Dudaklarımın üzerinde duran sıcak eller... Sırtımda hissettiğim duvar... Tam bu ambiyansta başımın üzerinde bir ambül parlarken konunun çok dışında bir şey fark ettim; fotoğraf.
"Fotoğraf!" dedim şaşkınca. Sesim ellerinden dolayı biraz boğuk çıkmıştı.
Esma denilen kız, Arın'ın nişanlısı... Ondan yürüttüğüm cüzdanında onun fotoğrafı vardı!
"Sessiz ol," dedi beni onlardan uzak bir köşeye çekiştirerek.
Ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Asıl şaşırdığım nokta ise, Arın'ın tepkisizliğiydi. Sanki her gün onlar karşısında öpüşüyorlardı, öyle bir rahatlık.
"Bu rahatlık..." diye mırıldandım hayretle.
Ellerini ceplerine soktu. "Neyden bahsediyorsun?"
"Biliyor muydun... İkisini."
Önce etrafını kontrol etti ve kimsenin olmamasından rahatlık duyarak bana döndü. Bir omzunu duvara yasladıktan sonra, "Evet," dedi sıkıntıyla. "Gördüklerin burada kalsın..."
Ciddi ciddi biliyordu ve Adnan beyi mi oynuyordu? Dayanamayarak "Aptal mısın?" diye sordum. "En yakın arkadaşın ve nişanlın okulun ortasında rahatça birbirini sömürüyor sende aptal gibi izliyor musun?"
Sıkılmış gibiydi. "Sana ne yaptığımdan? Kendi işine bak."
"Üzgünüm," dedim gülerek. "Aile romantizminiz ilgimi çekti."
Sırtını duvardan ayırdıktan sonra tüm vücudunu bana döndürdü. "Ne istiyorsun?"
"Ha?"
"Gördüklerini kimseye söylememen karşılığında... Ne istiyorsun?"
Bir de onları mı koruyordu? Bu çocuk gerçekten aptal olmalıydı. Ayrıca beni böyle kolayca para ile satın alabileceğini zannetmesi birazcık rahatsız ediciydi. Sadece, birazcık.
"Düşünmem gerek," dedim sırtımı duvardan ayırarak. "Senin gibi zengin birinden ne istesem... Karar verdiğimde söylerim."
"Zengin olduğumu nereden çıkardın?"
Kaşlarımı kaldırdım. "Değil misin?"
"Neyse." dedi sıkıntıyla. "Kimseye söylemeyeceğinden nasıl emin olacağım?"
Gülümsedim. "Emin olamazsın." Bu repliği hep yapmak istemişimdir. "Ama korkma," dedim koluna vurarak. İnşallah sert olmuştur. "İsteyeceğim şeyi tehlikeye atmam."
Yüzü hala kararsızdı ama yanından ayrıldığımda sözüme güvenmek zorunda kalarak arkamdan gelmedi.
Biraz ilerledikten sonra çöp kutusunun yanında duraksadım. Ne kadar düşünürsem düşüneyim içim rahat etmiyordu. Sonunda çantamdan, katladığım dilekçeyi çıkardım ve uzunca düşünme gereği duymadan ikiye yırtıp çöpe attım. Pişmanlığın aksine rahatlamış hissediyordum.
En yakın arkadaşını aldatan bir insanın yardımına ihtiyacım yoktu.
Biraz önce yanlarından ayrıldığım yere doğru yürüdüm. Şükür ki yerlerinde uslu uslu oturuyorlardı da yeni bir part sömürme sahnesi daha izlemek zorunda kalmadım.
"Buldun mu?" diye sordu Ege beni gördüğünde. Masada rahatça yayılmış çay içiyordu.
"Buldum buldum... Hem de neler buldum..." dedim gülerek.
"Ne, anlamadım?"
"Yok bir şey. Gideyim ben de diyordum."
Bir daha da onları görmeye niyetim yoktu. Bana uzak, cehenneme yakın olsunlardı arkadaş düşmanları.
"İşinizi hallettiniz mi?" diye sordu Esma gitmeme izin vermeyerek. Bileğindeki bileklikle oynuyordu. "Şevval teyze yönetim kurulunda... Ona söylesene Egemen, işiniz daha hızlı olur."
Ege öksürdü.
Gülümsedim. "Şevval teyze mi, o kim?" Eğer bana yardım edecekse teyzem, halam her şeyim olabilirdi.
Esma geriye yaslanırken kollarını göğsünün üzerinde birleştirmişti. Gözlerini kısarak Ege'ye baktı. "Egemenin annesi."
Ege daha çok öksürdü.
"Öyle mi?" Derin bir nefes çektim ve kendimi gülmeye zorladım. Annesi yönetim kurulunda mıydı? Bana neden söylememişti? Madem yardım etmeye gönüllüydü neden?
İnsanların hakkımda ne düşündüğünü umursamazdım. Hırsız diyebilirlerdi, desinler. Bir çocuğu açlıktan ölmek üzereyken bulduğumda, kendimi doyuracak kadar bile param yokken bakkaldan ekmek çaldığım için kendimden utanmıyordum. Kaçık da diyebilirlerdi deli de... Deliliğin ve insanları umursamadan rahatça hareket etmenin aklı daha başında tuttuğunu keşfettiğimden beri kafam ne eserse onu yapıyor ve zerre de gocunmuyordum.
Tek nefret ettiğim nokta vardı, yalan söylenmesi. En çokta keyfiyattan yalan söylenmesi.
Çantamı sıkıca tuttum ve yüzümdeki gülümseyişi bozmadan, Ege'ye döndüm. "Bir şey aklıma geldi Ege, dilekçe ile ilgili... Bir gelebilir misin?" dedim kafamla bahçeyi işaret ederek.
Aslında sessiz sakin buradan ayrılacaktım ama Ege'nin bana yalan söylemesi...
"Burada neden konuşmuyorsunuz?" diye sordu Esma çayından bir yudum alarak.
"Özel!" dedim gülerek. "Gelecek misin Ege?"
Zaten Ege'nin yüzünden okunan hafif mahcubiyet emaresi geleceği izlenimini veriyordu. "Olur." dedi ve Esma'ya baktı. "Hemen dönerim."
Biz ayrılırken Arın gelmiş ve masaya oturmuştu.
Sessiz sakin, kimsenin olmadığı bir yerde bir banka oturduk. "Neymiş sorun?"
Direk konuya girdim. "Annenin yönetim kurulunda olduğunu neden söylemedin?"
Kafasını kaşıdı. "Bilmem."
Güldüm ve omzuna vurdum. "Gördüm sizi."
Eliyle vurduğum omzunu tuttu ve şokla bana döndü. "Ne? Neyi gördün?"
"Neyi olacak?" dedim herhangi bir konudan bahseder gibi. "En yakın arkadaşının nişanlısıyla..."
Yüzü buz kesti. "Bu seni ilgilendirmez." dedi hızla ayağa kalkarak. Ayaklarının üzerinde oyalandı, ne yapacağını bilemiyor gibiydi.
"Elbette ilgilendirmez." Geriye yaslandım ve ona baktım. Ben daima aldığımı verirdim. Benimle oynadıysa, ben de onunla kendi çıkarlarım için oynayabilirdim. "Ben daima çıkarıma bakarım."
"Beni tehdit mi ediyorsun?" dedi tersçe.
Güldüm. "Dur daha oraya gelmedik."
"Ne istiyorsun?"
Kaşlarımı kaldırdım. "Çok hızlı gidiyorsun."
Aksi aksi, "Ne istiyorsun?" diye tekrar sorduğunda kollarımı bankın sırt kısmına yasladım.
"Benim burs sorunumu hallet diyeceğim ama bunun artık senin için kolay olduğunu görüyorum."
Tek kaşını kaldırdı. "Yani?"
"Hem bu okuldaki burs sorunumu halledip hem de söyleyeceğim on çocuğa burs vereceksin."
"Hayır kurumu muyum ben?"
Omuz silktim ve ayaklandım. "Sen bilirsin..." Kantine doğru bakındım. "Arın masadaydı değil mi?"
Yolumu keserek, "Dur," dedi. Yüzü çelişkideydi. "Hem söylesen bile Arın sana inanmaz."
Sırıttım. "Elimde fotoğrafınız var, nasıl inanmayacak? Fotoğrafınızı çektim."
(Özgür'ün fotoğrafınızı çektim deyip aslında tuşlu telefon kullanması :D)
Gözlerini iri iri açtı. "Çektin mi gerçekten."
Bana yalan söylüyorsa, ben de ona yalan söyleyebilirdim.
Sırıtarak başımı salladım. İnşallah göstermemi falan istemezdi, zira şu an tuşlu telefonumu görmesi hiç iyi olmazdı.
Bir süre yüzündeki kederle düşündü ardından çok da sıkıntı değil der gibi omuz silkti. "Kabul."
Mahalleye vardığımda çocuklar koşarak yanıma geldi. Arkadan da Elif koşturuyordu. Elif, henüz birinci sınıfa giden, Efenin minik ablasıydı. Oturup hepsine sarıldım. Elif'i de kucaklayacakken küçük kız tökezledi ve yere düştü.
"Ne oldu?" diye sordum onu düştüğü yerden ayağa kaldırırken.
"Gözüm birden kapkaranlık oldu hiçbir şey göremedim."
Üzerini silkelerken durdum. "Başka oldu mu bu?"
Başını salladı uysalca. "Evde de hep oluyor." diye atıldı Efe. "Hep düşüyor ablam."
"Doktora gittiniz mi?"
"Evet... Doktor et yedir dedi anneme." Başını eğdi utançla.
Bu çocukların... Et yedikleri çok nadir olurdu. Belki senede bir kez kurban bayramında bir hayır sever verirdi biraz. Herkes de alamazdı, biliyordum. İçinden geçmiştim o zamanların. Kalbimde büyüyen kırıklığı ve ezikliği engelleyemiyordum. Yetemiyor olmak çok koyuyordu.
Onlara gülümseyerek başlarını okşadım ve ayağa kalkıp cebimdeki parayı kontrol ettim. Çok az kalmıştı ama en azından tavuk alabilirdim. En kısa zamanda bir iş bulmalıydım.
"Bütün çocukları toplayın!" dedim ellerimi çırpıp. "Hep beraber tavuk yiyeceğiz!"