GİRİŞ
Hayat ilmek ilmek işlerken, karnındaki bebeğiyle birlikte yağmurun altında sevdiği adamın bir başkasıyla öpüşmesini izliyordu.
Sonuç ise terkedilmiş, aldatılmış ve boynuzlanmıştı. Kurduğu hayaller bu yağmurla birlikte üstüne boşalmış, yalnızlığı yüzüne haykırmıştı.
Aşk onu kandırmış, parçalamış ve öldürmüştü.
❄️
Her zaman kendimden çok başkalarına güvenip sonradan bir asalak gibi kalan kadınlardan oldum, ben.
Zamanla öğrendim ki bu şekilde yaşayanların bir halta yaramadığını ve o an anladığım an değiştim.
Kendi ruhumu öldürdüm, yeni bir ruha gebe kaldım.
Kızımın doğmasıyla, o ruhta beni ele geçirdi.
Şansım, kızım olmuştu.
Ayakları üstünde duran bir anne olacağıma and içmiştim, kızımı kucağıma aldığım gün.
Öldüm, dirildim, kızımla birlikte emeklemeyi öğrendim yine.
Sonra bir şey öğrendim. Ölümcül bir hastalığa yakalandığımı. Birçok insan ölmeyi dilerken, ben birkaç gün, birkaç saat ve birkaç dakika için Allah'a dua ettim.
Ne için?
Kızım için.
Eğer ölürsem ona bakacak kimse yoktu. Büyük ihtimal yetiştirme yurduna alırlar ve koruyucu aile tarafından sahiplenilirdi. Peki ben bunu istiyor muydum? Hayır!
Sonra aklıma bir plan geldi: Kızıma baba, kendime koca arayacaktım.
Tekrar ortaya çıkan Doruk olmasaydı!
Bir günde kurulmuş bir plan, yaşanması gereken bir ömür.
❄️
Gül Peri& Doruk Kahraman
İstanbul/Şişli
2011
Kışın soğuğu giydiğim kabanın altından beni okşuyordu. Gözlerim boğuk gökyüzüne takılırken yüzümde hissettiğim baskıyla duraksadım. Sıcak elleri kafede çalıştığı için yoğun bir şekilde kahve kokuyordu.
"Kimim ben?" Ellerine dokunurken saçlarımın arasına kıkırdamasını serpiştirdi. Kalbim bu soğuk havada ısınırken kıskanacağını bilerek başka bir erkek ismi söyledim. "Burak. Sensin değil mi?" Hızlıca gözlerimin üstünden çekti ellerini ve tam karşıma geçti. Doruk kahvelerini gözlerime dikti. "Aa, sen miydin?" dedim yapmacık bir şekilde şımarırken.
"Beğenemedin mi? Benim. Hem Burak kim?" Alnındaki damarlar şişerken gözlerimi başka tarafa kaydırdım. Yalan söylemeye çalıştığımda bu hareketi yaptığımı bilirdi. "Öyle biri yok değil mi?" Mavi gözlerimi temiz yüzüne çevirdim. Sakallarını yeni tıraş ettiği bariz belliydi. Böyle daha kendi yaşında duruyordu.Yirmi yaşının başında bir genç gibi.
"Yani," dedim hafifçe sırıttım. "Evet." Önünde dikildiğimiz alışveriş merkezi önünde birbirimize bakıp duruyorduk. "Okula geçelim." Aynı üniversiteye gittiğimiz için bu bir şanstı. Zaten Doruk'la da bu sayede tanışmıştık.
İki yıla yakında kesintisiz olarak ilişkimizi yürütüyorduk. Alışveriş merkezinin yanındaki yaya geçinde kırmızı ışığın, yeşil olmasını bekliyorduk. Soğuk elimi, sıcak elinin arasına aldı.
"Bu günlerde ellerin oldukça soğuk. Eldiven alalım sana." Cevap vermemi beklemeden hızlıca montunun cebine kenetli duran elimizi soktu. "Diğer elini montunun cebine sok!" Kış aylarında; şapka, bere, atkı ve eldiven takmayı hiç sevmezdim. Neden bilmiyorum ama tenimi kaşındırma hissi hücum ediyordu onlardan birini taktığımda.
Hızlıca onun dediği yapıp sol elimi kırmızı kabanımın cebine soktum. Yeşil yanan ışıkla yavaş adımlarla karşıdan karşıya geçtik. Gözlerim onun cebine kayarken tenim epeyce gerilmişti. Avuç içlerimin terlediğimi hissediyordum. Onunla yakın olmak beni heyecanlandırıyordu. Sanki binlerce toplu iğne tenime batıyor ama ben bu durumdan zevk alıyordum.
Hızlıca ilerlerken küçük butiklerinin önündeki insanlarla çarpışmamak için Doruk'a biraz daha sokuldum. O ise bu sokulmayı önemsemeden konuşmaya başladı. "Nasılsın?"
"İyiyim. Sen?" Derin nefes alıp vermesiyle evde bir sorun yaşadığını anlamam uzun sürmedi. "İyiyim."
"İyi ol ama iyi olmadığını biliyorum." Gözlerimi yola sabitlediğimde kahverenginin en güzel tonu olan gözlerini yüzüme çevirdi. "Her zamanki meseleler işte. Babamın imaları, üvey annemin kendi çocukları, annemin ilgisizliği, kardeşimin tavırları daha da sayayım mı?" dedi depresif bir ses tonuyla.
"Rahatlayacaksan tabi ki say." Baş parmağımı elinin dışına sürttüm. "Benimle her şeyini paylaşmayacaksan niye senin yanındayım?" Sorduğum soruyla duraksadı. Yolun ortasında dururken yanımızdan geçen giden insanlar bizim varlığımızı bile fark etmiyordu.
"Seninle her şeyimi paylaşıyorum. Babam şirketin başına geçmem için baskı yapıyor. Kafede çalışmamdan şikayetçi. Kafede çalışmak yerine onun şirketinden çalışmamı istiyor. Annem'e ise canım sıkıldığım için arıyorum. Kocası ile gezmelerde beni taktığı yok. Bazen hepsini terk etmek içimden gelmiyor değil. Ne bana annelik ne bana babalık yapan ebeveynlerim var." Derin nefes alıp kurduğu cümlesini bitirdi.
"Öyle deme. En azından senin annen ve baban hayatta." Cebimdeki elimi çıkarıp boşluktaki elini tuttum. "Yine de ben senin annen ve baban olurum istersen." Söylediğim kelimelerle gözleri dudaklarıma kaydı. "Sen bana birçok şey oldun zaten Gül." Onun cebindeki elini çıkarıp yanağımı okşadı. Yüzüme yapışan birkaç saç telini geriye itekledi.
"Oldun mu cidden?" dedim gülümserken.
"Oldun." Alnını alnıma bastırıp kahverengi gözlerini mavi gözlerime dikti. Birkaç dakika öyle durduk. Zaman bizim için dursada yanımızdan geçen insanlar birer kum tanesi gibi dökülüyordu.
"Hadi gidelim." Cebine elini tekrar sokup elimi tuttu. Sıcak elleri tekrar ellerimi bulurken yeşil ışık yanan yaya geçidinden koşarak geçtik. Hızlı hareketlerle yukarıya doğru döndük. Yürüdüğümüz yol dikte olsa o kadar da dik sayılmazdı. Yanımızdan geçen araçlar aşağı doğru inerken bir boşluktan yararlanıp karşıya geçtik. Çiçek tezgahlarının önünden geçerken Doruk durdu ve çiçeklere göz gezdirdi.
Yüzündeki tepkiyi görmek için bakışlarımı çevirdiğimde papatya buketine elini uzattığı gibi kadına parayı kağıt parayı uzattı. Papatyaları koklayıp burnuma papatya buketini yaklaştırdı. Hapşırmamla hızlıca buketleri geri çekti.
Ona şimdiye kadar papatyaların bana dokunduğunu söylemesem de umursamadan bana papatya alıyordu. "Senin alerjin mi vardı?" Her papatya aldıktan sonra sorduğu soruyu kaçıncı defa duyuyordum acaba.
"Daha önce demiştim ama." Tepki vermeyerek konuştuğumda papatya buketini değiştirip kırmızı renkli gül buketini kokladı. Burnuma doğru uzattığı gül buketini elinden aldım. Hafifçe gülümsediğinde yanağındaki gamzelere gözlerim kaydı.
"Eğer bir gün kızım olursa senin gibi gamzeleri olsun." Boş bulup söylediğim cümleyle kaşları çatılırken yanaklarımın kızardığına emindim. "Henüz yirmi iki yaşında çocuk yapmayı mı düşünüyorsun?" Alaycı sesiyle yanaklarımın içini dişledim. Çenemi kavrayan parmaklarla gözlerimin içine baktı. "Utanınca ayrı bir tatlı oluyorsun." Yanağıma kondurduğu buseyle kalbim hızlandı. Beni altüst eden çekimine karşı gelmeye de çalışsam başaramadım.
Geri çekilip beni kolunun altına aldı. Omzuma attığı eliyle ağırlığını üstüme verirken hafif eğimli yerden indik. Okulumuz Kadıköy'de olduğu için metrobüs kullanmayı tercih ediyordu. Bindiğimiz metrobüsün boş olan arka koltuğuna oturduk. Cam kenarından dışarısını izlerken omzuma koyduğu başıyla ısındığımı hissettim. "Uykum var. Keşke dünyanın en güzel yeri olan omzunda uyuyabilsem." Tatlı çıkan sesiyle uykuyu çağırıyordu.
"Daha var. İstersen uyu sen. Ben seni ineceğimiz durakta uyandırırım." Dalgalı saçlarına dokundum. "Yolumuz uzun biliyorsun ki."
Omzumdaki kolunu çekip elleriyle belimi sardı. Boyun boşluğuma sürtünen burnuyla,kalbin dört nala koştu.
Her yerim titriyordu. Karnımdaki kelebekler boğazıma kadar çıkmış nefes almamı zorlaştırıyordu. Sanki içimdeki organlar yer değiştirmişti. Kalbim ağzımda atıyordu.
❄️❄️❄️
Okulun merdivenlerini hızlıca çıkan Doruk'la adımlarımı hızlandırdım. Nefes nefese kalmıştım. "Derse geç kalıyoruz. Hadi!" Tıp bölümünde okuduğumuz için dersleri kaçırmamaya özen gösteriyorduk. Aynı bölümde okumamızda en güzeliydi.
Hızlıca beni dersliğe doğru yönlendirirdi. Dersliğin önünde gördüğüm Buse'yle duraksadım. "Ders saatleri değişmiş kuzular. Birlikte kantine gidelim mi?" Derin derin nefes alıyordum, ciğerlerimin içi şişmişti. Doruk genellikle hızlı hareket eden bir adamdı.
"Tabi. Olur." Doruk bana sormadan hızlıca kabul ederken, tuttuğu elimi bıraktı. Bu hareketiyle elim havada asılı kalmıştı.
"Eren'i de bekleyelim. Hatta beklemeyelim." dedim o sırada koridorun sonunda onu gördüm. "Geldi." Eren yanımıza varmasıyla durup soluklandı. "Selam gençler ve kendini genç hissedenler." dedi nefes nefese.
"Selam." Buse'yle aynı anda Eren'in selamını almıştık. Gözlerimi Doruk'a çevirdim. Buse'ye bakıyordu.
Doruk; Buse ve Eren'le liseden beri arkadaştı. Eren'den fazla hoşlanmadığını anlamak zor değildi. O gelince burun delikleri büyüyor, dişlerini sıktığı için yanaklarında birer çukur oluşuyordu.
Gözleri gözlerime kaydığında hafifçe gülümsedim ve koluna girdim. Eren ve Buse el ele tutuşup önümüzden ilerlerken mırıldandım. "İstersen kantine gitmeyelim Doruk." Doruk hayır anlamında başını sallayıp merdiven basamaklarını teker teker indi. Çoktan kantine inmiştik.
Camın kenarındaki dört kişilik masaya oturan Buse ve Eren'le onların karşısındaki sandalyeyi çekip oturduk. Doruk tam Eren'in karşısındaki sandalyeye oturmuş dikkatli gözlerle Buse'yi inceliyordu.
Eren ve Buse sanki bizi aralarına davet etmemiş gibi birlikte takılıp gülerken Doruk tamamen onlara odaklanmıştı. İfadesiz bir şekilde onları izlerken aklımdan geçen düşünceler yine midemi bulandırdı.
Gözümün önüne gelen fotoğrafla bakışlarımı cama çevirdim. Doruk; Buse ve Eren'le lise mezuniyetinden fotoğraftı. Eren'in resmi kıvrılmış sadece Buse ve Doruk'un resmi kalmıştı.
'Buse'yi seviyor.' İçimdeki Gül binlerce oku bedenime acımasızca batırdı. Eren'in bana seslenmesiyle bakışlarımı onun kuzgunilerine çevirdim.
"Kaçak hadi. Bizim ders saati çoktan geldi. Sınıfların yarısı iki saat sonra giriyormuş. Bizim ki şimdi başlıyormuş. Bu şanslıların iki saat sonra." dedi Buse'ye bakarak.
Oturduğum sandalyeden kalkıp Doruk'a baktım.Kalktığımı hiç fark etmemişti bile. Buse'ye gözlerini dikmiş onu merceğinden geçiriyordu.
"Hadi. Biz kaçtık." Eren hızlıca koluma girip Buse el salladı. "Dersten sonra görüşürüz." Eren hafifçe öpücük attığında Buse eliyle öpücüğü yakalayıp göz kırpttı.
Adımlarını hızlandırıp beni harekete geçirdi. Aklım fikrim ise hâlâ daha Doruk'taydı. "Ben derse girmeyeceğim. Kendimi iyi hissetmiyorum." dedim dümdüz bir sesle. Midem acayip bir şekilde bulanmıştı. Bu günlerde çok sık oluyordu bu durum.
Kurduğum cümleyle Eren duraksadı. "İyi misin? Bembeyaz olmuşsun sen." Alnıma değdirdiği eliyle ateşim olup olmadığını kontrol etti. "İyiyim. Sadece biraz hava alacağım." Buruk bir şekilde tebessüm ettim. "Ders notlarını yarın senden alsam olur mu?"
"Sormana bile gerek yok. Ders notları yarın sende." Yanağımdan makas alarak gülümsedi. "Kendine iyi bak. Doruk'u da meraklandırma kaçak. Hadi ben gittim. Eren kaçar." Omzuma hafifçe vurarak sınıfa doğru koştu. Adımlarım az önce çıktığım merdivenlerden inmeye yöneldim. Gördüğüm manzarayla duraksadım.
Doruk, Buse'nin elini tutmuş. Şiddetli şekilde bir şeyler anlatıyordu. Buse ise elini Doruk'un elinden kurtarmaya çalışıyordu.
Ne zaman akmaya başladığını bilmediğim gözyaşlarım yüzümü ıslatmıştı. Kalbim acıyordu. İndiğim merdiven basamaklarını güçlükle çıktım. Doruk, onu seviyordu. Hissediyordum. Canımın acıyacağını hissediyordum. Acıyı iliklerime kadar hissediyordum.
Gözlerim kararmaya başlarken kendimi okuldan dışarıya atmayı zorda olsa başarmıştım. Soğuk tüm gerçekleri üstüme kusmuştu. Gözlerim karardı ve dengemi kaybettim sonrası ise karanlıktı.
Dipsiz bir karanlık.
"Uyanıyor." Duyduğum sesin yabancılığıyla gözlerimi hastanede odası olarak tahmin ettiğim yerde açtım. Kalkmak için hareketlendiğimde omuzlarımda hissettiğim baskıyla yatağa bedenim daha çok yapıştı.
"Sakin ol. İyisin." Yaşlı doktorun tembihlemesiyle rahat bir nefes aldım. "Ne oldu bana?"
"Stresten bayılmışsın. Hamilelik dönemlerinde olabilecek bir şey." Hamile kelimesinin üstünde gezinen beynimde kalbim hızlandı.
"Hamile?" dedim şaşkın bir şekilde.
"Evet. On iki haftalık hamilesin güzel kızım." Karnımın üstündeki ellerimi hareket ettirdim. Vücudumdaki varlığın güzelliği beni heyecanlandırmıştı. Karnımda bir varlık taşıyordum.
"Ben hiç," Derin bir nefes alıp verdim. "Hiç farketmedim." İtirafım karşısında doktor hafifçe gülümsedi. "Böyle şeyler hemen fark edilmez ama sen yine de bir kadın doğuma görün. Henüz çok gençsin, vücudun bunu kaldıracak kadar güçlü görünmüyor."
"Yoksa," Ağırca yutkundum. "Bilmediğim bir durum mu var?" Hızlıca yataktan doğrulup yatağın başlığına sırtımı dayadım. "Yok. Bir doktor hastasına karşı tüm ihtimalleri söyler. Sen dediğim gibi bir kadın doğuma görün." Tatlı bir şekilde gülümseyip odadan çıktı.
Hamileydim. Karnımdaki varlığa bakışlarımı çevirdiğimde Doruk'un kahverengi saçları ve gamzeleri gözümde belirdi. Öyle bir kız çocuğu istiyordum. Bugün Doruk'a söylediğim kelimeler üstüme devrildi. Yanaklarımın içini aynı hızla dişledim. Henüz yirmi iki yaşında buna hazır mıydık?
Benim bünyem hazır olmayabilirdi ama Doruk'la bunu paylaşmak istiyordum. Paylaşmak zorundaydım. Hem duyduğum kadarıyla bebek şansıyla gelirdi. Belki bizim de bu şansa ihtiyacımız vardı.
Koluma takılı duran serumu hızlıca söküp yatağın üstündeki montu üstüme geçirdim. Çantamı da hızlıca taktım. Odanın kapısını açtığım gibi dışarı çıktım, hastanenin çıkışına doğru koştum. Bu hastaneye birkaç defa gelmiştim. Üniversitenin yan tarafındaydı.
"Hanımefendi daha işlemlerinizi tamamlamadık." Arkamdan bağıran hemşireyi umursamadan çantamın kulpuna tutarak koşuşturdum. Mutluydum.
Sevdiğim adamın tohumunu içimde büyüttüğüm için mutluydum. "Umarım bu bir rüya değildir." Dışarıya çıktığımda soğuk hava yüzüme çarpttı. Acaba Doruk ne tepki verecekti? Hastanenin köşesini döndüğümde gördüğüm manzarayla yüzümdeki gülümseme yerini hüzüne bıraktı.
Gökyüzündeki şimşek, göğsümünün içinde can çekişen kalbimi deşmiş, kirli kanını temiz ruhuma kusmuştu.
Yağmur damlaları yüzüme tüm gerçekleri bir tokat misali çarparken sevdiğim adam başka dudaklarda canlanıyordu. Başka dudakları kana kana içiyordu. O dudakların sahibi ise Buse'ydi.
Parmakları Buse'nin yüzünde hareketlenirken sırtımı döndüm. İnsan öleceği günü hissedermiş ölmeden önce derler ya bende öleceğim günü hissettim.
Bugün üstüme dökülen bu yağmur damlaları toprak oldu.
Karnımdaki çocuk ise geleceğime bir fidan.
Ben yepyeni bir Gül oldum.
Karnımdaki bebek için and içtim.
İyi olacağıma.
Bebeğimi yalnız büyüteceğime, o gün and içtim.
***
"Hadi ama anne kalksana." Mina'nın sesiyle gözlerimi hafifçe araladım.
"Tamam Mina. Beş dakika daha." Göz kapaklarım yorgunluktan tekrar kapanırken gıdığımda hissettiğim sıcak parmaklar hareketlendi. Gıdıklanıyordum. Odanın içine kahkaha patlattığımda gözlerimi açıp Mina'ya baktım. Oda ben güldükçe küçük bedeniyle kıkırdıyordu.
Bugün hafta sonu olduğu için nöbetlerimi başkasına devretmiştim çünkü Mina'ya uzun zamandır vakit ayıramıyordum. "Tamam. Pes ediyorum." dedim gülerek. "Şimdi Kalkıyorum." Hızlıca doğrulup Mina'yı kucakladığımda aynı şekilde bana karşılık verdi.
"Anne iyi ki beni doğurmuşsun." Yanağıma kondurduğu sulu öpücüklerle sarılırken ellerini belimde bağladı. Sırtını hafifçe sıvazladım. "Sende iyi ki benim Minam olmuşsun." Geri çekildiğinde mavi gözlerinin içiyle gülümsedi.
"Annem benim." Şapır şapır öpücükleriyle benim yüzümü yıkarken hafifçe kıkırdadım. "Hadi günebakanım, üstümden kalk. Birlikte güzel bir kahvaltı yapalım." Hafifçe poposuna vurduğumda üstümden kalkıp elimi tuttu.
Beni çekiştirmesiyle güçlükle ayağa kalktım. Gözlerim kararırken dengene kalmak için komedine tutundum. "Anne iyi misin?" dedi meraklı ses tonuyla.
"İyiyim Mina. Birden kalktım ya gözüm karardı." Gülümsedim. "Hadi sen lavaboya git. Yüzümü yıka. Ben geliyorum." Dediğim şekilde hızlıca lavaboya doğru yönelirken gözlerime parmaklarımı bastırdım. Son günlerde iyice gözlerim kararmaya başlamıştı. Sanırım iyi beslenmiyordum.
Dağınık soğuk sarı saçlarımı, bileğimdeki tokayla hızlıca topladım. Ağır hareketle lavaboya yöneldim. Mina yüzünü yıkamıştı çoktan ve havluyla ellerini kuruluyordu
"Bö!" dedim. Birden yerinden hafifçe sıçradığında gülümsedim. "Anne ya. Ödümü kopardın." Havluyu kenara bırakıp ön dişlerini itekledi.
"Öd ne demek ki?" Gülümseyerek sorduğumda Mina sözlüye çekildiğini anlamıştı.
"Karaciğerin salgıladığı; sarı renkli, acı sıvı demekti değil mi?" Hafifçe başımı salladığımda gülümsedi. "Ben seni mutfakta bekliyorum anne." Hızlıca lavabodan çıktı. Kapalı musluğu açıp soğuk suyu yüzüme birkaç defa çarpttım. Diğer rutin işlerimi de hallettikten sonra lavabodan çıktım. Mina ise mutfaktaki sandalyeyi kendine doğru çekmiş, yere değmeyen ayaklarını sallıyordu.
"Ne yiyoruz?" Saçlarımı hafifçe kaşıyıp buzdolabının kapağını açtım. Dolapta doğru düzgün kahvaltılık kalmamıştı. Bugün alışveriş yapmam gerektiğini aklımın bir köşesine yazarken Mina arkamdan konuştu. "Anne bence dışarda bir şeylerde yiyebiliriz." Dışarı da kahvaltı yapmaya bayılırdı. "Valla bende üşendim. Evde bir şeyler hazırlamaya kalksam hiçbir şey kalmamış." Buzdolabının kapısını kapattım. "Hadi giyinelim." Mina oturduğu yerden hızlıca odasına doğru koşarken onu takip ettim. Her gün olduğu gibi bana ihtiyacı vardı. Odasının kapısından Mina'ya bakarken elindeki siyah elbiseyi gösterdi. Hayır anlamında başımı sallarken, sol elindeki kırmızı elbiseyi gösterdi. Bunu yeni almıştık. Çok tatlı elbiseydi.
"Bunu giy. Bu seni açtı." Ben moda programındaki jüri gibi konuşurken Mina kıkırdadı. Üstündeki pembe unicornlu pijamalarını çıkarıp dağınık yatağına katlı bir şekilde bıraktı. Mina yaşıtlarına bakarak hem düzenli bir çocuktu hem de oldukça çeneliydi. Kendini ifade etmesini çok iyi bilirdi. Yatağın üstüne bıraktığı pijamaları alıp açık olan gardırobunun üçüncü rafına bıraktım. Dağınık yatağını düzenledikten sonra Mina'nın çoktan giyindiğini fark ettim.
"Hadi anne sana rüküş olmayan bir kombin yapalım." Hızlı adımlarla odadan çıktığında giyinme odama doğru koştuğunu biliyordum.
"Hadi bana rüküş olmayan kombin yapalım." Mina geç süren nöbetlerimde genellikle televizyondan stille alakalı programları izliyordu. Büyüyünce moda tasarımcısı olmak istediğini onun ağzından yüz defa bilemedim bin defa duymuştum.
Giyinme odanım önüne geldiğimde Mina beğendiği elbiseleri askılarından çıkarmaya çalışıyordu. "Dur aşkım ben alırım." Onun beğendiği siyah dar elbiseyi hızlıca askısından çıkarıp Mina'ya verdim. "Bu nasıl?" dedi büyük bir heyecanla.
"Fazla iddialı." Tek kaşım havaya kalkarken elindeki siyah mini olan elbiseyi bana gözlerinin içiyle gülerek uzattı.
"Bunu giy. Yoksa küserim." Dudak büzdüğünde gülümsemeden edemedim. "Peki." dedim ve düşündüm. "Bu elbiseyi giyersem altına nasıl ayakkabı giyebilirim?" Sorum karşısında yanağına koyduğu badi parmağıyla düşünmeye başladı. "Ben bir düşüneyim."
"Düşün bakalım." O düşünene kadar üstümdeki gecelikten kurtulup siyah elbiseyi üstüme geçirdim. Mina aşık olmuş gibi bana bakarken sarı soğuk saçlarımı elimle düzelttim.. "Harika oldun Anniş." Mina'nın bana taktığı lakaplar sürekli değişiyordu. Bazen bana dört yaşından beri öğrendiği İngilizce kelimelerden bile lakap yarattığı oluyordu.
Ten rengindeki topuklu ayakkabıları ayak ucuma koyduğunda hızlıca ayağıma geçirdim. Hiç fena gözükmüyordum. "Anne saçlarını hafif maşa yap," Eliyle saçını düzeltti. "Makyajını da çok doğal yap. Birde bunları tak." Bana kalın bir kemeri ve siyah sallanan küpeleri uzattı. "Belini burada ince gibi göstermeye çalışacağız." Bilmiş bir edayla konuştu.
"Ne yani balım benim belim ince değil mi?" Oldukça zayıf biriydim. "Hayır. Öyle demek istemedim. Zayıf belini iyice ortaya çıkaracağız demek istemiştim." dedi gülerek. Alnındaki saçları küçük parmaklarıyla düzeltirken, kemeri elbisenin üstüne taktım. Belimin zayıflığı iyice ortaya çıkmıştı. "Hadi şimdi maşa." Elindeki maşayı bana uzattı ve almamı bekledi. "Yalnız kızım biz kahvaltıya gittiğimize emin miyiz? Beni düğüne gider gibi süslüyorsun." Mina sanki bir şeyler karıştırır gibi gülümsedi. "Yok ya. Her zamanki hâlin işte anne." dedi yandan bir bakış atarak.
"Bu benim her zamanki hâlim mi?" Şaşkın bir şekilde Mina'ya baktım.
"Evet." Mina'nın verdiği cevapla şok geçirdim. Normalde spor ayakkabı giymekten ayaklarım düz tabana alışmıştı. Doktor olduğum için genellikle spor kıyafetlerle takılıyordum. Şimdiye kadar hiç elbiseyle hastaneye çalışmaya gitmemiştim.
Mina gerçekten bir şeyler karıştırıyordu ve ben bunu anlıyordum. "Anne telefonunu verir misin? Seher'i arayacağım." Seher, Mina'nın okuldan en yakın arkadaşıydı.
"Telefonum odada aşkım.Yastığımın altında." Mina odama doğru koşuştururken prize taktığım maşanın ısınmasını bekledim. Birkaç dakika sonra Mina elindeki telefonumla odaya girdi. "Sağ ol anne."
"Hayırdır. Seher'i niye aradın?" Gözlerim hafifçe kısıldı. Mina ise bakışlarını başka yere doğru çevirdi. Bahane uydurmaya hazırlanıyordu. "Hiç. Bugün parkta buluşalım mı dedim?" Yanaklarının içini dişler gibi konuştu.
"Peki." Isındığını düşündüğüm maşayla saçlarıma çok doğal dalgalar bıraktım. İşim biter bitmez. Mina beni makyaj masasının önüne doğru itekledi. Aydınlık bir makyaj yapmak en iyisiydi. Kapatıcılığı düşük olan fondöteni yüzüme uyguladım.
Mina elindeki kapatıcı bana uzattı. Kapatıyı hızlıca göz altıma sürüp süngerimle dağıttım. Pastel renk tonlarına sahip ruju dudaklarımın üstünden geçerken Mina inatla elindeki maskarayı açmış, sürmem için bir sürü cümle kuruyordu. Onu kıracağıma dişimi kırarım diyerek bana uzattığı maskarayı gür ve uzun kirpiklerime sürdüm. Şimdi takma kirpik takmış gibi olmuştum.
Hafifçe şeftali tonlarındaki allığı yanaklarıma ve burun ucuma geçtim. Oldukça tatlı bir görüntü olmuştu. Sanki yüzüme renk gelmişti. "Tamam mı?"
"Tamam ne demek. Harika." Minik elleriyle yüzünü avuçlayıp yüzümdeki makyaja baktı. "Ben büyüyünce her gün makyaj yapacağım." dedi hayranlıkla bakarken.
"Büyüde sonra bu durumu konuşuruz, bal." Hafifçe burnunu sıkıp oturduğum makyaj taburesinden kalktım. Mina'nın elini tutarak girişe doğru yöneldim. Girişte Mina beyaz ayakkabılarını ayağına geçirirken bende siyah çantamı elime aldım. "Harika oldun anne."
"Sende harika oldun aşkım." Kapıyı açarak dışarı çıktık. Hızlıca kapıyı çekip kilitledim. Bu günlerde İstanbul'da hırsızlık olayları git gide artıyordu. Kapıyı çekip gitmek olmazdı.
Mina merdivenlerinin başında beni beklerken çantama anahtarları atıp Mina'nın elini tuttum. "Eee nereye gidiyoruz?"
"Seherlerin cafesine." dedi gülerek.
"Tamam." Merdivenleri inip dış kapıyı açtım. Mina hızlıca dış kapıdan çıkarken beni beklemeden arabanın önüne kadar koşmuştu.
Dış kapıyı da çekip arabaya doğru yöneldim. Mina arka kapının açılmasını beklerken arabayı uzaktan kumandayla açtım. Hızlıca arka kapıyı açıp oturdu. Arka kapıyı kapatırken bende sürücü koltuğuna oturdum. "Emniyet kemeri?"
"Taktım bile akıllım." Kollarını önünde bağlayarak cevap verdi. "Tamam. Bende takayım o zaman akıllım." Emniyet kemerini taktıktan sonra arabayı çalıştırdım. Seher'in babasının cafesi sahil kenarındaydı. Yol ise yaklaşık on dakika sürüyordu. Midem ise açlıktan iyice sırtıma yapışırken Mina arkadan seslendi. "Anne şarkı aç." Yolculuğu sıkıcı bulduğu için genellikle yol boyunca yabancı,türkçe karışık her türlü şarkıyı dinlerdik. Mina'nın telaffuzu için genellikle İngilizce şarkı dinliyorduk.
"Peki. O zaman İngilizce şarkı açıyorum." Dediğimi umursamadan bakışlarını camdan dışarıya çevirdi. Trafiğe çoktan girdiğimiz için yanlarımızdan geçtiğimiz arabalara değişik değişik hareketler yapıyordu dans ederken.
Ariana grandenin şarkısıyla avucuna topladığı saçları havaya dikiyor ve hafifçe kafasını sallıyordu. Mina'yı izledikçe acaba ben çocukken nasıldım diye düşünmeden edemiyordum. Babaannemin anlattığı kadarıyla annem ve babama oldukça düşkünmüşüm. Annem ve babamı kaybettikten sonra içime kapanmışım. Zaten ondan sonra da babaannemi de kaybetmemle iyice değişmiştim. Ölümün ağır olduğunu biliyordum.
Sahil yoluna girerken Mina eliyle dağıttığı saçlarını düzeltti. "Geldik." Büyük heyecanla ellerini çırptı. Aracı durdururken hızlıca kemerini açıp araçtan indi. Bende aynı şekilde arabadan inerken Seher bize doğru koştu. "Mina!"
"Seher!" Okulda aynı sınıfta olmalarına rağmen bu ikili hafta sonuda birlikte olmaktan keyif alıyordu. Mina'yla sarılmaları biterken Seher'in babası cafenin kapısına çıktı ve bana başıyla ufak selam verdi. Aynı şekilde bende ona karşılık verdim.
Şimdiye kadar Seher'in annesiyle karşılaşmamıştım. "Nasılsın, Seher?" Saçını hafifçe okşadığımda öyle bir gülümsediki içim ısındı.
"İyiyim, Gül abla. Sen nasılsın?" dedi tatlı bir ses tonuyla.
"Bende iyiyim. Hadi daha fazla burada durmayalım yoksa açlıktan bayılacağım." Ellerimi ikisine doğru uzatırken; Mina sağ elimi, Seher ise sol elimi tuttu. Aralarında kalmış bir şekilde ilerledim.
Cafe'nin önündeki Seher'in babası ismini her zaman karıştırıyordum. "Yiğit amca naber?" Mina'nın bana alttan alttan hatırlattığını anlamıştım. "İyi, Mina. Senden naber?"
"Benden de iyi. Senden naber?" Bu diyalog Seher'le bizi güldürürken Mina kaşlarını çatarak bana baktı. "Niye gülüyorsun anne?"
"Sana gülmedik, değil mi Seher?" Çaktırmadan gülmemek için yanaklarımın içini dişledim. Seher ise başını sallarken hâlâ daha gülüyordu. Mina öfkeyle elimi bırakıp içeriye girdi. Seher'de onu takip etti. "Bugün de enerjimiz yerinde bakıyorum." Yiğit, Mina'ya bakıp konuştu. "Hiç sorma." dedim.
"Ne alırdınız? Hemen getireyim."
"Valla bir serpme kahvaltı alırız. Dışarıda edelim diye tutturdu bizim cadı." Yiğit başını salladı. "Bizimki de siz gelmeden kahvaltı yapmayacağını söyleyip durdu." Seher ile Mina'ya bakarken dört kişilik masaya oturmuş, bize kıkırdayarak bakıyorlardı. "İyi de Seher'in buraya geleceğimizden haberi yoktu." Yiğit'e bakışlarımı çevirdiğimde gülümseyerek saçlarını karıştırdı. "Sanırım pot kırdım. Seher bu günlerde oldukça garip davranıyor."
"Nasıl?" dedim meraklı bir ses tonuyla.
"Mina'yla aynı evde yaşamak istediğini söylemek gibi." Gözlerim Mina'ya kayarken yüzümün kıpkırmızı olduğuna emindim. "Yoksa bunlar bize çöpçatanlık mı yapıyorlar? Hemde bu yaşta."
"Sanırım." Yiğit hafifçe kıkırdarken ona eşlik ettim. "Basbayağı yapıyorlar. Baksana şunlara." Masayı başımla işaret ettiğimde Yiğit'in mavi gözleri masaya kaydı. "Gerçekten de öyle." Ceplerine soktuğu eliyle kızları izledi.
"Neyse ben artık masaya geçeyim." Bakışları üstüme kaydı. "Hemen getiriyorum siparişinizi." Yiğit yanımdan hızlıca uzaklaşırken bende masaya doğru ilerledim.