Bölüm-3 Bornoz ve Töre

1414 Words
(Daha iyi okuma keyfi için 1. Güncelleme!) Annem, ne demek istediğimi anladığında hemen konuyu değiştirmeye çalıştı: “Ihım… Kızım, sen yol yorgunusundur. Odana git biraz dinlen. Bak, hem sen istedin diye odanı Zeynep’e vermedik.” Deniz de durumu fark edip ayağa kalktı, lafa karıştı: “Dur, ben de valizlerini taşıyayım odana.” Yerimden doğruldum, koltuktan kalktım. “İyi, o zaman sen taşı.” Salına salına merdivenlere yürüdüm. Elimi merdiven korkuluğuna atmadan önce Zeynep’e baktım. Telefonuna gömülmüştü, belli ki bir mesaj bekliyordu. Tecrübem yoktu ama gözlem yeteneğim iyiydi. Arkadaş çevrem yoktu; bazı kuzenlerim, sırf bana acıdıkları için yanlarına alırlardı. Yalnızlık bana koymazdı aslında. Onların yanında bulunmak istemezdim, ama başka türlüsü daha yorucu olurdu: tek başıma kalsam hizmet etmek zorunda bırakılıyordum. Konuştukları şeyler hep erkeklerdi. Benim sessiz kalacağımı bilirler, varlığımı yok sayarlardı. Onların yanında olup olmamam onlar için fark etmezdi. Sanki hiç yokmuşum gibi. Ama iş, tecrübeye değil, gözleme bakıyordu. Ablası olarak müdahale etmeliydim. Dinlenmeyi sonraya bırakabilirdim. “Zeyneppp, hadi gel sana İstanbul’dan birkaç eşya getirdim. Birlikte açarız.” Valizimi taşıyan Deniz, hemen söze atladı: “Ya, her gelişinde hep Zeynep’e bir şeyler getiriyorsun, bana da getir bari.” Sırıttım, ona döndüm. “Sana da getirdim, merak etme.” “Ya, gerçekten mi? Ne getirdin? Hadi söyle.” “Yok, yukarıda bakarsın.” Tam o sırada annem aşağıdan seslendi: “Şevval, sen dinlenmeyecek misin? Getirdiğin eşyalara sonra bakarsınız.” Ben de bağırarak karşılık verdim: “O kadar da yorgun değilim. Hem unuturum, şimdiden vereyim.” “İyi tamam ama dinlenmeyi unutma. Yarın seninle çok yer gezeceğiz.” Zeynep, tipik iflah olmaz bakışlarını atmaya başladı. Bana eğilip fısıldadı: “Dikkat et, yarın ayağını kaybedebilirsin.” Sırıtarak ona döndüm: “Sorun olmaz. Çok hevesli görünüyor zaten.” Laflaya laflaya odama vardık. Deniz’e gri valizimi yatağın üzerine koymasını söyledim. Yatağa oturdum ve valizi açmaya başladım. Zeynep ve Deniz, merakla yatağa kurulmuş bekliyordu. İlk çıkardığım, özenle paketlediğim hediyeydi. Zeynep kutuyu açınca küçük bir çığlık attı: Zara Femme parfümü almıştım. Burada bulması neredeyse imkânsızdı; üstelik geçen konuşmamızda özellikle benden istemişti. Deniz de meraklanmıştı. Zeynep’e birkaç marka elbise ve çanta verdikten sonra el çantamı alıp Deniz’e döndüm. “Hah, bu da senin. Biraz pahalı olduğu için valize koymadım.” Kutuyu açtığında gözleri büyüdü: TAG Heuer Carrera saat. Pahalıydı ama ona bugüne kadar özel bir hediye almamıştım. Değerdi. “Yuhh… bu kadarını beklemiyordum!” Şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. Bir anda bana sarıldı. “Artık en sevdiğim kardeşim sensin.” Gururla gülümsedim. “Zaten öyleyim.” Sonra ona birkaç kıyafet daha uzattım. “Abla, sen bizim bedenlerimizi nereden biliyorsun?” “Ben bilirim.” Zeynep hâlâ kıyafetlere gömülmüştü. Bizi unutmuş gibiydi. “Zeynep, seninle biraz konuşalım mı?” “Ne konuşacağız ki?” “Bir şeyler konuşacağız işte.” Deniz’e bakıp gitmesini istedim. Merak ediyordu ama hiçbir şey demeden çıktı. Yatağa uzandım. “Eee, senin şu sevdiğin kişi kim?” “Ne? Öyle bir şey yok ki!” Gözlerini kaçırıyordu. Yalanı yüzünden okunuyordu. “Zeynep, bu kadar belli etme bari.” “Üf be abla, hemen de anlıyorsun. Neyse… anneme söyleme, yoksa dışarı bile çıkamam.” “Ben şehir değiştirdim. Sen de istersen her şeyi yapabilirsin.” “İyi de abla, senle ben aynı mıyız?” “Değiliz belki ama sen akıllı kızsın.” Sessiz kaldı. Ben de konuyu değiştirdim. “Peki, anlatsana… nasıl biri?” Bacaklarını heyecanla sallamaya başladı. “Ya aslında ona buluşmak için mesaj attım ama dönmedi. Bir de tam tanımıyorum ki. Tanımak istiyorum ama fırsat geçmiyor elime.” Uzun uzun konuştuk. Ona tavsiyeler verdim. Ardından duş aldım. Bornozumla odama döndüm, kapıyı kilitledim. Bu benim küçük direnişimdi; babamın en sinir olduğu şeydi ama bana tuhaf bir haz veriyordu. Yatağa uzandım, tavana baktım. Yorulmuştum ama hemen uyuyacağımı sanmıyordum. Yarın annemle gezecektik; kim bilir nereye götürecekti. Odamı son kez süzerken aklıma sandık geldi. Eski yıllarda Aras’a yazdığım mektuplar, şiirler, uzun paragraflar… Hepsini orada saklıyordum. Her gelişimde kontrol ederdim; bu sefer de etmeliydim. Çantamdan anahtarı çıkarıp dolabı açtım. Sandığı elime aldım, sayfaları karıştırdım. Ama… hiçbirini ben yazmışım gibi hissetmiyordum. Yabancıydı hepsi. Kâğıtları buruşturdum. Çakmağımı, sigaramı aldım. Balkona çıktım. Teker teker yaktım. En son sigaramı da yaktım. Ağlamaya başladım. Gençliğimi yakıyordum aslında. Geçmişime duyduğum tiksintiden değil; artık eski benin ezikliğini taşımak istemediğimden. Yanlış kararlar almış, susup durmuş, özellikle aşkta hep susmuştum. Olaydan sonra Aras’a bir teşekkür bile etmemiştim. Belki de hikâyemiz böyle başlayabilirdi, değil mi? Sigara paketini yarıladığımda bıraktım. Ciğerlerime zehir dolduruyordum ama umursamıyordum. Kendimi mahvetmekten tuhaf bir zevk alıyordum. İlk bakışta kimse sigara içtiğimi anlayamazdı. Ama birinin fark edip bana zarar verdiğini söylemesini, önemsemesini istiyordum. Garip bir şekilde, kimseyi yanıma yaklaştırmıyordum. Bunu sadece Cemre biliyordu; çünkü sürekli beraberdik. O yüzden nefret ediyordum bu huyumdan. İlgi beklemek acınasıydı. Düşüncelerimi susturmaya çalıştım ve uyumaya yattım. Yarı uyanık bir uykuya daldım. Tek istediğim derin bir uykuydu. *** Sabah… Birkaç insanın sesi ve kapının gıcırtısıyla uyandım. Gözlerimi açar açmaz babamın sesini duydum: “Yine mi kilitledi bu kapıyı? Hey, Şevval, aç hemen!” “Ya bir durun, açıyorum.” Ayağa kalktım ve kapının kilidini çevirdim. Babamla annem kapının eşiğinde, beni baştan aşağı süzüyordu. Normalde bu kadar uzun bakmazlardı ama… ah evet, bornozla kalmıştım. Hemen kapıyı kendime siper ettim. Annem konuşmaya başladı: “Kızım, sen bizi deli mi edeceksin? Şu kapıyı kaç kez söyledim sana, kilitleme diye!” Başını içeri uzatıp odaya göz attı. Perdeler kapanmamıştı. Babam da söze karıştı: “Bir de bornozla uyuyorsun, üstüne perdeler açık! Tüm mahalleye bizi rezil mi edeceksin? Artık genç kızsın, hiç mi utanmıyorsun?” Bir an sustu, gözleri uzaklara daldı. Muhtemelen İstanbul’da böyle yaşadığımı düşündü. Zaten öyleydi. Evde yalnız yaşadığım için niye örtünecekmişim ki? Rahatıma bakıyordum. Ama burası bana ait değildi. Bir açıklama yapmalıydım galiba. “Yok baba, ne alakası var. Dün çok yorgundum, direkt yatmışım. O yüzden giyinmeden uyumuşum.” Babam hâlâ sinirliydi ama daha fazla üstelemedi. Beni tanıyordu; en azından edep-adap bildiğimi, namusuma sahip çıktığımı biliyordu. İstanbul’da akrabalarım vardı; onların aracılığıyla hakkımda bilgi topluyordu. Bunun farkında değildi sandı ama ben biliyordum. Kendini kandırıyordu. Aslında sadece ben kendimi kontrol ederdim. Sırf huzursuz olmasın diye görmezden geliyordum. “Tamam. Üstüne düzgün bir şeyler giy ve aşağıya gel. Amcanlarla beraber kahvaltı edeceğiz.” “Tamam, birazdan geliyorum.” Babamla annem merdivenlerden inince kapıyı kapattım, sonra tekrar kilitledim. Amcamlar gelmişse yengeler de buradadır; hiç çekinmeden odama dalarlar. Kısa bir duş aldım, saçımı kuruttum. Üzerime soluk yeşil, gözlerime uyumlu uzun bir elbise giydim. Saçımı at kuyruğu yaptım, yüzüme biraz renk kattım. Kapının kilidini açıp mutfağa indim. Mutfakta en küçük yengem Semra ile annem kahvaltılıkları hazırlıyordu. Diğer iki yengemse sandalyeye yayılmış, etrafa yargılayıcı bakışlar fırlatıyordu. Beni görünce selam vermemi beklediler. Mecburdum. “Hoş geldiniz yenge. Siz içeri geçseydiniz, burada oturmanıza gerek yoktu.” Annem hemen bana baktı, gözlerini kısarak “sus” dedi. Ama ben haklıydım; iş yapmayan neden orada dikiliyordu ki? En büyük yengem homurdandı: “Ne o, bizi istemiyor musun burada?” “Yok öyle değil. Burada kahvaltılıklar hazırlanıyor, içeride daha rahat edersiniz diye söyledim.” “Hıh, öyledir tabii…” Semra yengem söze girdi: “Uzun zamandır uğramıyordun buralara. Artık üç ay boyunca görüşürüz.” Gülümsedim. En sevdiğim yengem oydu; kalbi temiz, davranışları içtendi. Kocası Mehmet amcam da onu kısıtlamazdı. Diğer yengelerim ise Semra’yı kıskanıyordu; çünkü Cevat amcam ve Azat amcam töreye körü körüne bağlıydı. Karılarını kısıtlıyor, her şeylerini kontrol ediyorlardı. En tiksindiğim nokta da buydu. Töre bahanesiyle kadınların hayatını dar ediyorlardı. Bizim aşiretin adı Miravaxî idi. Çok büyük değildi ama amcalarım ağızlarından düşürmezdi. Normalde erkeklerle kadınlar ayrı sofrada yerdi ama bizde amcalar her gün olduğundan gerek görülmezdi. Evimiz büyük olmasına rağmen ille de yer sofrasında oturulurdu. “Anne, sofra hazır mı? Değilse ben kurayım.” “Yok Şevval, Zeynep kurdu. Hadi sen de salona geç, amcanlara selam ver. Biz de eksikleri getiriyoruz.” “Tamam.” Arkamı dönüyordum ki ortanca yengem Berivan, anneme laf attı: “Nurban, sen kızına hiç iş yaptırmıyorsun. Böyle giderse evlenecek adam bulamazsınız, benden söylemesi.” Annem bana baktı, “boş ver” der gibiydi. İçimden hadlerini bildirmek geçti ama gerek yoktu. Salona girdim. Amcalarım hararetli bir sohbete dalmıştı. “Hoş geldiniz amca.” Hepsiyle tek tek sarıldım. Babamın yanına oturdum. O sevgisini farklı gösterirdi; başımı okşayıp beni amcalarıma överdi. Sadece Mehmet amcamla iyi anlaşırdım. O da benden sadece beş yaş büyüktü, birkaç işletmesi vardı. Onunla konuşacak çok şeyim olurdu. Annemlerle beraber sofraya geçtik. Kahvaltı tam bir Van kahvaltısı gibiydi: bol çeşitli, bereketli. Karnımızı doyurduktan sonra amcalar babamı alıp çıktılar. Bu aralar babam oldukça yoğundu. Kesin amcalarım yine onu saçma işlere sokacaktı. Sofrayı toparladıktan sonra Semra yengem, annem ve ben gezmeye çıktık. Diğer iki yengem ise evlerine döndü. Belli ki arkamızdan “yoldan çıkmışlar” diye dedikodu yapacaklardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD