Sabah gözlerimi açar açmaz "21" diye mırıldandım. 21 gün çok azdı ve bir an önce daha da yakın olmam lazımdı Kubilay'la. Kesinlikle ikna etmem lazımdı onu. Belki e hiçbir işe yaramayacaktı ama en azından vicdanım rahatlayacaktı biraz olsun. Ve tabii ki bugün bir işim daha vardı, at yarışı oynamak.
Üzerimi giyinip, saçlarımı tek yandan topladıktan sonra bu kadar süs yeter diyerekten çıktım odadan. Gömleğimi önden bağlamamıştım ama eteğimin dışındaydı yine de. Popüler olmayacaksam ezik de olmayacaktım ya. Gerçi hâlâ daha popüler sayılırdım, popülerlikden düşen benim konuşmadım Sümbül'dü.
Babamdan onun anlam veremediği bir heyecanla kağıtları alarak at yarışı bayisine girip olduğu gibi yatırdım kuponu, birkaç kişinin şaşkın bakışları eşliğinde. Oradan çıkınca kapıda çarpıştığım Kubilay "Zeynep?" diye sordu şaşkınca.
"Günaydın."deyip güldüm.
"Günaydın da ne işin var burada?"
"Babam için gelmiştim aslında, arada oynamayı sever de." deyip ona baktım. "Sen buralarda mı oturuyorsun?"
"Evet."
"Hangi bina?" diye sorunca "Uzak biraz, görünmüyor." diyerek yürümeye başladı. Buralarda olmasına imkan yoktu zaten. Zengin muhitiydi burası ve o kadar zengin olan birisi de bizim okula gelmezdi.
Ben de arkasından gidip ona yetişirken "Bu yeni bir oyun mu?" diye sorup bana doğru döndü birden.
"Ne?" deyip kaşlarımı çattım.
"Bana yaklaşmak yeni bir oyun mu?" Kızamadım ona. Kızamazdım ki. Ben olsam ben de aynısını düşünüyordum belki de. Belki de bana bunları yapan kişiyle asla konuşmazdım.
"Hayır. Yemin ederim değil." deyip gözlerine baktım. Bugüne kadar hiç dikkat edip de bakmamıştım gözlüklerinin arkasındaki gözlerine. Umurumda bile olmamıştı çünkü. Yeşildi, hem de en güzel tonundan. "Sadece büyüdüm. Bir gecede mi diye soracaksın ama cidden öyle. Sana yaptıklarımın ne kadar acımasızca olduğunu düşündüm ve sonra pişman oldum."
"Bana acıdığın için yanımda olmana gerek yok." deyip arkasını dönünce kolunu tuttum.
"Öyle bir şey söylemedim."
"Yine de yanımda kalmana gerek yok." deyip bana çevirdi yüzünü.
"Ya gerçekten yanında olmak istiyorsam? Yine de kovacak mısın beni?"
"İşte bende de böyle bir yürek yok." deyip güldü. Bir dakika... O... Yok daha neler! Böyle bir şey olamazdı, yani olmamalıydı. Eğer Bu düşündüklerim gerçekse, belki de intiharı benim yüzümdendi. Düşünsenize en çok değer verdiğiniz kişi; aynı zamanda sizi en çok kıran kişi. Yok canım, o iyi kalpli bir insandı ve hiçbir insanı tersleyemeyeceğinden bahsediyordu. Ben ona bir kere bile iyi davranmamışken, nasıl olur da beni sevebilirdi ki?
Bir cevap vermediğimi hatırlayarak "Sevindim. dedim. Sevindin mi? Ne için sevinmiştim tam olarak? Kubilay'da yürek olmamasına mı? Mal Zeynep!
"Yani şey beni terslemediğine." deyip dudaklarımı birbirine bastırdım. Japon yapıştırıcısı sürseydimde tekrar açılmasalardı keşke.
"Ben de sevindim." dedi Kubilay. "Yani artık benimle dalga geçmeyecek olmana."
"Ben gerçekten çok özür dilerim, aslında seni üzmek istememiştim." Tabii canım çocukla her fırsatta dalga geçen de ebemdi zaten. "Yani ne bileyim ben.." dediğim sırada daha fazla konuşup da saçmalama eziyetinden beni kurtararak "Anladım." dedi Kubilay. "Tam olarak neden yaptığını anlayamadım ama en azından şu an pişman olduğundan eminim."
"Hem de nasıl bir bilsen." diye mırıldanarak yürümeye devam ettim. Hiçbir şey için pişman olmadığım kadar pişmandım 17 yaşıma. Kırgındım ona, kızgın. 17 yaş, hayatının geri kalanına karar vermek için çok erken bir yaştı. Ve ben, çok yanlış bir zamanda, yanlış düşünerek kararlar vermiştim. Aynı şekilde Kubilay da öyle. Kendi yanlışlarımdan dönmeye çalışıyordum elimden geldiğince. Ileride işime yarasa da, yaramasa da bir önemi yoktu. Elimden gelen tek şey buydu sonuçta. Kubilay için de işe yarar mıydı bilmiyorum? Ne olursa olsun elimden geleni yapacaktım onun için de.