İSTEMİYORUM 🥀

1317 Words
Van’daki askeri hastanede geçirilen o gerilimli ve sancılı günlerin ardından, Alparslan’ın taburcu olup Çukurca’daki o kışla lojmanına geri dönmesi, sönmeye yüz tutmuş bir yangına benzin dökmekten farksızdı. Askeri doktorların tüm "kesinlikle yatak istirahati" ve "üzerine basarsan kalıcı sakat kalırsın" uyarılarını sert bir dille geri çeviren Yüzbaşı, koltuk değneklerine tutunarak, o çelikten iradesini bir kez daha bacağına kelepçeleyerek lojmanda almıştı soluğu. Akşamın o lacivert, zifiri karanlığı Çukurca dağlarının üzerine bir kabus gibi çökerken, lojmanın dar ve gri koridoruna sinen o ölüm sessizliği, yaklaşan büyük bir fırtınanın en net habercisiydi. Alparslan, odasının kapısını ardına kadar açıp içeri girdiğinde, sırtındaki o devasa öfke yükünü taşıyamayacak kadar bitkin ama bir o kadar da tehlikeliydi. Koltuk değneklerini odanın köşesine fırlatırcasına bıraktı. Sağ bacağı kalçasına kadar uzanan o ağır sargıların ve sabitleyici aparatların içinde adeta bir zindan hayatı yaşıyordu ama onun asıl hapishanesi kendi zihniydi. Agit’in o nezathaneden elini kolunu sallayarak kaçışı, iki kez burnunun dibine kadar gelen o intikam fırsatının avuçlarının arasından sabun gibi kayıp gidişi, Alparslan’ı yaşayan bir insandan ziyade, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkmak isteyen bir canavara dönüştürmüştü. Odanın içinde amaçsızca, sol bacağına yüklenerek tur atmaya çalışıyor, her adımda sağ bileğinden yukarıya, omuriliğine kadar tırmanan o yakıcı, keskin acıyla dişlerini kıracak gibi sıkıyordu. "Nasıl olur?" diye haykırdı birden, odanın o boş duvarlarına karşı. Sesi, kışlanın beton kalıplarında yankılanıp kendine bir tokat gibi geri döndü. "Benim koruduğum, benim canımı ortaya koyduğum bu kışlada, bir şerefsiz benim burnumun dibinden kaçıyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum! Bir sakat gibi, bir acemi gibi bu yatağa çakılıp kalıyorum!" Öfkesi o kadar muazzamdı ki, masanın üzerinde duran telsiz cihazını elinin tersiyle vurarak duvara fırlattı. Cihaz, bataryası fırlayarak parça parça yere saçılırken, Alparslan göğsü körük gibi inip kalkarak pencereye doğru ilerledi. Alnını o soğuk cama dayadığında, şakaklarındaki zonklama dışarıdaki fırtınanın uğultusuna karışıyordu. Kendini suçluyor, hırsından kendi etini koparmak istiyordu. Asena’ya verdiği o sessiz söz, o kanlı bayrak armasıyla mühürlediği o yemin, şimdi bir utanç vesikası gibi boynuna dolanmıştı. Tam o esnada, ortak koridorun kapısı yavaşça aralandı ve içeriye Tuana girdi. Tuana, Alparslan’ın hastaneden kaçarcasına lojmana döndüğünü duyduğu andan beri içindeki o endişe dalgasını bastırmaya çalışıyordu. Üzerinde yine o kalın, gri hırkası vardı, saçları darmadağındı ve gözlerindeki o uykusuz, yorgun ifade, Alparslan’ın bu yıkımıyla ne kadar bütünleştiğinin kanıtıydı. Yerdeki kırık telsiz parçalarını, devrilmiş sandalyeyi gördüğünde adımlarını yavaşlattı ama geri çekilmedi. Alparslan’ın o karanlık, devasa sırtına baktı. O sırt, tüm vatanın yükünü taşıyordu belki ama kendi acısının altında ezilmek üzereydi. "Buraya gelmemeliydin," dedi Tuana, sesi bir hekimin serinkanlılığından uzak, tamamen savunmasız bir kadının feryadı gibiydi. "Hastanede kalman, o bacağın dinlenmesi gerekiyordu. Bu öfkeyle, bu hırsla sadece kendine zarar veriyorsun, Alparslan. O hain kaçtıysa, yine bulunacak. Ama sen kendini böyle yok edersen, geriye intikam alacak bir Alparslan kalmayacak." Alparslan, Tuana’nın sesini duyduğu an, sanki arkasından sinsi bir düşman yaklaşmış gibi hızla döndü. Tek bacağının üzerinde dengede durmaya çalışırken gözlerindeki o kan çanağı bakışları Tuana’nın üzerine dikti. "Yine mi sen?" diye kükredi, sesi odayı sarsarak. "Yine mi o doktor masalları? Benim karşımda durup bana ne yapmam gerektiğini söyleme hakkını sana kim veriyor, Tuana? Sen beni o gece o odada tutmasaydın, o merhamet zırvalarınla benim aklımı çelmeseydin, ben o zindanın kapısında nöbette olacaktım! Agit o kapıdan çıktığı an kafasına sıkacaktım! Benim acım, benim intikamım senin o steril dünyana sığmaz, anlıyor musun? Çık git odamdan! Beni yalnız bırak!" Tuana, bu ağır sözler karşısında bir adım bile geri atmadı. Aksine, içindeki o aylardır biriken sadakat, o gizli hayranlık ve hepsinden öte, bu adamı kaybetme korkusu bir barajın patlaması gibi dışarı vurdu. Alparslan’ın o öfkeyle kasılmış gövdesine doğru büyük iki adım attı ve tam önünde durdu. Aralarındaki mesafe kapandığında, Alparslan’ın ağzından çıkan o sıcak, barut ve öfke kokan nefes Tuana’nın yüzünü yaladı. Genç kadının gözleri ağlamaktan kızarmıştı ama bakışlarında saf, durdurulamaz bir kararlılık vardı. "Gitmiyorum!" diye bağırdı Tuana, ilk defa Alparslan’a sesini bu kadar yükselterek. "Beni suçlamandan, benden nefret etmenden bıktım artık! Ben seni o zindandan uzak tutarken canını kurtardım! Sen o gece katil olmak için değil, intihar etmek için oraya iniyordun! Asena’nın yanına gömülmek istiyordun! Ben seni yaşatmak istiyorum, Alparslan! Duymuyor musun beni? Ben seni bu dünyada, nefes alırken görmek istiyorum!" Alparslan, kadının bu ani ve şiddetli çıkışı karşısında bir anlık duraksadı, kaşları daha da çatıldı. Tam elini kaldırıp onu odadan dışarı itmeye yeltenecekti ki, Tuana zihnindeki tüm mantık sınırlarını, tüm askeri ve sivil kuralları tek bir saniyede yakıp yıktı. Parmak uçlarında yükselerek, ellerini Alparslan’ın o barut karası, sert yanaklarına koydu ve adamın ne olduğunu anlamasına bile fırsat vermeden, onun o öfkeyle titreyen dudaklarına kapandı. Bu, sakin bir öpücük değildi; bu, içindeki tüm o korkuyu, endişeyi, o isimsiz aşkı ve çaresizliği Alparslan’ın ruhuna akıtmak isteyen, fırtınanın tam kalbinden kopmuş, ani ve sarsıcı bir hamleydi. Tuana, Alparslan’ın o buz tutmuş, mermer gibi sertleşmiş dudaklarında kendi sıcaklığını eritmek istercesine, onu tüm dünyadan koparıp sadece o ana hapsetmek istercesine öptü. O an, lojmanın o karanlık odasında zaman gerçekten durdu; dışarıdaki rüzgarın uğultusu, siren sesleri, dağların tekinsizliği, her şey o tek bir saniyede buharlaşıp gitti. Ancak bu büyü, Alparslan’ın zihninde bir şifa değil, devasa bir dinamit lokumunun patlaması gibi bir etki yarattı. Alparslan’ın gözleri dehşet ve öfkeyle açıldı. Zihninde, yeşil gözleriyle ona bakan Asena’nın o son nefesi, toprağın altına gömdüğü o gümüş alyans ve kışla odasındaki o kanlı bayrak arması birer birer canlandı. Bir başkasının dokunuşu, bir başkasının dudaklarının kendi dudaklarındaki o sıcaklığı, Alparslan için Asena’nın hatırasına, o kutsal mabede yapılmış en büyük, en affedilemez ihanetti. Alparslan, sol elini Tuana’nın omzuna yerleştirip, muazzam bir güç ve hiddetle kadını kendinden geriye doğru itti. Tuana, bu sert hamlenin etkisiyle dengesini kaybederek odanın ortasındaki o eski ahşap masaya çarptı. Masanın üzerindeki haritalar ve kalemler büyük bir gürültüyle yere saçılırken, genç kadın sırtına batan acıyla inleyerek durabildi. Alparslan’ın yüzü öfkeden simsiyah kesilmişti. Boynundaki damarlar fırlayacak gibi şişmiş, göğsü adeta bir canavarın iniltisiyle sarsılıyordu. Elinin tersiyle dudaklarını, Tuana’nın bıraktığı o sıcaklığı tiksinircesine, sertçe sildi. O siliş, sanki tenini yüzmek istiyormuş gibi vahşiydi. "Sen ne yaptığını sanıyorsun?!" diye kükredi Alparslan, sesi lojmanın tüm duvarlarında, koridorlarında bomba gibi patlarken. "Sen kimsin?! Kendini ne sanıyorsun, doktor?!" Adımlarını öfkeyle öne doğru attı, sağ bacağındaki o korkunç acıyı tamamen yok sayarak Tuana’nın üzerine yürüdü. Parmağını kadının yüzüne doğru sallarken, gözlerinden sızan o saf nefret Tuana’nın içini üşüttü. "Benim kalbim toprağın altında!" diye bağırdı Alparslan, elini kalbine, Asena’nın armasını taşıdığı o boş yere vurarak. "Ben o kadına ömrümü verdim, ben o kadına yemin ettim! Sen hangi hakla, hangi cüretle benim odama girip bana dokunmaya kalkarsın?! Benim dudaklarımda, benim bedenimde Asena’dan başka hiçbir kadının izi olamaz, duydun mu beni?! Senin o sivil fantezilerin, senin o acıma duyguların benim namusuma dil uzatamaz!" Tuana, çarptığı masanın kenarına tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Alparslan’ın o gözü dönmüş, kendisini bir düşman gibi gören bakışları karşısında içindeki o kadınlık gururu parça parça olmuştu. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarını yakıyordu ama o yine de başını öne eğmedi. "Ben senin namusuna dil uzatmadım, Alparslan..." dedi, sesi hıçkırıklarının arasında titreyerek. "Ben sadece... Seni yaşatmak istedim. O karanlıktan çıkmanı istedim." "İstemiyorum!" diye haykırdı Alparslan, odanın kapısını ardına kadar açarak koridoru gösterdi. "Senin merhametini de, senin yaşatma çabanı da, seni de istemiyorum! Benim hayatımdan, benim odamdan defol git! Bir daha sakın... Sakın karşıma çıkma, sakın bana dokunma! Eğer bir kez daha o sınırları aşarsan, karşına doktor olarak değil, bu dağların askeri olarak dikilirim! Defol!" Tuana, Alparslan’ın yüzündeki o mutlak, tavizsiz nefreti gördüğünde, aralarındaki o bağın bir daha asla tamir edilemeyecek şekilde koptuğunu anladı. Hıçkırıklarını eliyle bastırarak, Alparslan’ın o devasa, öfkeden titreyen gövdesinin yanından hızla sıyrıldı ve kendi odasına doğru koştu. Kendi kapısını kapatıp arkasına yaslandığında, lojmanın o soğuk betonuna çökerek hıçkırıklara boğuldu. Alparslan ise odasında tek başına kaldığında, yerdeki kırık dökük haritalara, devrilmiş sandalyeye baktı. Dudaklarını bir kez daha kamuflajının koluyla sertçe sildi, Asena’nın resmine doğru baktı ve dizlerinin üzerine, o kırık bacağının acısıyla toprağa çöker gibi çöktü. İçindeki o intikam ateşi, bu gece sadece düşmana karşı değil, kendisine yaklaşmak isteyen her şeye karşı devasa bir koruma duvarına, aşılmaz bir cehenneme dönüşmüştü. O artık sadece ölümü ve o hainin kanını düşünen, aşka ve yaşama kapılarını sonsuza dek kapatmış bir nefret abidesiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD