka başvurabileceğim yerler yok mu?" "Üzgünüm hanımefendi," dedi diğer öğrencilerle de uğraştığı için benimle yüzeysel konuşan görevli. "Bilgim yok." Üzgündüm, ne yapacağımı düşünüyordum. Bir an görevlinin uzun yeleğiyle bakıştım, acaba onu çekip yalvarsam faydası olur muydu bana? "Bakın... O bursa gerçekten ihtiyacım var." dedim en dokunaklı yüz ifademi yüzüme yapıştırıp. Kadın bıkkın bir ifadeyle bana baktı... baktı... baktı. Gülümsedim. "Karşı ödemeli de olur." Bir eliyle yüzünü sıvazladıktan sonra, "Bu konu hakkında kesin bir bilgim yok." dedi elindeki kağıtlara geri dönerken. "Çok yoğunum lütfen..." Umutlarım yavaş yavaş tükenirken ve beni de tüketirken, bakışlarım eskimiş spor ayakkabılarıma düştü. Bundan sonra ne yapacağım sorusu, zihnimin dört bir duvarına çarpıp sertçe yere düşerken kederle iç çektim. Vazgeçmemeliydim, her yolu denemeliydim. Vazgeçmek denen kelime benim lügatımda yoktu. Yavaşça arkamı döndüm ve tam o esnada kapıdan içeri giren bir ışık huzmesi gözlerimi kamaştırdı. Elimi gözlerimin önüne siper ederek kısık bakışlarımın ardında yaklaşan ışığa baktım. O kadar yoğundu ki, yansıması gözlerimdeki bakışı parlatıyordu. Yaklaştı... Yaklaştı. Sonra ışık huzmesi son bir dokunuşla yavaşça parlaklığını yitirdi. Ve ben, karşımdaki şansıma heyecanla baktım. "Ege?" dedim hayretle. Karakol olayındaki sinir çocuğun avukat arkadaşı. Kendi kendime fısıldadığım için beni duymaması olasıydı. Elinde tuttuğu bir kaç kağıdı öğrenci işleri bürosundaki kadına göstererek bir şeyler soruyordu. Oda kalabalık olduğu için beni görmemiş olmalıydı. "Ege!" dedim bu sefer yüksek bir sesle. Önce tanımadığından olsa gerek gözlerini kıstı ve yüzüme dikkatle baktı. "Tanışıyor muyuz?" Elindeki birkaç adet kağıdı öğrenci işleri masasında oturan kadına verdi ve bir şeyler konuştular. Hemen yanına gittim ve ellerimi yüksekteki masaya dayadım. "Beni tanımadın mı?" diye sordum kafamı yana eğip ona bakarken. "Hani karakolda-" "Tamam tamam!" dedi ani bir aydınlanma yaşarmışçasına. Parmağını şıklattı. "Sen o geceki çatlak kızsın. Arın'ın sinir olduğu hır-" "Burada mı okuyorsun?" diye sordum hızla. Görevli kadın, Ege'nin biraz önce ona verdiği kağıdı imzalayarak ona uzattığında teşekkür etti ve elindeki kağıtları alarak koridora çıktık. "Evet, burada okuyorum." Kaşları hafifçe çatıldı. "Sen burada ne yapıyorsun?" "Ben de bu okulda okuyacağım." Dedim hevesle. Ellerimi birbirine kenetledim ve mutlu mutlu ona baktım. "Burada mı?" Bir an şüpheyle gözlerini kıstı, bana inanmadığı yüz ifadesinden açıkça okunuyordu. "Emin misin?" "Ama bir sorun var," dedim kenardaki banklardan birine oturarak. Ayaklarımı öne doğru uzattım. "Neymiş?" O da yanıma oturmuştu. Hala şüpheli yüz ifadesi yerindeydi. "Tercihlerde bir hata yapmışım," Ona doğru döndüm. "Nasıl oldu bilmiyorum, puanım tam bursa yetmesine rağmen yüzde yetmiş beş bursluyu işaretlemişim." Kaşlarını indirdi, kaldırdı, çattı. Muhtemelen ufak bir tanışıklığı olan bir kızın neden ona derdini anlattığını ve bu kadar samimi davrandığını çözmeye çalışıyordu. Haklıydı ama haklı olması bir şeyi değiştirmiyordu. Vazgeçmeyeceğimi söylerken bundan bahsediyordum. Ben Özgür Çağlayan, hem kendimin, hem de gözüme kestirdiğim avlarımın sınırlarını zorlamakta ustaydım. "Kötü olmuş." dedi sadece. Samimiyetsizdi. "Kaçıncı sınıfsın?" Sorumla birlikte koltukları kabarmış göründü. "Hukuk Fakültesi 3.Sınıf öğrencisiyim." "Vayy." dedim heyecanla gülümseyerek. Belki bana faydası dokunabilir. Heyecanlı tavrım onun daha da kendine güvenmesini ve bir miktar gevşemesini sağlamıştı. "Aslında bir sorunum var." dedim sıkıntıyla. Yüzü hafif asılınca gülümsedim. "Benim bursa ihtiyacım var." Kaşlarını kaldırdı ve önüne dönerek bir süre düşündü. "Kyk dışında özel şirketlere başvuru yapabilirsin... Çok az öğrenciye veriyorlar ama-" "Öyle değil." dedim ona biraz yaklaşarak. "Üniversite ücretinin yüzde yirmi beşini karşılayacak bir burs." Ona yaklaşmamdan rahatsız göründü ve biraz uzaklaştı. "Öyle bir burs olduğunu düşünmüyorum." Kendini gülmeye zorladı. "Çok yanlış kişiye soruyorsun, hayatımda hiç bursa ihtiyacım olmadı. Babam akranlarıma burs verir daha çok." Acaba rica etsem bana da verir miydi? Neyse. Onu da başka bir gün sorarım artık. "Hiç bir yolu yok mu?" diye sordum. "Okulu dondurmak istemiyorum." "Yönetim kuruluna başvur belki bir şey çıkar." Hevesle bakışlarımı yüzüne diktim. "Çıkar mı?" Omuz silkti. "Emin değilim ama şansını dene. Dilekçen ne kadar süslü olursa şansın o kadar artar." Kafa karışıklığıyla ona baktım. "Süslü mü?" "İstersen sana yardım edebilirim." Başımı salladım hızla. Mutlu tavrım onu garipsetmişti. "Yarın yine okulda olacağım, iki gibi gelirsen sana yardım ederim. Sonrasında dilekçeni kurula sunarsın." Beni baştan aşağı süzdü. Bakışlarında bir miktar küçümseme vardı. "Ama... Daha şık şeyler giyinirsen senin için daha iyi olur." Üzerimdeki yeşil salaş elbiseye baktım, üzerimdeki elbiseyi Sibel çok beğenmişti ama onlara göre bu iyi bir kıyafet değildi. Görünüş onlar için çok önemliydi, neden peki? Bakışlarımı ona çevirerek güldüm. Bu gün ne çok gülmüştüm böyle. Kafasını eğerek yüzüme dikkatle baktı. "Benlerin... Yüzüne de bir fondöten sürebilirsin. Çok fazla benin var." dedi dürüstçe. Çok fazla dürüsttü. Ayaklarımı salladım. "Benlerimi seviyorum." "Saygı duyarım ama estetik görünüş önemli. Özellikle böyle bir okulda okuyacaksan." Kaşlarımı kaldırdım. "Bu okulun nesi var ki?" Dudağının bir tarafı küçümsercesine kıvrıldı. "Yakında anlarsın." "Eğlenceli olacak." dedim gülerek. Yüzündeki küçümseyen ifade arttı. "Dur," dedi bir süre sonra. "Geçen gördüğümde burnunun üzerinde ben yoktu," Yüzündeki hayret ifadesiyle elini kaldırıp, burnuma dokunacakken geriye kaçtım. "Yanlış hatırlıyor olmalısın." Başını olumsuzca salladı. "Hayır, hatta o gece üzerindeki çekici elbiseye rağmen yüzündeki benlerin çokluğu dikkatimi çekmişti. Gözlerim atmaca gibidir, bölümde gözlük kullanmayan tek kişiyim. O gece, burnunun üzerinde ben olmadığına eminim." Gülerek koluna vurdum. "Fondötenden!" Kaşlarını çattı. "Fondöteni sadece burnunun üzerine mi sürdün?" "Evet! Neyse," Ellerimi birbirine vurdum ve ayağa kalktım. "Tavsiyen için çok teşekkür ederim! Artık gitmem gerek." Başını salladı ve o da ayaklandı. "Yarın yardımcı olmaya çalışacağım." Gülümsedim. "Teşekkür ederim bayım." Okuldan dışarı çıktığımda, yüzümde sevinçli bir gülümseme vardı. Merdivenlerden aşağı inerken tanımadığım insanlara selam verdim. Tabi çoğu kişi karşılık vermese de benim için sorun değildi, insanlara selam vermeyi seviyordum. Otobüs durağına doğru yürürken telefonum çalmaya başladı. Tanımadığım numarayla kaşlarım çatılı bir süre bakıştıktan sonra yanıtladım. "Alo? Kimsin?" "Özgür abla! Buldum o abiyi!" dedi çocuksu bir ses. Hangi abiyi diye soracakken gözlerim heyecanla parıldadı. "Ne?" diye sordum sevinçle. "Buldun mu?" "Evet çocuklar..." Kafeden kovulduğum günün akşamı, tüm sokak çocuklarını toplamış, hapishane ağası konumumu alarak onlara doğru konuşuyordum. "Bu adamı herhangi bir yerde gören, duyan olursa hemen en yakınındaki mahalle bakkalına gidecek ve size verdiğim numarayı, yani beni arayacak. Anlaşıldı mı?" Çocuklardan biri masum masum parmağını kaldırınca ona izin verdim. "Sor çocuğum." "Abinin adı ne abla?" diye sordu onlara verdiğim fotoğrafı kaldırarak. "Arın." dedim dişlerimin arasından. Çocuk ona kızdığımı sanmasın diye güldüm. "Ödemenin geri kalanını iş bittikten sonra alacaksınız, anlaşılmayan bir şey?" Çocuklar, onlara dağıttığım çikolataya baktıktan sonra kafalarını salladılar. Güldüm ve heyecanla ellerimi çırptım. "O zaman, hadi çikolataları yiyelim!" "Nerede gördün?" dedim adımlarımı hızlandırırken. "İki mahalle aşağıda büyük, güzel bir kafe var ya, heh işte orada." "Tamam gülüm, sen nöbet tut ablan uçarak geliyor oraya." "Çikolatamı unutma abla! En büyüğünden... Söz vermiştin." "Tamam koçum, unutur muyum hiç?" Koşmaya başladığım için sesim nefes nefese çıkıyordu. "Sen gözcülük yapmaya devam et!" Gelen otobüsle elimi salladım ve telefonu kapatarak hızlıca bindim. Ücreti ödeyip arka koltuklardan birine oturduktan sonra dışarıyı izlemeye başladım. Yüzümde şeytani bir gülümsemenin kol gezdiğine emindim. "Özgür Çağlayan'la uğraşmayacaktın Arın efendi... Bakalım şimdi elimden kurtulabilecek misin?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD