Gerdek Gecesi

1918 Words
Turan'ın o soğuk cümlesinden sonra irkilerek başımı çevirdim, bakışlarımı karanlık sokakta gezdiriyordum. Göz göze gelmekten kaçınıyordum. Ancak bir an sonra parmaklarını çenemin altında hissettim. Sertçe yüzümü kendine doğru çevirdi. Gözlerimiz istemeye istemeye buluştu. Onun karanlık bakışları karşısında ürkek bir ceylan gibiydim. Çenemi öyle sıkı tutuyordu ki ne konuşabiliyor ne de kaçabiliyordum. Sadece onun yüzündeki ifadeyi okumaya çalışıyordum. Turan, çenemi sıkıca tutarken alaycı bir ifadeyle yüzüme baktı. “Türkçe biliyorsun, değil mi?" diye sordu. Gözlerimle onayladım. Başını hafifçe salladı. "Güzel." Ardından, parmağındaki yüzüğü gözümün önüne doğru uzattı. Nişan yüzüğü, o loş ışıkta bile göz kamaştırıyordu. Sesi buz gibi, her kelimesi bir hançer gibiydi. “Şimdi o kulaklarını aç, beni iyi dinle." Yüzüğü işaret ederek devam etti: “Ben evliyim. Canımdan çok sevdiğim, uğruna her şeyi göze alacağım bir karım var." Gözlerini benden ayırmadan konuştu: "Töre istediği için, sırf bu saçmalık yüzünden seninle evlenmek zorunda kaldım. Eminim sen de bu durumu istemezsin, farkındayım." Yutkundum, kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Turan'ın sesi daha da sertleşti. "Ama eğer benden yana en ufak bir ilgi, en ufak bir istek duyarsan, şimdiden uyarayım: Benden sana koca olmaz. Bunu aklına kazı." Her kelimesi keskin, soğuk ve acımasızdı. Bakışları, sanki beni olduğu yerde dondurmak ister gibiydi. Turan'ın sözleri bitince, gözlerinin içine bakarak sadece "Biliyorum," diye onayladım. Titreyen sesimle ekledim: "Ben de bu evliliği istemiyorum. Rızam alınmadı, bana hiç sorulmadı." Sözümü kesti. "Şimdi kafamı ütüleme," dedi, sesi daha da sertleşmişti. "Bundan sonra ben ne diyorsam onu yapacaksın." Bu sözlerin ardından gaza bastı. Araba hızla ilerlerken, birkaç dakika sonra sokağımın başında, evimin önünde aniden durdu. "İn," dedi sadece. Görüşürüz bile demedi. Ben daha tam inmeden, kapıyı kapatır kapatmaz gaza basıp hızla uzaklaştı. Ardından sadece toz bulutu ve bir sessizlik kaldı. &&& Hanzade Konağı Oda sessizdi.Gecenin karanlığına, yalnızca uzaklardan gelen bir baykuş sesi eşlik ediyordu. Pencereden içeri süzülen ay ışığı, yatağın ucuna ince bir çizgi halinde düşmüş, loş ışıkta sarılmış iki bedeni zarifçe örtmüştü. Turan, sol kolunu Meryem’in omzuna dolamış, diğer eliyle onun saç tellerini usulca okşuyordu. Meryem uyuyordu… ya da öyle sanılıyordu. Tenine dokunan sıcaklıktan ve adamın derin nefeslerinden uyanıktı aslında. Ama kıpırdamadı. Bu sessizliğin bir anlamı vardı; o, anlamları iyi bilirdi. Turan başını eğdi. Meryem’in alnına bir öpücük kondurdu. Bir yük taşır gibi yavaş, derin bir nefes aldı. Sonra fısıldadı: “Özür dilerim, Meryem.” Cümle havada asılı kaldı. Meryem gözlerini açmadan, içten ama yumuşak bir sesle yanıt verdi: “Ben seninle her şeyi bilerek evlendim, Turan. Bu toprağın adetleri neyi gerektiriyorsa, onu zamanla anladım . Senin kim olduğunu, neyi taşıdığını biliyordum.” Sözler ne suçlama taşıyordu ne de kırgınlık. Sadece kabul. Derin, içten ve sabırlı bir kabul. Bir an sessizlik oldu. Turan, gözlerini onun yüzünde gezdirdi. Bu kadında bir huzur vardı. O huzur, çocukluğun çok uzağında kalan bir anne duası gibiydi. Meryem, gözlerini açtı. Baktı. Gülümsemedi ama yüzündeki çizgiler yumuşadı. Ve Turan dudaklarını Meryem’in dudaklarına değdirdi yavaşça emmeye başladı. Meryem kendini Turandan ayırıp “Birazdan ev halkı uyanır kahvaltı da bizi görmezse çıldırırlar “ dedi “Seni seviyorum Meryem “ diyerek tekrar öpmeye başladı Meryem ise kendini Turan’ın kollarına bıraktı… Sabah henüz tam doğmamıştı. Güneşin ilk çizgisi, pencere aralıklarından süzülerek uzun taş koridorları boydan boya geçiyordu. Turan banyodan çıkarken gömleğini ilikliyordu. Ardından Meryem… Saçları hâlâ ıslaktı, boynundan süzülen birkaç damla su sabahlığının yakasını ıslatmıştı. Sessizdi. Tıpkı hep olduğu gibi. Kapı açıldığında serin bir sabah havası doldu odaya. Meryem, avluya inmek üzere yürümeye başladığında, karşıdaki büyük kapının açık olduğunu fark etti. İçeri ilk kez bakılıyordu. O oda… Yıllardır kapalı duran, hiçbir hizmetlinin temizlik için bile girmediği, soğuk ve sessiz duran büyük oda… Bugün kıpır kıpırdı. İçeride üç kadın vardı. Biri halıyı seriyor, diğeri yastıkları yerleştiriyordu. Üçüncüsü ise bir sandığı taşırken ayak ucuyla yerdeki gül yapraklarını düzeltiyordu. Yatak başlığı yeni taşınmış, duvara dayanmıştı. Perdeler ipek, örtüler işlemeli. Kokulu mumlar, tütsüler, başucuna yerleştirilen Kur’an-ı Kerim… Her şey yerli yerindeydi. Titizlikle, özenle, aceleyle hazırlanmıştı. Yeni bir gelin odasıydı bu. Ve orada bir ömür için hazırlık yapılmıştı. Meryem birkaç adım attı. Gözleri odayı taradı, ama sesi hemen çıktı “Anne…”Sesi ne yumuşak ne sertti; içinde garip bir titreme vardı.Berav Hanzade, başını ağır ağır çevirdi. Koridorun başında durmuştu. Cevabını hiç düşünmeden verdi:” Kader’in odası, kızım.” “Peki anne kolay gelsin” dedi Meryem ve hızlı adımlarla odasına doğru yürüdü Meryem kapıyı tek hamlede açtı. Odaya girdiğinde arkasından kapıyı sertçe çekti. Ardından Turan’a doğru yöneldi. Yüzünde soğuk bir gülümseme, dudaklarının kenarında sarkık bir küçümseme vardı. “Annen,” dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar alçaktı ama içinde çelik vardı. “Yeni karının odasını hazırlıyor. Perdeleri, halısı, yatağı… özenle seçilmiş. Ne güzel değil mi?” Turan durdu. Bakışlarını kaçırmadı ama göz kapakları ağırlaştı, kaşları çatıldı. “Meryem…” Sesi uyarı gibiydi. “Dalga geçme sırası değil, güzelim.” Ama o cümle, alevin tam üstüne dökülen bir damla yağ gibiydi. Meryem bir adım daha attı. Yüzü Turan’a yaklaştı. Nefesi onun yüzüne değecek kadar yakın, sesi neredeyse tıslayan bir tehdit gibi döküldü: “Bana bak, Turan.” Söylediği cümle değil, nasıl söylediğiydi tehlikeli olan. “O kadınla… yatacaksın biliyorum ama asla … asla sevişmeyeceksin törenin istediği kanı dökeceksin ama asla kaldıramam ” Turan’ın çenesindeki kaslar kasıldı. Sertleşti. “ Meryem, kaç yıldır beni tanıyorsun bir gün bile başkasına bakmadım bir başkasına ihtiyacım olmadı bu durumu seninle kaç kez konuştum eğer istemezsin çekip gideriz dedim “ Meryem ağlayarak yatağa oturdu. “Biliyorum. Korkuyorum Turan” Turan Meryem’in karşısına hafifçe çömelip ellerini tuttu “Korkma ben her daim yanındayım.” Ve iki aşık başlarına geleceklerden habersiz bir şekilde birbirlerine sarıldılar . &&& Dügün Günü Kader’in gözünden Ayaklarımın altına serdikleri halının rengi bile gözümü acıtıyordu. Kırmızı, mor, altın sarısı… Her biri bir şey anlatıyordu ama hiçbiri bana ait değildi. Bir kukla gibi oturuyordum odanın köşesinde. Başımda duvak, üzerimde bindallı… Ama içimde kocaman bir sessizlik vardı.Ne kalbim çarpıyordu ne elim titriyordu. İnsan, bir yere ait olmadığını bilince susmayı öğreniyor. Kapı gıcırdadı. Babam içeri girdi. Göz göze gelmedik. Yüzü, yıllardır taşıdığı suskunluğun aynısıydı. Elinde kırmızı kuşak vardı. Sanki öyle bir ağırlığı vardı ki o bez parçasının, dizleri titriyordu. Yanıma çöktü. Bir şey demedi. Ben de demedim. Ama içimde çok eski bir “neden” yankılandı. Kuşağı belime doladı. İlk düğüm… sonra bir tane daha. Kapanmayan bir bağ gibiydi o. Kopuk kalan her yanımı iyice sıkıştırdı. Kafamı kaldırmadım. Çünkü bakarsam ya ağlayacaktım… ya da bağıracaktım. Köşede duran Nermin Hanım’ın nefesi kulağımda gibiydi. Tırnaklarının ucu bile sinsiydi Gümüş bilezikleri şıngırdarken dudaklarından dökülen cümleleri duydum: “Tam ağa karısı olmuş…” İçimden geçeni o an hiç kimse bilmedi. Ama ben biliyordum. Zılgıtlar yükseldi. Davul sesleri göğsüme çarptı. Birileri beni çağırıyordu. Kendimi değil, gölgemi götürmek üzere. Ayağa kalktım.Babam koluma girdi. Bir yabancının desteği gibiydi. Adımlarımı sürükledim. Gözüm dışarıdaki kalabalığa değil, o sessizliğe takıldı. Sonra siyah bir araç yanaştı. Camları simsiyah, gövdesi ışığı bile yutuyordu. Kapısı açıldı. Turan Ağa indi. Göz göze gelmedik. O bakmadı. Ben de zaten görmemeye yeminliydim. Ve Turan’ın aracına bindim Camdan dışarı baktıkça, konvoyun her dönüşü yüreğime bir düğüm attı. Yokuşlardan ağır ağır indikçe, içimde bir yük daha büyüyordu. Sokaklar doluydu.Kadınlar en güzel yazmalarını takmıştı. Kızlar ipek elbiselerle taş basamaklarda dizilmişti. Erkekler sigaralarını bir kenara bırakmış, ellerini göğsünde kavuşturmuştu. Turan Ağa gelin alıyordu. Bu, sadece bir düğün değildi; bir gösteriydi. Gücün, soyun, şatafatın ve suskunluğun gösterisi… Camdan yüzleri seyrettim.Gülenler vardı, imrenenler… Ama bir kişi bile “kaçırılıyor mu bu kız?” demedi. Hiç kimse gözümdeki sessizliği fark etmedi. Düğün alanına yaklaştıkça davul sesleri çoğaldı. Her bir vuruş içime çarpıyordu. İçli zılgıtlar semaya savruluyordu; ama ben hâlâ taş gibiydim. Araç yavaşladı. Kapı açıldı. Ayağımı yere bastığımda… toprağın kokusu bile başka geldi. Gelinliğimin eteği yere sürünürken, halk iki yana çekilmişti. Davulcular önümde yürüyordu. Zılgıtlar yükseldi; “Vay kaderine, vay güzel kız!” Birinin “Ağa şanslı” dediğini duydum. Ama o “şans” lafı, boğazıma bir yumruk gibi oturdu. Beni ellerinde tutan kadınlar vardı, isimlerini bile bilmediğim. Ellerim soğuktu. Kalbim değil artık — kalbim çoktan kapanmıştı. Düğün alanı… Koca bir meydan gibi hazırlanmıştı. Sandalyeler diziliydi, renkli lambalar gökyüzüne asılmıştı. Yer yer gül suyu serpilmiş, halay alanı geniş bırakılmıştı. Ortada beyaz bir platform… Bembeyaz. Ama üstü bana mezar taşı kadar soğuk görünüyordu. Turan, birkaç adım gerimde yürüyordu. Halk ona bakıyordu; göğsünü gere gere, başını eğmeden. O yürürken bile insanlar geri çekiliyor, yol açıyordu. Ağa gibi değil, emir gibi yürüyordu. Bir kadın zılgıt attı kulağımın dibinde. Bir başkası kına tepsisini kaldırdı. Biri kırmızı bir tül tuttu başımın üstüne. “Uğur olsun,” dedi. Ama ben uğursuzluk gibi duruyordum orada. O platforma adımımı attığım an… herkes sustu. Ayağımdaki topuklu ayakkabılar her adımda ayağıma daha çok batıyordu. Eteğim yıpranmıştı, iğneler gevşemişti. Ama içimde hâlâ bir tek düğüm bile çözülmemişti. Bir hizmetli usulca yanıma sokuldu. “Hazırsanız konağa geçilecek hanımım,” dedi. Hanımım. Bir gün içinde ilk defa bir sıfatım oldu. Ama içimdeki boşluk onu taşıyamadı. Turan yanıma geldi.Hiç konuşmadı. Omzumun hizasında yürüdü. Ne ben ona baktım de o bana baktı. İkimiz de her şeyi biliyorduk. Ama kimse hiçbir şeyi sormuyordu. Lüks aracın kapısı açıldı. Önce o bindi. Sonra ben. Yan yana oturduk. Camdan dışarısı karanlıktı. Şehir sessizleşmiş, insanlar dağılmıştı. Geriye sadece biz kalmıştık — iki yabancı. Yol boyunca konuşmadık. Araç ağır ağır konağa doğru süzüldü. Sokak lambalarının ışığı içeri vurduğunda, yüzümdeki makyajın çatladığını fark ettim. Ama yüzüm hâlâ ifadesizdi. Konağın büyük demir kapıları açıldığında… başka bir dünyaya girer gibiydim. Bahçeye girer girmez… onlarca mum yakılmıştı. Sanki kutsal bir törenin son sahnesi gibi. Merdivenlerin başında Berav Hanzade duruyordu. Gözlerini benden ayırmadan bir şeyler fısıldadı hizmetliye: “Kızımı yukarı çıkarın. Odayı hazırlattım.” O “kızım” derken bile dilinde iğne vardı. Odayı değil, teslim edileceğim yeri anlatıyordu. İki kadın yanlarıma geçti. Biri eteğimi tutup yürümeme yardım etti. Diğeri duvağımı düzeltti. Sanki ben yürümeyecekmişim gibi… Turan geride kaldı. Ben yukarı çıkarken merdiven basamaklarının gıcırdadığını duydum. Her adımda bir yanım daha eksildi sanki. Oda… Hiçbir hayale ait değildi. Bembeyaz bir yatak. Gül yaprakları. Bir gümüş tepsi içinde süt ve hurma. Gelenek ne gerektiriyorsa eksiksizdi. Odanın ortasında durdum.Kapı aralandı. Turan içeri girdi. Kapıyı arkasından kapattı. Sessizce bana baktı. Yavaş adımlarla yürüdü. Üstündeki ceketini çıkardı. Gömleğini düğme düğme çözdü. Sonra hiçbir şey söylemeden yatağa uzandı. Sanki bu, her gün yapılan sıradan bir alışkanlıkmış gibi, Sanki bu gece… benim için yıkım değilmiş gibi… “Gel,” dedi. Yutkundum. Bir adım geri attım. “Gel dedim,” diye tekrarladı. Sesinde öfke yoktu. Ama emir vardı. Soğuk, bildik, katı bir emir. Yatağa yaklaşırken kalbim omuzlarımdan aşağı düşecek gibiydi. Bugün, o gün. Bugün, o kelimenin anlamının bedenime kazınacağı gün. İstemediğim, hazırlanmadığım, kabullenemediğim… Yatak kenarına oturdum.Gelip duvağımı açmadı.Yüzüme bakmadı.Sadece, “Çıkar üstünü,” dedi. Sanki üstümdeki bir parça kumaştan ibaretti. Ellerim duvakta titredi. Makası unutulmuş bir ip gibi dolanıp kaldı. Kendi başıma çözemedim. Göz göze gelmeden yardım etti. Soğuk, mekanik elleriyle düğmeleri çözdü. “Uzan şimdi “ ve dediğini yaptım daha sonra Turan ağa üstüme çıktı ve aletini ortaya çıkardı. Aletinin büyüklüğü ve kalınlığı beni korkuttu. “Korkma!” Dedi ve bacaklarımı açtı daha sonra kendine doğru beni çekti ve birden içime girdi içimden hafif bir sıvı döküldü bu sıvı bekaretimin simgesi idi. Ve Turan ağa hızlanmaya başladı. O her hızlandıkça ben titriyordum ilk kez bu deneyimi yaşamıştım ama bekaretimin kaybedilişini bu şekilde tahmin etmemiştim çünkü ortada ne aşk ne sevgi ne de merhamet vardı… “Lütfen canım acıyor yapamam “ dedim ve ağlamaya başladım ama o beni umursamıyor ve daha da sert girmeye devam ediyordu sanki bir ân önce olsun da bitsin idi amacı… doğru ya ben sadece kumaydım “Geliyor…” ne dediğini anlamadım gelen neydi daha sonra dudaklarından ah sesi ve içime doğru akan bir sıvıyla karşı karşıya kaldım . Ve içimden çıktı bana iğrenerek baktı ve banyoya doğru yol aldı ben ise çıplaklığımla ve utangaçlığımla kalmıştım sahi ilk gecem böyle mi olacaktı…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD