Betül İlgüz
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Karanlığa alışmış gözlerimi açtığımda gece lambasının yıldızlarla süslediği odamın duvarıyla karşılaştılar.
Bu kez rüyamda ailem yoktu, Affan vardı. Rüyamda onu görmüştüm!
'' Betül iyi misin?'' Eylül'ün sesini duyunca kafamı ona çevirdim. Sanırım onu uyandırmıştım.
Derin ve sık nefes alıyordum, biraz da terlemiştim. Bu yüzden endişelenmiş olmalıydı. '' İyiyim..''
'' Yine o rüyayı mı gördün? '' dedi yatakta doğrulurken.
Kafamı iki yana salladım. '' Affan'ı gördüm. ''
Eylül'ün suratında yer etmiş endişe ve hüzün ifadesi gitti, yerini kocaman bir gülücüğe bıraktı. '' O sana rüyanda kurbağa'nı gör dememiş miydi? Ve sen onu gördün?''
'' Off Eylül! Sırası mı şimdi? Sabah sabah nerden bu enerji? ''
'' Tamam tamam. Saat kaç? ''
Telefonuma uzanıp saate baktım. '' Ezan okunmuş. Anaannemleri kaldırayım. '' dedim ve yerde yatan anaannemin yanına inip yanağına bir öpücük kondurdum. Onu kaldırmayı başardıktan sonra başıma bir tülbent takıp, feracemi de giyip odadan çıktım. Teyzemlerin kapısını bir kaç kez tıklattım, lakin ses seda gelmedi. Ben de abimlerin yattığı odanın kapısına tıklattım bu kez. Bir süre sonra kapı açıldı ve karşımda uykulu gözleriyle bana kısaca bir bakış atıp dağılmış saçlarını eliyle düzelten Fatih abim belirdi.
'' Hayırlı sabahlar Betül. Ben kaldırırım şimdi onları, sen kıl namazını. ''
'' Tamam Fatih abi. Eren'e de söyle teyzemleri kaldırsın, uyandıramadım onları.''
'' Tamam merak etme sen cırcır böceği. Git kıl namazını. ''
Kafamı sallayıp gülümsedim ve abdest alıp odama geçtim. Anaannem de kılıyordu yönünü Cânım Kâbe'ye çevirmiş. Namazımı kıldıktan sonra tekrar yatağa girsem de uyku tutmamıştı. Anaannem çoktan uyumuştu, Eylül de öyle. Sonunda yatakta boş boş kıvrılmaktan bıkıp kalktım ve dolaptan aldığım temiz çamaşırlarımı kucaklayıp banyoya yöneldim. Ilık suyun altında on beş dakika kadar kalmıştım. Çıkıp saçlarımı havluya sardım. Ardından üzerimi giyindim. Kapıya kulağımı dayayıp etrafta birileri var mı diye gözledikten sonra hızlı ve sessiz adımlarla kendi odama geçtim. Çekmeceden çıkardığım tarağımla saçlarımı güzelce taramam lazımdı. Ama daha fazla karışmalarından korkuyordum. Çünkü hep Asiye halam tarardı.
'Evlenince de o gelip taramayacak, alış şimdiden.' diyen iç sesime hak vererek tarağı saçlarıma götürdüm. Taramaktan kolum ağrıdığında aynanın karşısına geçip saçlarıma baktım. Bazı yerleri düzeltsem de hâlâ karışık yerleri çarpıyordu gözüme. Oflayıp tarağı elimden bıraktım. Anaannem uyanınca ona taratırdım.
Kitaplığıma yönelip Nuri Pakdil'in Anneler ve Kudüsler kitabını kavradım sıkıca ve okumak üzere açtım kaldığım yeri.
|||
Tûr Dağı'nı yaşa
Ki bilesin nerde Kudüs
Ben Kudüs' ü kol saati gibi taşıyorum
Ayarlanmadan Kudüs' e
Boşuna vakit geçirirsin
Buz tutar
Gözün görmez olur
Gel
Anne ol
Çünkü anne
Bir çocuktan bir Kudüs yapar
Adam baba olunca
İçinde bir Kudüs canlanır
Yürü kardeşim
Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin
Bir süre aynı satırlarda gezdirdim gözlerimi. Elim sayfada gezindi, parmaklarım okşadı kelimeleri. Daldım düşüncelere.
Alt kattan ses gelince kitabın kapağını kapatıp, feracemi giydim ve başörtümü taktım. Adımlarım sessizce bastı merdiven basamaklarına. İçerisinin kapısı kapalıydı, abimler uyuyordu muhtemelen. Mutfağa yöneldim ve bulaşık makinasının yıkamış olduğu temiz bulaşıkları yerlerine yerleştiren Asiye halamla karşılaştım. '' Hayırlı sabahlar Asiye hala. '' deyip sarıldım boynuna.
'' Sana da hayırlı sabahlar kızım. ''
'' Erkencisin bugün. '' dedim ve bardaklara uzanıp üç bardağı ellerime sığdırıp dolaba, yerine koydum.
'' Bugün yoğun olacağız kızım. Erkenden gelip hazırlıklara başlayayım dedim. ''
'' Merak etme yetiştiririz, onca kişiyiz. Kendini çok yorma. '' derken kalan bardakları da yerleştirip kaşık-çatallara geçtim.
Asiye Halamı sevmiyor olsam ve ona yardım ediyor olmasam ev işlerine dair bir çok şeyi bilmiyor olacaktım. 'Evde kalacaksın' denen kızlardan olacaktım herhalde. O önemsizdi de, yumurta kırmayı bile bilmemek nasıl olurdu merak ediyordum.
Mutfağı topladık beraberce. Ardından kahvaltı hazırlamaya giriştik. Ben çaydanlıklara uzanıp çay suyunu koyduktan sonra patatesleri soymaya başlarken, Asiye halam da melemen yapmak için biberleri tavaya doğruyordu. Patatesler kızarırken ve menemen pişmeye bırakılmışken, Asiye halam haşlamak üzere yumurtaları suya koydu. Dört göz de dolmuştu ocakta.
'' Günaydın. Asiye teyze nasılsın?!'' diyerek mutfağa giren Eylül sıkıca sarıldı Asiye halama. Bir süre konuşup gülüştüler sessizce. Onlar konuşadursun, ben de bahçedeki masaya örtüsünü serip geri geldim mutfağa.
'' Ben de yardım edeyim size. Ne yapayım? '' diyen Eylül ikimize de baktı bal rengi hâreleriyle.
'' Kaç kişi olduğumuzu hesaplayıp çatal ve çay kaşığı çıkarabilirsin. '' dedim ve bir tepsi alıp içine gelişigüzel çay bardaklarını doldurdum. Eylül '' 13kişiyiz. '' deyince tepsideki bardakları saydım. 11 tane vardı. İki bardak daha koydum tepsiye.
Masayı da kurduğumuzda anaannem uyanmış ve aşağı inmişti. O da Asiye halamla görüşüp konuştuktan sonra '' Ben gideyim de uyandırayım bizimkileri. '' diyerek önce abimlerin yattığı odaya, sonra da teyzemler ve dayımları uyandırmak için misafir odalarına gitti.
''Amcamla yengemi uyandırayım ben de.'' diyerek üst kata çıktım.
Kapıyı açıp başımı sessizce içeriye soktum ve uyanmaları için seslendim. Görüş açımda sadece perdeler, dolap ve koltuk olduğu için sorun etmiyordum kapıyı açmayı. Sonunda yengemin 'Tamam kalkıyoruz' sesi duyulunca odadan çıkıp alt kata indim.
Ertuğrul abim siyah eşofmanının ceplerine ellerini sokmuş, duruyordu öylece. Fatih abim çıktı odadan az sonra. Çoktan üzerine bir kot pantolon ve lacivert bir gömlek giymişti. Sanırım daha önceden uyanmıştı çünkü yüzünde yeni uyanan birine dair hiç bir emare yoktu.
Mutfağa girdim hızlı adımlarla, patates dolu tabakları dışarıya taşıyordu Eylül. Asiye halam da menemen tabaklarını almıştı.
Ben de haşlanmış yumurtaları soymaya başladım. Soyma işlemi tamamlanınca doğrayıp tuzladım ve bahçeye çıktım.
Herkes giyinip elini yüzünü yıkadıktan sonra bahçeye hazırlamış olduğumuz kahvaltı masasına oturdu. Yoğun ısrarlarım sonucu Asiye halamı da sofraya oturtabildim. O da aileden sayılırdı. İkinci annemdi o benim.
Telefonum odamdaydı, Eylül cebinde taşırdı her daim. Ondan telefonunu istedim ve ayağa kalkıp masanın başına geçtim. Önce habersiz bir poz yakaladım. Ardından herkes bana döndü, ''Gülümseyin,'' deyip çektim bir resim daha. Bir de kendimi dahil edip selfie pozu aldıktan sonra Eylül'e ''Bunları bana atıyorsun yemekten sonra.'' dedim ve kahvaltıya geri döndüm.
Asiye halam ve Gülsüm yengem mutfağı toplamak görevini, Nesrin yengem ve Hülya teyzem akşam için ikramları hazırlama görevini üstlenmişti. Eylül yatakları topluyor, Eren de kuzu kuzu ona yardım ediyordu. Ertuğrul abim ve Murat amcam alışveriş için hazırladığımız listeyi almaya gitmiş, Yahya eniştem ve dayım masayı daha uygun bir yere taşıyıp muhabbet etmeye koyulmuşlardı. Anaannem saçlarımı tarayacaktı ve ben de herkese elimden geldiğince yardım edecektim. Sahi, Fatih abim nereye gitmişti ki Bunu şimdilik boşverip yukarıya çıktım ve tarağı anaannemin ellerine tutuşturup oturdum önüne.
'' Kızım alış saç taramaya. Hep başkasına taratmakla olmaz.'' Biliyordum, biliyordum ama olmuyordu ben ne yapsaydım yani. Saçlarım tarandıktan sonra ben de yerdeki serili yatağı topladım ve daldık günün telaşesine...
Aynanın karşısında kendime baktım, güzel görünüyordu elbise ve akşam bana helal olmayan insanlara karşı bununla gözükmek istemiyordum. İçim el vermiyordu. Kuzenlerime bile böyle gözükmek istemezdim ki.
Suratımdaki kararlı ifadeye tebessüm edip siyah feracemi geçirdim gül kurusu elbisenin üzerine. İşte, böyle daha iyiydi. Ne Aydan hanımın beğenisine ihtiyacım vardı benim, ne de bir başkasının. Beni ben olarak görsünlerdi.
Sabahtan beri elime almadığım telefonumu kontrol etmek için komidinin üzerine yaklaştım ve ekran kilidini açtım. İki kez Süheyla aramıştı. Bir kez Affan aramıştı. Ve bir de mesajım vardı. Üç dakika evvel gelmişti.
Gönderen; Affan
Sevdiğin çiçek türü? Demetinizi nasıl istersiniz hanımefendi ?
Cevap yazdım.
Gönderilen; Affan
Gülleri severim. Papatyaları da.
Az sonra titredi telefonum.
Gönderen; Affan
Maalesef geç kaldınız efendim cevap yazmakta. O üç dakika içinde ben çoktan aldım çiçeği.
Kaşlarımı çatıp ekrana baktıktan sonra omuz silkip telefonu kenarıya bıraktım tekrar. Hiç sorun değildi. Varsın çiçek de gül olmasındı. Kapının sesini duyunca aşağı indim. Süheyla gelmişti muhtemelen. Yanılmamıştım, oydu. Kısaca sarılıp içeriye buyur ettim. Feracesini çıkarmadı o da, çantasını aldım ve girişteki dolaba koydum. Az sonra mutfaktan çıkan Eylül gözüktü koridorun ilerisinde. Bu tarafa dönüp bizi görünce gülümseyip hızla yanımıza vardı ve Süheyla'ya sarıldı. Ardından feracemi farketti ve bana döndü.
'' Feracenle mi duracaksın?''
Kafamı salladım onaylayarak.
'' Güzel karar. '' Gözlerimi Fatih Abime çevirdim. Tebessüm ediyordu ve takdir eden bir bakış yollamıştı bana.
''Sen diyorsan güzeldir.'' dedim ben de ona tebessüm edip.
Fatih abim diğerlerine göre daha dikkat ederdi böyle şeylere. Belki de sessizliği bundan kaynaklanıyordu, bilmiyordum. Çözmesi güç biriydi.
Süheyla'yı farkeden Fatih abim bir kaç saniyeliğine ona bakarak hoşgeldin dedikten sonra müsade isteyip erkeklerin oturduğu odaya geçti. Biz de mutfağa geçip son kontrolleri yaptık. Az sonra gelirlerdi. Mesajda çiçek sorduğuna göre Affan, yoldalardı.
Ve kapı sesiyle stresten masaya vurduğum parmak uçlarım oraya kenetlenmek istiyorlardı. Ne kadar isteseler de omzuma yediğim dürtüklemelerle, omzumun çürümemesi için kalkmak zorunda kaldım ve kapının yanında, Murat amcamın dibinde dikildim.
Gözlerimin ilk buluştuğu kişi beyaz saçlarını sıkıca topuz yapmış, yaşına rağmen dinç ve asil duruşuyla altmışlarında bir teyzeydi. Surat ifadesi donuktu, fakat amcamla ve yengemle görüşürken donukluğun yerini tebessüm almıştı. Amcamın yanından geçip benim önümde durduğunda çekingen çıkan sesimle ''Hoş geldiniz'' dedim ve eline uzanmak istedim. Elini vermek yerine içten bir tebessüm gönderip ''Hoş bulduk kızım.'' diyerek sarıldı, yanağıma elini götürdü ve yanımdan geçti.
Kafamı çevirip orta boylu, yeşil bir kravat takmış, saçlarına tek tük beyazlar karışmış adamla göz göze geldim. Babasıydı muhtemelen Affan'ın, benziyordu çünkü.
'' Hoş geldiniz'' dedim suratına kısa bir bakış atıp.
''Hoş bulduk Betül kızım. Ben Mustafa Yılmazkaya, Affan'ın babası.'' deyip korktuğumun aksine elini uzatmadan tebessüm edip yanımdan geçti. Derin bir nefes aldım ve bir adım gitmeme sebep olacak delici bakışların beni bulduğunu fark ettim. Neyse ki geri adım falan atmamıştım.
Bu bakışlardan bunun kim olduğunu anlayabiliyordum : Aydan Yılmazkaya.
'' Hoş geldiniz. '' dedim ona da, Nesrin yengeme bile sarılmadığına göre bana da sarılmazdı. Bu yüzden hiç bir hamle yapmadım.
Az sonra içeriye kol kola girmiş iki çift girdi. Pembe balık elbisesinin içinde, teyzem yaşlarında bir kadınla eşi olduğunu tahmin ettiğim bir adam. Gri bir pantolon ve siyah bir gömlek, üzerine de beyaz bir ceket giymiş etrafa gülücükler saçan, aynı yaşlarda bir kadınla yine eşi olduğunu tahmin ettiğim adam.
Bu kadını nedense sevmiştim. Gayet rahat giyinmişti, abartılı süslenmemişti. Saçları at kuyruğu yapılıydı. Kafamı tekrar kapı yönüne çevirdim ve kalbimi tekleten renkli gözlerle karşılaştım. Dizlerine gelen, ince askılı kırmızı elbisesi sayesinde esmer teni ortaya çıkan, boyunun daha da uzun görünmesini sağlayan siyah ince topuklu ayakkabılarıyla podyumdaymışcasına yürüyen ve siyah dümdüz saçları omuzlarından aşağı dökülen fotoğraftaki kız!
'' Canım iyi misin?'' deyip elini gözümün önünde salladı. Ve bu beni sinir etmişti, çünkü ses tonu dalga geçiyordu resmen!
''Hiç olmadığım kadar.'' dedim zoraki tebessüm edip ve devam ettim, ''Hoş geldiniz.''
'' Hoş buldum.'' deyip elini uzattı beklemediğim şekilde. '' Hilal. ''
'' Betül. '' deyip uzattığı elini sıktım.
'' Memnun oldum canım. İçeride yine görüşürüz kapıdakileri bekletmeyeyim.'' diyerek uzaklaştı yanımdan.
''Gençler siz de hoş geldiniz.'' diyen amcamın sesiyle kapıya döndüm tekrar. Üç kişi vardı, biri Affan'dı.
Amcamla da tokalaşıp içeriye girdiler. Nesrin yengem kapıyı kapatıp misafir odasına girdi. Amcam da onun peşinden gitti.
'' Hoş geldiniz. '' dedim hepsine hafifçe tebessüm edip başımla selam vererek.
'' Hoş bulduk. '' dedi ikisi de.
'' Kerem. Affan'ın kuzeniyim. Teyzesinin oğlu.'' diyerek elini uzattı uzun boylu olan.
Gözlerim ânında Affan'ı buldu. Bu durumdan nefret ediyordum!
Affan'dan çektiğim gözlerimi çocuğun uzattığı eline yönelttim. Başka bir el, Kerem denen misafirimizin elinin üzerine kondu ve onu aşağı indirdi. ''Betül erkeklerle tokalaşmıyor. Saygı duyarsınız umarım.''
Minnet dolu gözlerimi Affan'a çevirdim.
'' Neden? ''
'' Ben öyle istiyorum.'' dedi Affan elini boynuna götürüp kravatını düzelterek.
''Çok saçma.'' dedi bu kez bana yandan bir bakış atıp Affan'a dönerek.
'' Saçma falan değil. Sevdiğim kadına, benden başkasının eli değmiyor. Bu mu saçma? Sadece bana ait olması mı?''
Ortama gergin bir sessizlik yayılırken, şimdiye dek sessiz kalan diğer çocuk konuştu.
''Bence hiç de saçma değilmiş.'' deyip bana yöneltti bakışlarını ''Betül, ben de Affan'ın dayı oğlu Arif. Memnun oldum.''
'' Ben de memnun oldum.'' diyerek anlayışı için içimden teşekkürler yağdırdım ona. Bunun ardından Kerem ''Her neyse. İçeri geçiyorum ben.'' diyerek hareketlendi, Arif de onu takip etti.
İsimleri unutmamak için içimden tekrarladım.
Mustafa Yılmazkaya, babası
Hilal, esmer kızımız
Kerem, huysuz kuzenimiz
Arif, anlayışlı kuzenimiz
Gerisini de öğrenirdik artık az sonra.
Tam ben de içeriye gitmek için hareketleniyordum ki Affan'ın sesi durdurdu beni.
'' Buyur, çiçekler ve çikolata. ''
Bana uzattığı demete çevirdim gözlerimi. Beyaz ve kırmızı güllerden oluşuyordu. Hani bana geç kaldın demişti? ''Tekrar demet yaptırmadın değil mi? Ne gerek vardı ki.'' dedim şaşırarak ve dikkatle aldım elinden.
''Tabiki tekrar yaptırmadım.''
'' Teşekkür ederim, tokalaşma konusunda. '' dedim, az önce Kerem'e karşı beni kurtardığı için ve bir şey demesini beklemeden mutfağa girdim hızla.
Çikolata paketini masanın üzerine koydum, çiçekleri de kenarıya ittim. Çiçekleri tekrar kucaklayıp suya koydum ve çikolata paketini açtım. Bir sütlü çikolatayı ağzıma atıp sindirdikten sonra derin bir nefes alıp içeriye geçtim.
Herkes sığsın diye bir koltuğu daha taşımışlardı buraya gündüz.
Gerçi burada uzun süre karışık şekilde oturmayacaktık.
Odaya girip Fatih abimin oturduğu koltuğun yanında dikildim. Varlığı bana güven veren insanlardan biriydi o benim için küçüklüğümden beri.
Gözlerimi odada gezdirdim. Aydan Hanım çatık kaşlarla teyzem ve Gülsüm yengeme bakıyordu.
Mustafa beyse, dayımla tanışmış olacak ki gayet güzel sohbet ediyordu. Gençler sessizce etrafı seyrediyordu. Hem benim kuzenlerim, hem de Affan'ın. Yaşlı teyze ise Nesrin Yengem ve anaannem ile konuşuyordu.
Hilal'e kaydı gözlerim. Acaba o kimdi? Kuzeni miydi Affan'ın?
Hilal, gözlerini Aydan hanımdan çekip Fatih abime sabitledi.
Ve ben gözlerini Fatih abimden çekmesini beklerken, bunu yapmak yerine onu izledi bir süre. Fatih abim farkında değildi, Eren'e bir şeyler söylüyordu.
Affanla karşılaştı gözlerim. Utanıp ayırdım.
Herkesi tanımıştım bir süre içinde. Hilal de süt kardeşiymiş. Aynı zamanda yakın bir aile dostunun kızı. Beraber büyüdüler sayılırmış. Oda içinde genel bir sohbet hakim oldu. Bana mesleğim, okuduğum bölüm gibi klasik şeyler sordular. Aynı sorular Affan'a da yöneltildi.
Büyükler konuşadursun, Fatih abim kalkıp odadan çıktı. Bu esnada Eylül kulağıma yaklaşıp ''Betül, yalnız bak bu çocuk tam senlik.'' diye fısıldadığında kötü bakışlarıma maruz kaldı. Bir diğer hareketlenmeyle kafamı çevirdim. Hilal de odadan çıkmıştı. Bir ihtiyacı mı var diyerek ben de peşinden kalktım ve odadan çıktım. Mutfağa girmişti. Yavaş adımlarla mutfağa yürüdüm. Fatih abimin sesini duyunca içeri girmek yerine kapıda durakladım.
'' Oldu mu hanım efendi?''
Masaya bir şey bırakmıştı sanırım. Duyduğum sesten bunu çıkardım.
Hilal'in imâlı bir ''Oldu, teşekkür ederim.'' deyişi doldurdu kulaklarımı bu kez.
Daha fazla kapıda beklemek yerine mutfağa girdim ve elindeki bardağı dudaklarına götürmüş, sandalyede oturmuş su içen Hilal ile, mutfağın diğer köşesine gidip yere çömelmiş oturarak su içen Fatih abimi gördüm.
''Elhamdülillah'' diye fısıldayıp elindeki bardağı tezgaha bıraktı Fatih abim. Az sonra Hilal de bakışlarını bana yöneltti ve elindeki bardağı masanın üzerine bıraktı.
''Canım benim giyecek daha güzel, yani renkli bir şey falan seçseydin bugün için keşke? ''
Şaşkınlıkla gözlerimi Hilal'in renkli gözlerine çevirdim. Bu gibi durumlarda şaşkınlığımdan konuşamamak gibi bir huyum da vardı. Bazen beni kıskıvrak yakalıyordu. ''A-anlamadım?'' dedim kulaklarımın beni yanıltmasını isteyerek.
''Bilseydim ben sana bugüne özel, güzel bir kaç kıyafet ayarlamakta yardımcı olurdum.'' derken önüne düşen bir tutam saçını tutup arkaya bıraktı.
Ben henüz ağzımı açmadan Fatih abimin öfke yüklü sesi duyuldu. ''Ne varmış kıyafetinde!?''
Hilal cevabı Fatih abimden beklemiyor olacaktı ki bir an afalladı.
Fatih abim devam etti konuşmaya:
''Bir yerlerini göstermiyor, gizliyor diye mi kötü elbisesi? Kendini ortaya çıkarmak ve daha güzel göstermek yerine kendin olmak mı çirkinlik? Güzelliğini ortaya serince, Allah'ın sakla dediği emanetini herkese gösterince mi iyi oluyor?''
Hilal susup Fatih abimin gözlerine baktı lakin Fatih abim ona bakmıyordu. Bana da bakmıyordu. Gözleri boşlukta bir yerde asılıydı.
''Çünkü asıl tam tersi olunca problem var bence. Ben kişiliğinden evvel bedenini ön plana çıkaran kişilerle aynı ortamda bulunduğumda bile huzursuz hissediyorum şahsen.''
Fatih abim son sözcüklerini söyleyip çıktı mutfaktan. Hilal'e bir kez bile dönüp bakmamıştı. Yanımdan geçerken bana kısaca bakıp başını iki yana salladı.
Hilal'in bir şey söylemesini bekliyordum ama söylemedi. Gözlerimi ona çevirdiğimde gözlerinin kızardığını farkettim. Ağır mı gelmişti bu iki çift laf ona? Üzerine alınmıştı da belli ki. Fatih abimin böyle bir kastı var mıydı, sanmazdım ama biraz öyle anlaşılmıştı.
Hilal'in kafasına takmaması lazımdı tanımadığı insanların sözlerini. En azından öyle bir kişiliği var gibi görünüyordu. Ayağa kalkıp derin bir nefes aldı. Kırmızı elbisesinin eteklerini hafifçe çekiştirdi aşağı. Ama bunu düzeltmek için yapmıştı, elbise uzayacak değildi ya zaten. Bana anlam veremediğim bir bakış attı ve baştan aşağı süzdü. Sonra da mutfaktan çıktı.
İki bardağı da alıp akıttım ve bılaşıklığa kapattım. Gelmişken yavaş yavaş servis tabaklarını hazırlayayım diyerek işe koyuldum. Tabakların yarısını hazırlamıştım ki içeriye Eylül ve Süheyla girdi. ''Napıyorsun Betül?'' dedi Süheyla ve ''Bizi de çağırsaydın ya.'' diyerek yardım etmeye koyuldu.
Eylül de ''Fatih abim neden sinirli?'' deyip tabaklara poğaçaları yerleştirmeye başladı.
''Anlatırım sonra ben sana.'' deyip bardakları çıkardım.
Kızlarla servis yaptık, Gülsüm yengem de yardım etmişti bize. Boş tabaklar da toplandıktan sonra sırf bizim adetlerimiz için 'kız isteme' faslı gerçekleşti. Yoksa zengin Yılmazkayaların buna dikkat edeceği falan yoktu, amcam istemese olmazdı da. Nasıl becerdim bilmiyorum ama, sanki üzerine konuşulan kişi ben değilmişim gibi başka diyarlarda hissediyordum kendimi, burada değildim sanki. Odada beni istemiyorlardı, değişecek olan benim hayatım değildi sanki! Beni kendime getiren ve duvarda asılı deniz manzaralı fotoğraftan gözlerimi çekmemi sağlayan şey amcamın sesi oldu. ''Betül, hadisene kızım. Gel böyle. ''
Toparlanıp bulunduğum ortamı kavradıktan sonra amcamın yanına gittim. Ne için çağırmıştı beni sahi? Affan da yanıma gelip dikildi, amcam Affan'ın parmağına yüzük geçirdi. Ardından ben de elimi uzattım ve kurdelenin diğer ucundaki yüzük girdi parmağıma. Ne için çağırdığını şimdi kavramıştım. Yüzüğe baktım, zarifti. Kurdele kesilip eniştemin dua eden sesini duyunca ellerimi açtım ve duaya kulak verdim.
Eniştem yani Eylül'ün babası, bize duaları ve Kur'an'ı öğreten kişiydi. Çocukken yazın çiftlikte kalırdım ve akşamları bize ders verirdi. Amin sesiyle ellerimi yüzüme götürdüm. Demek geriye bir tek imam nikahı kalmıştı bu gecelik.
Etrafta insanlar sohbet ediyordu. Ne konuşuyorlardı bu kadar daha yeni tanışmışken? Kafamı kaldırıp baktığımda Ertuğrul abimle, Affan'ın kuzeni Kerem'in sohbet ettiğini gördüm. Bunu beklemiyordum açıkçası. Herhalde aynı takımı falan tutuyorlardı da böyle koyu muhabbete dalabiliyorlardı. Ya da ben ön yargı oluşturmuştum. Sonuçta daha onu tanımıyordum. Evet evet, ön yargılı olmamalıydım.
Murat amcamın isteği üzerine erkekler ayaklanıp odadan çıktı ve misafir odasına yöneldi. Geç bile kalmıştı bunu yapmak için.
Odada Hülya teyzem, Nesrin yengem, Gülsüm yengem ve Affan'ın teyzesiyle yengesi arasında da gayet mülayim bir sohbet vardı. Eylül de bulmuş Süheyla'yı konuşup duruyordu. Hilal boş boş etrafa bakıyor veya telefonuyla oynuyordu. Bense kesinlikle delirmiş olmalıydım. Kendimi fazlasıyla ortamdan soyutlanmış hissediyordum.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, Murat amcamın gelip imamın bir işi çıktığı ve geç geleceği hakkında birşeyler söylediğini hatırlıyorum. Durum böyle olunca da Affan'ın teyzesi ve yengesi ayaklandı eşleriyle beraber. Dayıları yarın yurt dışına gidecekti bu nedenle imamı bekleyemezlerdi. Teyzesinin de evi uzaktı. Beklerlerse çok geç olurdu.
Onları ve çocuklarını da uğurladık. Hilal kiminle gidecekti bilmiyorum, ama gitmemişti. Teyzemler de Yahya Eniştem yarın işe gideceğinden dolayı kalkmışlardı. Tabi Eylül burada kalıyordu. Dayım da işe gidecekti! Ne kadar ısrar etsem de elmecbur gittiler.
Geriye kalanlar olarak şu kadar kişiydik : Ben, Affan, Eylül, Süheyla, Aydan Hanım, Mustafa Bey, Affanın anaannesi, Hilal, Nesrin Yengem, Murat Amcam, Fatih Abim. Beş kişi onlardı, altı kişi de biz.
Boş oturmak yerine namaz kılmak için odama çıktım. Namazımı sindire sindire kılıp duamı da güzelce ettikten sonra merdivenlere yöneldim.
Aydan hanımın ve Affan'ın sesi geliyordu merdivenin altından. Sesler gittikçe netleşti. Aydan Hanım geldiğimi fark edip gözlerime baktıktan sonra arkası bana dönük olan Affan'a bir cümle yöneltti. Bunun üzerine ister istemez duraklayıp kalakaldım.
'' Oğlum sırf bana inat yapıyorsun da bu kızla evleniyorsun değil mi? Zaten giyinmiş kara kara elbisesini, sanki dersin evlenmiyor da cenazeye gidiyor. Hem örtülü bu kız? Napacaksın bunu? Neresini seveceksin Allah aşkına?! Bir anlık duygu seline kapılıp karar verme. Ben istemiyorum bu kızı. Evlenirsen de bana getirme gelin diye...''
Aydan hanımın muhtemelen devam edecek olan yıkıcı ve kırıcı cümlelerini kesen benim ''Yeter!'' diye bir cümleye başlayan sesimin etrafta duyulması oldu.
Sinir krizi geçiriyor olabilirdim!
Ve delirmem, benimle kimsenin evlenmek istememesi olasılığını güçlendirirdi. Bırak Affan'ı , Birol'un bile!