Asil’in sesi konağın avlusunda yankılandı: "Bekir! Bekir çabuk arabayı hazırla!"
Kahyası Bekir bir saniye bile beklemeden garaja koştu. Asil, kucağında baygın gibi duran Elif’i daha sıkı kavradı.
Annesi Zümrüt:
"Oğlum! Ne oldu bu kıza birden bire?" diye haykırdı.
Asil tek bir kelime bile etmedi. Yüzü buz kesmişti. Elif’i kucağında taşıyarak büyük adımlarla merdivenlerden inmeye başladı.
Zümrüt, oğlunun bu ürkütücü sessizliği karşısında ne yapacağını şaşırmış bir halde peşlerine düştü.
"Allah’ım sen yardım et... Sen yardım et! Nedir bu başımıza gelenler?" diye feryat ederek arkalarından koşturdu.
Asil, annesinin yalvarışlarını duymazdan gelerek kapıdaki arabaya ulaştı. Bekir kapıyı açtığında Elif’le birlikte arka koltuğa yerleşti.
Bekir arabayı bir hışımla sürdü, hızla konaktan uzaklaştılar. Zümrüt Hanım da durmadı, hemen diğer arabaya atlayıp onların peşine takıldı.
Hastane önüne geldiklerinde araba sert bir frenle durdu. Bekir hemen koşup kapıyı açtı. Asil, Elif’i kucağına aldığı gibi acilin kapısına doğru koşmaya başladı.
"Yardım edin! Kimse yok mu? Yardım edin!" diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Hastanenin bahçesi Asil’in çığlıklarıyla yankılandı. Sedye getiren görevliler hemen yanına koştular. Asil, Elif’i sedyeye yatırırken elleri titriyordu. O sırada Zümrüt Hanım da arabayı arkada durdurup nefes nefese yanlarına geldi.
"Oğlum, Elif... Elif iyi mi?" diyerek sedyenin peşinden koşmaya başladı.
O an görevli sağlık çalışanı elinde dosyayla Asil’in yanına geldi. "Hastanın nesi oluyorsunuz? Bildiğiniz bir rahatsızlığı veya düzenli kullandığı bir ilaç var mı?" diye sordu.
Asil bir an duraksadı. Elif hakkında aslında ne kadar az şey bildiğini o an fark etti. Yüzü kireç gibi oldu, cevap veremedi.
Zümrüt Hanım hemen araya girdi:
"Ben biliyorum evladım," dedi nefes nefese. "Bildiğimiz ağır bir hastalığı yok ama son zamanlarda çok bitkindi, yemek yemiyordu. Tansiyonu düşmüş olabilir."
Asil birden ileri atıldı.
"Kanser..." dedi.
Annesi Zümrüt duyduklarına inanamayarak oğluna baktı. "Oğlum ne kanseri? Ne diyorsun sen?" diye kekeledi.
Asil, gözlerini müdahale odasının kapısından ayırmadan, "Karaciğer kanseri..." dedi. Sesi hem çok net hem de çok çaresiz geliyordu.
Sağlık çalışanları bu kritik bilgiyi alınca birbirlerine bakıp hızla içeri daldılar. İçlerinden biri Asil’i durdurarak, "Siz burada bekleyin, müdahale etmemiz lazım!" dedi ve kapıyı yüzlerine kapattı.
Zümrüt Hanım olduğu yerde donup kalmıştı. Titreyen elleriyle oğlunun omuzlarından sarstı onu. "Oğlum sen ne diyorsun? Ne kanseri, ne karaciğeri?
Daha gencecik kız... Ne ara oldu, biz nasıl duymadık? Eyvah, ne geldi başımıza!" diyerek feryat etmeye başladı.
Asil ise hiçbir soruya cevap vermiyordu.
O kapının eşiğinde ne kadar beklediler hiç bilmiyorlardı. Zaman durmuş gibiydi.
En sonunda içeriden bir yetkili çıktı, maskesini indirip yorgun bir nefes aldı.
Asil hemen adamın üzerine atıldı. "Doktor, durumu nasıl? İyi mi?"
Doktor, Asil ve ağlamaktan gözleri şişmiş Zümrüt Hanım’a bakarak konuştu:
"Hastayı stabilize ettik ama durumu sandığınızdan da ciddi. Karaciğerdeki hasar çok ilerlemiş.
Doktor başını sallayarak devam etti: "Burada elimizden geleni yaptık, yatışını verdik ama imkanlarımız bir yere kadar."
Asil hemen lafa atıldı, gözleri kararmıştı. "Doktor!" dedi. "Ne gerekiyorsa yapalım."
Doktor ciddiyetle Asil’in gözlerine baktı. "O zaman," dedi. "İstanbul’a gitmesi çok daha iyi olur. Karaciğerdeki durum sandığımızdan da kötü durumda. Buradaki ekipman ve uzmanlık bu aşama için yeterli gelmeyebilir."
Doktor, sözlerini bitirdikten sonra hızla yanlarından ayrılıp koridorun derinliklerinde kayboldu. Asil, duyduklarının ağırlığıyla taş kesilmiş gibiydi.
Zümrüt Hanım, gözyaşları içinde oğluna sarıldı. Hıçkırıklarının arasında, "Vah yavrum, güzel kızım... Ne kadar çekmiş de bize hiçbir şey söylememiş. O gencecik bedeniyle bu yükü nasıl taşımış tek başına?" diye feryat ediyordu.
Asil ise annesinin kollarında olmasına rağmen orada değil gibiydi. Donuk gözlerle etrafa bakıyor, boşluğa dalıp gidiyordu. Zihninde Elif’in omuzlarındaki sessiz yükü, sakladığı acıları ve kendisinin buna ne kadar geç kaldığı düşüncesi dönüp duruyordu.
1 hafta sonra
Aradan tam bir hafta geçmişti. Konaktaki o eski neşeden eser kalmamış, her köşeye Elif’in hastalığının ağırlığı çökmüştü. İstanbul için tüm hazırlıklar tamamlanmış, en iyi doktorlarla görüşülmüştü.
Hastanenin çıkış kapısında bir ambulans bekliyordu. Elif, beyaz çarşafların arasında, yüzü kağıt gibi solgun bir halde sedyeyle dışarı çıkarıldı. Etrafında bir sürü cihaz ve serum hortumu vardı. Asil, bir saniye bile sedyenin yanından ayrılmıyor, Elif’in cansız gibi duran elini sıkı sıkı tutuyordu.
Havaalanına doğru yola çıkmadan önce acı bir veda anı yaşandı. Zümrüt Hanım, ambulansın kapısına kadar gelmişti. Gözyaşları sicim gibi akarken Elif’in alnına hafif bir öpücük kondurdu.
"Güzel kızım benim... Sakın bizi bırakma. İstanbul'da iyileşip sapasağlam döneceksin bu eve. Dualarım seninle," diye fıstıldadı.
Asil, annesine bakıp sadece başını sallayabildi. Konuşacak hali kalmamıştı. Ambulansın kapıları kapandığında, Bekir ve diğer çalışanlar yaşlı gözlerle arkalarından bakıyordu. Siren sesleri eşliğinde ambulans havaalanına, yani Elif’in son şansına doğru hızla uzaklaşmaya başladı.
Diğer tarafta Hazan...
Hazan, günlerdir odasının karanlığına hapsolmuş, adeta ölü bir ruh gibi yaşıyordu. Gözlerini tavandaki tek bir noktaya dikmiş, dış dünyayla bağını tamamen koparmıştı. Tam o sırada kapı sertçe açıldı ve üvey annesi içeri girdi. Yüzünde, kötü haberi vermekten gizli bir zevk alan o ifade vardı.
"Duydun mu olanları kız?" dedi üvey annesi, yatağın kenarına ilişerek.
Hazan yerinden bile kıpırdamadı, tepki vermedi. Üvey annesi, Hazan'ın bu sessizliğine aldırmadan konuşmaya devam etti:
"Ağa'nın karısı... O Elif denen kız çok hastaymış. İstanbul'a götürmüşler iyileştirmek için. Konak çalkalanıyor; herkes 'ölecek' diyor valla. Durumu çok kötüymüş, bir ayağı çukurdaymış anlayacağın."
Hazan, "Elif" ve "ölüm" kelimelerini aynı cümlede duyunca kalbine bir bıçak saplanmış gibi hissetti. Günlerdir donuk duran gözleri titredi.
Hazan, günlerdir süren o derin sessizliğini bozarak aniden yerinden irkildi. Yatağın içinde doğrulup korku dolu gözlerle üvey annesine baktı.
"Hasta mı? Nesi varmış?" dedi, sesi titreyerek.
Neriman, Hazan’ın bu ani tepkisine şaşırsa da yüzündeki o umursamaz tavrı bozmadı. "Bilmiyorum tam," dedi omuz silkerek. "Kansermiş... Karaciğer kanseri diyorlar. Ölecekmiş valla, öyle konuşuluyor her yerde."
Hazan’ın yüzü bembeyaz oldu, nefesi boğazında düğümlendi. Neriman ise sanki müjdeli bir haber veriyormuş gibi kapıya yöneldi. "Gördün mü? Ağa karısız kalacak bu gidişle. Koca konak kimlere kalacak bakalım..." diyerek söylene söylene odadan çıktı.
Hazan, olduğu yerde buz kesti.
Gözlerini odanın karanlık bir köşesine dikti.
Ve o donuk bakışlarla o odada ne kadar süre kaldığını o bile hatırlamıyordu.
Hazan, buz kesmiş bir halde pencerenin kenarına kadar süründü. Tam o an, gökyüzünde gürültüyle yükselen uçağı gördü. Elif'i taşıyan, Asil’in umut bağladığı o uçak, bulutların arasına doğru süzülüyordu.
Hazan, camın soğuğuna alnını yasladı. Uçağın arkasında bıraktığı beyaz izi izlerken, Asil’in ondan bir kez daha, ama bu sefer çok daha farklı ve geri dönülemez bir şekilde uzaklaştığını iliklerine kadar hissetti. Sadece fiziksel bir mesafe değildi bu; Asil, Elif’in canını kurtarmak için kendi canını da o uçağa koyup götürmüştü.
İstanbul'da Sessiz Bekleyiş
Aradan 6 ay geçmiş Asıl ve Elif adeta İstanbul'a bağımlı kalmışlardı. Hastalık daha da ilerlemiş son evredeydi.
İstanbul’daki hastane koridorları soğuk ve ıssızdı. Elif, geldiği günden beri yoğun bakım ünitesinde cam arkasındaydı. Cihazların çıkardığı o düzenli "biip" sesleri, Asil için dünyanın en ağır müziği haline gelmişti.
Asil, camın arkasından Elif’e bakıyordu. Elif, beyaz çarşafların arasında o kadar küçülmüş, o kadar zayıflamıştı ki, sanki nefes almasa orada olduğu bile belli olmayacaktı. Yüzündeki maske, kolundaki serumlar ve karaciğerindeki hasarı kontrol eden o karmaşık makineler... Asil, elini cama yasladı.
"Dayan Elif," diye fısıldadı sesi titreyerek. "Seni buraya ölmek için getirmedim. Beni böyle bırakıp gidemezsin."
Tam o sırada profesör ve ekibi koridorda göründü. Asil hemen doktorun önünü kesti. Gözleri kan çanağına dönmüştü, günlerdir uyumamıştı.
"Hocam, ne zaman? Ne zaman uyanacak? Bir gelişme yok mu?"
Profesör, elindeki dosyalara bakıp derin bir iç çekti. "Asil Bey, durumu stabil tutmaya çalışıyoruz ama karaciğer iflasın eşiğinde. Acilen nakil sırasına aldık ama biliyorsunuz bu işler zaman alır. Vücudu şu an çok yorgun."
Asil’in elini yasladığı o soğuk cam, içeriden gelen keskin ve uzun bir "BİİİİİPPPPP" sesiyle titredi. Kalp atışlarını gösteren o düzenli ritim bir anda düz bir çizgiye dönmüştü.
Koridorun sessizliği saniyeler içinde dağıldı. "Mavi kod! Acil müdahale!" sesleri hastane duvarlarında yankılanmaya başladı. Kapının eşiğinde bekleyen profesör ve yanındaki tüm doktorlar, hemşirelerle birlikte bir hışımla içeri daldılar.
Asil neye uğradığını şaşırmıştı. "Elif! Elif hayır!" diye bağırdı ama bir görevli onu geriye doğru itti.
"Beyefendi dışarıda bekleyin, müdahale etmemiz lazım!"
Tam o an, yoğun bakım odasının pencerelerindeki otomatik perdeler hızla kapandı. Asil’in dünyayla tek bağı olan o camdaki görüntü bir anda kayboldu. Artık ne Elif’i görebiliyordu ne de içeride neler olduğunu. Sadece cihazların o korkunç sesi ve doktorların emir yağdıran bağırtıları geliyordu kulağına.
Asil, kapalı perdenin önünde dizlerinin üzerine çöktü. Elleriyle başını tuttu. "Gitme... Sakın gitme Elif! Daha değil!" diye hıçkırdı. Koskoca Asil Ağa, o hastane koridorunda küçücük kalmıştı.
Dışarıda Bekir ve Zümrüt Hanım da sesleri duyup koşarak geldiler. Zümrüt Hanım, oğlunu o halde yerde görünce feryat etti:
"Asil! Ne oluyor oğlum? Elif’ime ne oldu?"
Doktor odadan çıkıp üzgün bir halde karşılarına dikildi.
Doktorun ağzından çıkan o kelimeler, koridorda buz gibi bir hava estirdi: "Asil Bey, maalesef Elif Hanım’ı kaybettik. Başınız sağ olsun."
O an zaman durdu. Asil, duyduklarını beyni reddediyormuş gibi doktora boş gözlerle baktı. Kulakları uğuldamaya başladı, etraftaki sesler birer uğultuya dönüştü.
Zümrüt Hanım’ın feryadı bütün hastaneyi ayağa kaldırdı. "Elif! Elif'im! Güzel kızım, evladım! Bu yaşta kara toprak yakıştı mı sana?" diyerek dizlerini dövüyordu. Bekir, gözyaşlarını içine akıtarak Zümrüt Hanım’ı kollarından tuttu, yere yığılmasına engel olmaya çalışarak onu bir sandalyeye oturtmaya çalıştı.
Asil ise hiçbir şey yapmıyordu. Ne ağlıyor, ne bağırıyor, ne de hareket ediyordu. Öylece durmuş, doktorun çıktığı o kapıya bakıyordu. Gözleri bomboştu.
Etrafındaki kaosu, annesinin çığlıklarını, doktorların teselli dolu sözlerini duymuyordu bile.
Bu gidiş Asil'i hiç beklemediği kadar yıkmıştı.
Elif onun için karısından çok öte onun için hep küçük kardeşi gibiydi ve o şimdi kardeşini kaybetmisti.
Urfa (Elif'in cenazesinin getirildigi gün)
Asil, aylardır uzak kaldığı topraklarına, Urfa’ya adımını attığı an havadaki o ağır kokuyu ciğerlerine çekti.
Arkasındaki cenaze aracında, Elif vardı.
Asil'e olan gizli sevdası için hiç gerçek olmayacak bir evliliğe evet demiş, sonrasında ise karşılığını hiçbir zaman alamadan bu dünyadan göçüp giden, giderkende vasiyet ile Asil'in hayatını altüst ederek göçüp gitmişti.
Onun yokluğunu fırsat bilen amcası, ağalık makamına oturmuş, işleri kendi çıkarlarına göre evirip çevirmişti. Asil Araz’ın yokluğunda düzen bozulmuş, aşiretler birbirine girmiş, ortalık fazlasıyla karışmıştı. Herkes Asil bitti sanıyordu. Ama o, en büyük acısıyla, bir cenazenin gölgesinde geri dönmüştü.
Asil, gözlerini cenaze aracından bir an bile ayırmıyordu.
Asil, cenaze aracının ağır ağır ilerleyişini izlerken zihni bir anlığına geçmişin bulanık sularına daldı. Hazan... Hazan'ı hayatının neresine koyacağını, ona karşı ne hissetmesi gerektiğini artık bilmiyordu.
Hazan'ı vicdanının en derin köşesinde bir sızı hissetti. Onu buralarda yapayalnız bırakıp gitmişti.
Şimdi ise bu topraklara Hazan'ın nefes aldığı topraklara adım atmıştı...
Bu defa Elif, vasiyet, baba... Hicbirsey yoktu bakalım Hazan... Hazan yerli yerinde miydi?