Asil saatlerce bekledi ama ne bir ses geldi ne de bir haber. Telefonu her aradığında karşısına çıkan ses, sabrını iyice taşırdı. Telefon kapalıydı. İçini kemiren o şüpheyle kendi kendine mırıldandı: "Neredesin Hazan, neredesin?" Hazan ise o sırada karanlık bir odanın içinde, çaresizliğin dibindeydi. Kimsesiz kalmış gibi hissediyordu. Gözyaşları durmak bilmedi, ağlamaktan göz pınarları kurudu. En sonunda bu haksızlığa ve yorgunluğa dayanamadı; odanın soğuk sessizliğinde sızıp kaldı. Asil’in içi içini yiyordu, endişeden yerinde duramıyordu. Ama içeri girip sormaya cesareti yoktu; ne sıfatla, ne hakla gidecekti? Kendi gidemezdi, mutlaka başkasını araya sokup Hazan’dan bir haber alması gerekiyordu. Arabadan sessizce indi. Kimseye görünmemek sessizce evin etrafında dolanmaya başladı. Haza

