Borç Ve Bedel

1673 Words
Asil'in parmakları fotoğrafın kenarlarında gezindi. Gözü daldı gitti, sanki o karedeki insanların çığlığını duyuyordu. Amcası arkasından bir gölge gibi dikilmiş, lafı ağzında çiğniyordu. "Karar senin oğul," dedi amcası, . "Ama baban kararı bundan 20 yıl önce vermiş görünüyor. Sana da bunu uygulamak düşer." Asil yutkundu, boğazı kurudu. Asil fotoğrafı masaya fırlattığı gibi odadan fırladı. Öfkesi burnundaydı. Merdivenlerden hışımla inerken Elif’le çarpıştı. Elif sendeledi, Asil ise durup kaldı. İlk kez ona başka bir gözle bakıyordu. O an sanki Elif’in bütün kimsesizliği, yetim kalışı bir yük olup Asil’in omuzlarına bindi. Bakışları Elif’in üzerinde çakılı kaldı ama bu kez bakışı şefkatten değil, ağır bir suçluluktan dolayı buz gibiydi.Elif şaşkın şaşkın "Asil?" diyecek oldu ama Asil tek kelime etmedi. O suçluluk duygusuyla kıza bakamadı bile. Yanından bir yabancı gibi sıyrılıp geçti, gitti. Asil bahçede akşam karanlığında yalniz başına oturan annesini görünce yanına geldi. Kadının yüzündeki o asık, kederli ifade içini cız ettirdi. Eğilip annesinin elini öptü, bırakmadı. "Anam," dedi, sesiyle kadının dikkatini kendine çekerek. "Benim güzel canım anam... Sakın üzülme, karartma kalbini." Annesi oğlunun yüzüne öylece baktı, gözlerinde yılların yorgunluğu vardı. Asil, annesinin elini iki avucunun arasına alıp gözlerinin tam içine bakarak devam etti: "Babam yok ama artık ben varım. Kimse seni üzemez, kimse senin başını öne eğemez artık. Her şeyin hesabı bende." Annesi hiçbir şey demedi, sadece titreyen elini oğlunun başına koyup saçlarını okşadı. Bu sessiz bir rızaydı, bir teslimiyetti. Asil o eli son bir kez daha öptü, ayağa kalktı ve arkasına bile bakmadan bahçe kapısından çıkıp gitti. Asil, bahçe kapısının önüne geldiğinde adımları kendiliğinden yavaşladı. İçindeki öfke ve hüzün birbirine karışırken, elini cebine atıp telefonunu çıkardı.Rehbere girdi, parmakları "Hazan" isminin üzerinde durdu. Tam arama tuşuna basacakken duraksadı. Babası ölmüştü Asil'in; Hazan ise sanki Asil hiç var olmamış gibi susmuştu. Bir "başın sağ olsun" cümlesini bile çok görmüştü.Gerci haklıydı... Asıl telefonu cebine kattı, babasının ölümüyle duvarlar üstüne üstüne geliyordu zaten."Biraz hava almazsam çıldıracağım," diye mırıldanarak yürümeye başladı. Tam o sırada Kahya Bekir, gölge gibi belirdi yanında. "Ağam," dedi Bekir hürmetle, "Müsaade et de bende geleyim seninle, yalnız gitme bu halde." Asil durup elini kaldırdı, sesi sert ve netti: "Yok Bekir, gelme. Hayır... Yalnız kalıp biraz hava alacağım. Sen buralara mukayyet ol." Bekir boyun eğip geri çekildi. Asil, bahçe kapısından çıkıp gecenin karanlığına karıştı. Tam köşeyi dönüp ıssız yola sapmıştı ki, karanlığın içinden bir ses fırladı: "Asil!" Asil olduğu yerde çakıldı. Göğsü hızla inip kalkarken kafasını kaldırdı. Köşedeki o eski duvarın dibinden Hazan çıkıvermişti. Hazan’ın yüzünde öyle bir hüzün vardı ki, sanki dünyanın bütün kederi o iki gözün içine dolmuştu. Gözleri ağlamaklıydı, kirpikleri ıslaktı. Asil’in karşısında adeta küçülmüş, suçlu bir çocuk gibi duruyordu. Dudakları titredi, kelimeler boğazında düğüm düğüm oldu."Şey..." dedi Hazan, "Ben... Ben..." "Ben duydum... Çok üzüldüm. Başın sağ olsun." Asil, Hazan’ın o perişan, o kederli gözlerine baktı. Hazan da gözlerini Asil’den ayırmadı; , Asil pat diye atıldı ileriye. Hiç beklemediği bir anda, sertçe sardı Hazan’ı. Sanki kaçıp gitmesinden korkuyormuş gibi, sanki dünyada tutunacak başka hiçbir dalı kalmamış gibi kollarını kadının etrafına doladı. O koskoca, dağ gibi duran adam, herkesin çekindiği Asil Ağa; Hazan’ın boynuna gömdü yüzünü. Bedeni sarsıldı ama dışarıya tek bir hıçkırık bile bırakmadı. Kimse görmedi, kimse duymadı; Asil sadece Hazan’ın omzuna, sessizce ve adeta içine içine gözyaşı döktü. Gecenin karanlığında, o köşe başında, Asil ağladı, Hazan ise sadece ona sımsıkı tutunup o acıyı bölüştü. Asil yavaşça geri çekildi, Hazan’ın yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözleri hala ıslaktı, sesi ise tanınmayacak kadar kısıktı. "Ben... Ben çok özür dilerim Hazan. Ben..." dedi, kelimeler boğazında düğümleniyordu. Suçluluk duygusu bir zehir gibi kanına karışmıştı. Hazan, parmağını Asil’in dudaklarına götürdü. "Şşşt," dedi onu susturarak. Sesi hem şefkatli hem de bir o kadar kırgındı. "Bir şey söyleme. Şimdi değil. Hadi... evine git. Annene git, Elif’e git. Sana ihtiyaçları var, şimdi senin sıran." Asil’in başı yana düştü, sesi titreyerek, "Yapma Hazan... Ben..." diye konuşacak oldu ama... Sadece "Ben mecburum Hazan," diyebildi. "Mecburum..." Hazan, daha fazla dayanamayacağını biliyordu. Gözlerindeki yaşı eliyle silip arkasını döndü ve karanlığın içine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ne bir veda etti, ne de arkasına baktı. Her adımı, Asil’den biraz daha kopuşuydu. Hazan’ın silüeti karanlıkta yavaş yavaş kaybolurken, Asil’in dudaklarından sadece bir fısıltı dökülebildi: "Hazan..." Hazan karanlikta uzaklaşırken beyninde su cümleler geçip duruyordu: "Babanın yaşarken verdiği vasiyeti, o öldükten sonra kabul etmen... Senin de bunu istediğini göstermez mi Asil?" Onun vasiyetine sadık kalman, aslında senin de içten içe istediğin şey miydi?" Karanlıkta hazanin silüeti kaybolup gitti. 1 hafta sonra... Cenaze üzerinden bir hafta geçmiş, konaktaki o ağır feryatlar yerini derin ve uğultulu bir sessizliğe bırakmıştı. Sular yavaştan durulmuş, Mirhan Ağa’nın yokluğuna alışmaya çalışan hane halkı acılarını yüreklerine gömüp hayatın rutinini sürdürmeye çabalıyordu. Asil gecenin karanlığında arabasıyla kapının önüne geldi. Son bir haftadır her saat başı, her boş kaldığında yaptığı o şeyi yaptı: Elini telefona attı. Hazan’ın adını rehberde bulup arama tuşuna bastı. Ancak bu defa durum farklıydı. Her defasında çalıp çalıp açılmayan telefon şimdi ise ulasilmiyordu. Asil, telefonu kulağından yavaşça uzaklaştırıp ekranına baktı. Ulaşılamıyordu. Hazan, sanki aralarındaki son ince ipi de koparıp atmış, kendini tamamen karanlığa gömmüştü. Arabadan indi, kapıyı sertçe çarptı. Kapıda onu bekleyen Bekir’e doğru yürüdü. "Bekir!" dedi sesi çatallanarak.Asil, gözlerini konak kapısından ayırmadan fısıldadı: "Yarın sabah... Yarın sabah ilk iş, gidip Hazan' a bakacaksın. İyi mi, değil mi? Kendi gözlerinle göreceksin, bana haber getireceksin. Anladın mı?" Anladım ağam, merak buyurma. Şafakla beraber kapısındayım," dedi Bekir. Asil konağa girip merdivenleri ağır ağır çıktı. Yukarıdaki geniş avluya geldiğinde duraksadı. Sedirde Elif oturuyordu.Önündeki bir bardak çay çoktan soğumuş, üzerini ince bir hırka çekmiş oturuyordu.Elif, çaya değil de sanki çayın içindeki kendi kaybolmuş hayatına bakar gibi dalgın dalgın bakıyordu. Asil, birkaç adım yaklaştı. Tahta zemin ayaklarının altında gıcırdadı ama Elif irkilmedi bile. "Elif?" dedi Asil Bu saatte neden buradasın? Çayın da buz gibi olmuş." Elif, Asil’in sesini duyunca sanki çok uzak bir uykudan uyanmış gibi hafifçe irkildi. Bakışlarını o soğuk çay bardağından çekip Asil’e çevirdi. Asil sedire, Elif’in yanına oturdu. Bir süre ikisinden de ses çıkmadı, sadece konağın gece sessizliği vardı aralarında. Sessizliği ilk bozan Asil oldu. "Elif..." dedi Asil, "Bak Elif, babamın vasiyeti bana bırakılan bir yük. Seni bile bile bu ateşe atamam, hayatını yakamam. Bu yaptığımız saçmalık, sen de biliyorsun. Seninde hayatın var hayallerin var." Elif, önündeki soğumuş çay bardağıyla oynamaya başladı. Dudaklarını ısırdı, söyleyip söylememek arasında kaldı. Gözleri dolmuştu ama bakışlarını Asil'e çeviremiyordu. "Benim için... pek öyle değil Asil" dedi Elif, sesi titreyerek. "Yani, hayal dediğin şey her zaman senin düşündüğün gibi olmuyor. Bazı insanlar için tek bir hayal vardır, o da gerçekleşmek üzeredir." Asil kaşlarını çatıp ona döndü. "Ne hayalinden bahsediyorsun? Anlamadım dedi, oysa anlamıştı... Elif yutkundu, başını hafifçe kaldırdı. "Ben... ben kendimi bildim bileli, hani biz küçükken bahçede oynardık ya... Hani küçükken sen hep önden koşardın, ben arkandan gelirdim ya... Ben o günlerden beri senin yolundan başka yol, senin yüzünden başka yüz bilmedim. Kimseye de diyemedim." "Elif sen ne diyorsun?" "Benim gözüm senden başkasını görmedi hiç Asil" Asil tam "Saçmalama" diyecekken Elif devam etti, sesi bu sefer daha da kısıldı: Elif ayağa kalkıp gökyüzüne baktı, derinin bir nefes aldı.Bir kez daha yutkundu, bu sefer nefesi daralır gibi oldu. "Zaten... zaten çok bir vaktim de kalmadı Asil," dedi sesi titreyerek. "Doktorlar durumumun iyi olmadığını, ciğerlerimin bittiğini söylediler. Ölüyorum ben." Elif yavaşça arkasına döndü. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı. "Bildiğin işte... Bu yüzden kabul ettim bu evliliği. Ölmeden önce son bir kez, sadece yanında olayım istedim. Beni yakmıyorsun Asil... Zaten sönmek üzere olan bir mumu, sadece rüzgardan koruyorsun." "Neden şimdi söylüyorsun bunu?" dedi Asil. "Neden?" dedi, sesi titriyordu. "Neden şimdi söyledin Elif? Bu kadar zaman neden sakladın bizden bunu? Hastasın madem, ölüyorum diyorsun... Neden sustun?" Elif, Asil’in bu tepkisine karşı hiç istifini bozmadı. Gözlerindeki yaşları silmedi bile, sadece o acı gülümsemesiyle bakmaya devam etti. Omuzlarını hafifçe silkti. "Ne önemi var ki Asil?" dedi, "Ha önce söylemişim, ha şimdi... Ne değişecekti? Söyleseydim bana acıyarak mı bakacaktın? Asil, "Olur mu öyle şey? Tedavi arardık, bir çaresine bakardık!" diye çıkıştı. Elif başını hafifçe iki yana salladı. "Çaresi yok Asil. Ben sadece son günlerimi, çocukluğumdan beri hayalini kurduğum adamın yanında sessizce geçirmek istedim. Hepsi bu." Asil, Elif’in yüzüne bakarken; Elif’in zihninde o gün, sanki az önce yaşanmış gibi canlandı... FLASHBACK (Altı Ay Önce - Mirhan Ağa’nın Çalışma Odası) Konağın ağır ahşap kapısı yavaşça açıldı. Elif, elinde buruşturduğu tahlil sonuçlarıyla içeri girdi. Mirhan Ağa masasında oturmuş, tespih çekiyordu. Elif’in yüzündeki o ölü toprağı andıran beyazlığı görünce tespihi elinde durdu. "Elif? Hayırdır kızım, bu ne hal?" Elif cevap veremedi. Masaya yaklaştı, dizlerinin bağı çözülmüş gibi önündeki sandalyeye çöktü. Gözyaşları sessizce akmaya başladı. Kağıdı titreyen elleriyle Mirhan Ağa’nın önüne bıraktı. "Amca..." dedi hıçkırarak. "Vaktim bitiyormuş. Ciğerlerim... Doktor 'en fazla birkaç ay' dedi." Mirhan Ağa kağıdı okudukça yüzündeki her çizgi derinleşti. Can dostunun emaneti, can borçlu olduğu dostunun biricik kızı karşısında eriyordu. Gözleri doldu, sesi titredi: "Olmaz öyle şey! Dünyanın öbür ucuna götürürüm seni, ne gerekirse yapılır!" "Çaresi yokmuş amca," dedi Elif, başını kaldırıp Mirhan Ağa’nın gözlerinin içine bakarak. "Benim tedavim yok. Ama benim bir sevdam var. Senelerdir içimde büyüttüğüm, kimseye diyemediğim... Asil." Mirhan Ağa duraksadı. Asil’in Hazan’a olan tutkusunu biliyordu. "Kızım, Asil..." diyecek oldu ama Elif eline yapıştı.Biliyorum amca! Asil’in gönlü başkasında, biliyorum. Ama ben bu dünyadan kimsesiz gibi, bir başıma göçmek istemiyorum. Ölmeden önce tek bir dileğim var: Asil’in karısı olmak. Onun soyadını taşımak. Sadece bir gün bile olsa, onun helali olarak uyanmak... Babamın hatırı varsa, ne olur bu son isteğimi geri çevirme. Beni bu dünyadan muradımı almış gönder." İşte vasiyet safsatası tam da burada başladı. Günümüz (Konağın Avlusu) Elif sessizce odasına doğru hızlı adımlarla ilerledi. Asil, o kapkaranlık avlunun ortasında, sanki dünyanın tüm yükü omuzlarına binmiş gibi öylece kalakaldı. Önce babasının vasiyeti, ardından Asil'i kurtarmak için ölen Elif'in babası, kendi babasının ölümü onunla birlikte artık ağalığın getirdigi sorumluluklar ardından Elif’in az önce bir hançer gibi kalbine sapladığı o itiraflar yankılandı zihninde. Elif sadece ölmüyordu; Elif, Asil’e olan imkansız aşkını ve son nefesini onun kollarında verme arzusunu bir vasiyetin içine saklayıp önüne koymuştu.Bir yanda babasına olan can borcu, bir yanda vicdan azabı, diğer yanda ise küle dönmüş kendi hayalleri... Gecenin karanlığı Asil’i yutarken, avluda yankılanan tek şey onun sessiz feryadıydı. Adeta kendini ateşe atmış, kendi yangınının içinde kül olmayı bekliyordu. Kaçacak bir yer yoktu, sığınacak bir liman kalmamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD