"Nerede?" diye sordum nefes nefese.
Osman ilerideki bir masayı gösterdiğinde, gösterdiği yere gözlerimi kısarak baktım. Ona benziyordu.
Osman henüz on yaşında, tanıştığım onlarca sokak çocuğundan biriydi. Hüseyin'in aksine bir annesi yoktu, sokaklar ona aile oluyordu. Sevecenlikle başını okşayıp elimdeki poşeti uzattığımda gözleri sevinçle parladı. "İstediğimden almışsın!"
"Elbette istediğinden alacağım! Büyük bir görevi başardın sen, aferin!"
Güldü. "Özgür abla, öğretmenin verdiği ödevleri yaptım. Senin evinde Fineas ve Förb'ü izleyebilir miyim?"
"Bak kontrol ederim ama?"
Başını heyecanla salladı. Güldüm ve arka cebimden evin anahtarını çıkarıp ona uzattım. "Diğer çocukları da topla, hep beraber izleyin tamam mı? Mutfağı da fazla dağıtmayın. Buz dolabında akşamdan yemek olacaktı, onu da yiyin."
Dişlerini gösterircesine sırıttı. "Seni seviyorum Özgür abla."
Ah, ne tesadüf. Ben de kendimi seviyordum.
"Ben de seni seviyorum kerata. Hadi koş, işim gücüm var."
Kafasını salladı ve koşarak uzaklaştı.
Arkamı yavaşça döndüm ve maktulün olduğu yere sinsice baktım. "Sana ne yapalım şimdi Arın efendi?"
*
Elim titriyordu. Biraz sonra yapacağım şeyden dolayı elim titriyordu! Sanki daha önce yapmadığım şeydi ve gıcık çocuk bunu çok önceden hak etmişti.
Biraz düşündüğümde -ki fazla düşünmemiştim- beni sürekli hırsızlıkla suçladığı için ona gerçek bir hırsızın nasıl olacağını göstermek istemiştim. Bu yüzden ondan değerli bir şey yürütmek istiyordum. İlk karşılaşmamızda, para için o kadar peşimden koşturmasına bakacak olursak paraya çok ehemmiyet veriyordu. Ben de bu yüzden parasını çalacaktım. Yanlış anlamayın, tamamen ödeşmek için!
Bulunduğum iri ağacın cüssesiyle bedenimi saklarken bir yandan da kafamı çıkararak uzaklaşmasını bekledim. Ama adam pinti gibi eşyalarının yanından bir türlü ayrılmıyordu. Sanki bırakıp gitse çalacağız! Çalacağız?
Tamam niyetim oydu ama bunu hak etmişti. Hırsız neymiş şimdi görecekti.
Telefonuyla konuşurken birden bire sinirle bağırdığında bir an ürktüm. Çevresini kontrol ederek ayağa kalktı ve tam ceketine uzanmak üzereyken, karşı taraf tekrar onu sinirlendirmiş olacak ki, kızgınlıkla arkasını dönerek tek tük insanların olduğu bahçeyi adımlamaya başladı.
Olduğum yere daha çok sinerken, o beklediğimin aksine kafenin arkasına doğru yürümeye başladı. Sanırım aceleden ceketini almayı unutmuştu. Belki de geri döneceği için alma gereği duymamıştı.
Tamam! Elimi çabuk tutmalıydım. Masaya doğru doğal bir şekilde adımlarken, bu işi çoğu kez yapıp başarılı olduğumu kendime bir kez daha hatırlattım.
Ellerimle kabarmış saçlarımı hafifçe önüme getirerek, dağıttım ve yüzümün görünmesini engelledim. Bu kısımda güvenlik kamerası göremesem de işimi sağlama almakta kar vardı.
Bu gün hava hafif yağmurlu olduğu için sahildeki kafede çok nadir insan vardı ve onlarda içeride oturmayı tercih etmişti. Bu çocuk değişik olduğunu ispatlamak için bu yağmurlu günde dışarıda oturuyordu sanırım.
Etrafı bir kez daha usulca kontrol ederek, az önce o sinir bozucu herifin oturduğu yere geçerek oturdum ve elime hemen koltuğun başlığında duran ceketi alarak aynı saniyede ayaklanmam bir oldu.
Yüzüm bir gülümsemeyle aydınlanırken, kafeden hızla uzaklaşarak, sahil boyunca hızlı hızlı yürüdüm. Arkamdan gelen adım sesleri duymuyordum ama her an o sinir herif mevzuya uyanarak peşime düşebilirdi. Yarı koşarak yarı yürüyerek güvenli limanıma girdiğimde rahat bir nefes alarak ceketi üzerime giydim ve ceplerini karıştırmaya başladım. Bir kaç parça kağıt ve bir tane de dolgun cüzdan buldum. Kağıtlar zerre ilgimi çekmezken, gözlerim dolar işaretine bürünerek içini karıştırdım.
"Bu kadar zengin olan bir insan neden bu kadar nakit para taşır?" Kağıt paraları kot pantolonumun cebine sıkıştırdım. "Kaç tane kredi kartı var bu çocuğun?" Cüzdanı biraz daha karıştırdığımda gizli bir bölmesi dikkatimi çekti.
İçini karıştırdığımda bir fotoğraf bulmuştum. Gülümseyen bir kız vardı resimde. "Vaay," dedim gülerek. "Kız arkadaşın var demek? Güzel kızmış." O resmi de cebime atmıştım. Bu resimden daha özel bir şeyi olamazdı sanırım.
Usulca uzaklaştım ve bir otobüse bindim. Yeterince uzaklaştığımdan emin olduktan sonra cüzdanı bir çöp kutusuna atmıştım. Çevrede biraz başı boş gezindikten sonra tekrar otobüse bindim ve yarını düşünerek yola daldım.
Eve geldiğimde hava çoktan kararmış ve saat epey geç olmuştu. İçerideki televizyonun sesini duyduğumda, "Çocuklar?" diye seslendim. Ses yoktu. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdiğimde, hepsi solanda uyuyakalmıştı.
"Üzerinizi örtseydiniz bari," diye söylendim arka odadan battaniyeleri getirirken. "Uyurken üzerinize kar yağar demiyor muyum hep?"
Koltukları açtım ve onlar sızlansalar da her birini çekyatlara yatırıp üzerlerini örttüm.
Yatak odasına, dolabın karşısına geçtiğimde ise uzun zaman sonra ilk defa yarın ne giyeceğimi düşündüm. Normalde bunu kolay kolay düşünmezdim ama Ege denen çocuk beni küçümsemişti. Beni küçümsemişti.
Ona insanları kolay kolay küçümsememesi gerektiğini öğretmeliydim.