Bölüm-4 Gereksiz Yerden Gelen İlgi

1042 Words
Edremit’te yaşıyorduk, bu yüzden ilk önce Seyir Tepe’ye gittik. Yol boyu “Seni nerelere götüreceğim” demişti ama biz sadece tek bir yeri gezebilmiştik. Buradan sonra Van Kalesi’ne gidecektik. Kalenin yanında küçük bir at çiftliği vardı. Kaleye çıkmak ve ata binmek zaten tüm günümüzü alacaktı. Bu yüzden bize bir araba lazımdı. Buralarda işimi yürüten Eren adında bir arkadaşım vardı; arabayı göndermesini ondan isteyecektim. Ayrıca Aras’ı görmem gerekirdi ve ondan bilgi almak için Eren yardımcı olabilirdi. Bu sırada annemler de alışveriş yaparlardı. Eren’i aramaya karar verdim. "Alo Eren?" "Şevval, hayırdır, ne oldu?" "Şu an Van’dayım. Seyir Tepe’ye bir araba göndermen gerek. Bu arada akşam altı gibi sana uğrayacağım." "Tabi, arabayı şimdi gönderiyorum da… Seni buraya hangi rüzgar attı? Belli ki bir şeyin peşindesin." "Bunları ben gelince konuşuruz. Şimdilik kapatıyorum." Gezimiz bugünlük bitmişti; sadece çarşıya uğrayacaktık. Annemleri Sanat Sokağı’nda bıraktıktan sonra Eren’in müzik stüdyosuna gittim. Stüdyo, işlek bir caddenin üçüncü katındaydı. Alt katta ışıkları hiç sönmeyen dükkânlar, korna sesleri, telaşla yürüyen kalabalık ve havada asılı kalan simit, kahve, egzoz kokusu… Camlardan içeri sızan uğultu, her an yaşayan bir şehrin nabzı gibiydi. Dar merdivenleri çıkınca, kapısında ses yalıtımı yapılmış siyah kaplamalı bir kapı karşılardı insanı. Kapıyı çaldım; çalışan bir kadın açtı ve beni içeri davet etti. Üçüncü kattaki stüdyo, tam anlamıyla şehrin kalbinde gizlenmiş bir enerji patlamasıydı. Kapıdan girer girmez gitarların çılgın akorları, davulun patlayan ritmiyle birleşiyor, mikserin ışıkları disko topu gibi yanıp sönüyordu. Kablolar yere dağılmış, köşedeki dev hoparlör bas titreşimleriyle duvarları sarsıyordu. Pencereden şehrin gürültüsü sızsa da içerideki tempo çok daha baskındı; sanki dışarının karmaşası bile bu ritme ayak uyduruyordu. Burası tam anlamıyla “müziğin nabzının attığı yer”di. Çalışan kadının yönlendirmesiyle stüdyonun ortasında, şehri tamamen görebileceğiniz bir ofise götürüldüm. Ofise girer girmez havası suratımı çarptı: Koyu tonların verdiği ağır ama şık etki… Koca pencerelerden şehir ayaklarımızın altında uzanıyor, gri perdeler sahne perdesi gibi kenarda duruyordu. Deri koltuklar, sert çizgili mobilyalar ve tavandan süzülen loş ışık mekâna ekstra bir ağırlık katmıştı. Duvarı kaplayan dev tablo ise odaya bambaşka bir karakter veriyordu; sert ama cool. Raflarda birkaç kitap ve özenle seçilmiş dekor parçaları vardı; sanki “fazla eşya yok, ama olanlar tam yerinde” der gibiydi. Burası sıradan bir oda değildi; buraya giren herkes ister istemez daha ciddi, daha dikkatli oluyordu. Sorun şu ki, beni bu odaya Eren daha önce hiç sokmamıştı. Ne değişmişti de beni resmi işlerini konuştuğu odaya sokmuştu? Van’a pek uğramasam da stüdyo yedi yıldır vardı. Eren’den önce abisi burayı işletiyordu, ama Eren bu işlere daha meraklıydı; bu yüzden abisi ona stüdyoyu vermişti. Eren için değişen hiç bir şey yoktu; zaten zamanının çoğunu stüdyoda geçiriyordu. O sırada gözlerime bir şey ilişti. Odanın ortasında masif siyah bir masa vardı. Masadaki bazı şeyler dikkatimi çekti. Benim geleceğimi biliyor olmalıydı. Atıştırmalık ve sigara… Dur bir dakika, Eren sigara içmezdi ki. Acaba benim sigara içtiğimi mi biliyordu? İmkânsız… Belki de içmeye başlamıştır. Önümde duran deri koltuklardan birine oturdum ve Eren’in gelmesini bekledim. Ona geleceğimi söylemiştim ama o beni bekletiyordu. Belki de fazla yüz vermiştim. Eren’i görmeyeli bir yıldan fazla olmuştu; umarım o ezik hâlinden çıkmıştır. Küçümsemek için değil ama ona her zaman “Böyle giyinmeye ve davranmaya devam edersen kimse seninle iletişim kurmaz” demiştim. Tipi iyiydi ama kendine hiç bakmıyordu. Tek aşkı ve uğraşı müzikti. Bu iş fazla uzun sürmeye başlamıştı. Nedense içimde merak da vardı. Loş ışık, odanın havasına ağır ve gizemli bir ton katarken kalbimin ritmini yalnızca ben duyabiliyordum. Parmaklarım istemsizce koltuğun kenarını yoklarken kapı yavaşça aralandı. Kapıdan içeri, siyah gömleği üzerine tam oturan uzun boylu bir genç girdi. Siyah saçlarının dağınık perdesi alnına düşüyor, derin bakışları odanın her köşesini tarıyor ve bir anda gözlerime kilitleniyordu. Eren’di bu. Şaşkınlığımı belli etmemeye çalışsam da kısa bir anlığına gözlerim büyüdü, nefesim kesilmiş gibi oldu. Dudaklarıma istemsizce belirsiz bir gülümseme geldi; sonra hemen ifademi toparladım. Eren ağır adımlarla yanıma yaklaştı ve koltuğun yanına geldiğinde hiç tereddüt etmeden oturdu. Deri koltuğun hafif gıcırtısı duyulduğunda aramızdaki mesafe yalnızca birkaç santime düşmüştü. Başını hafif yana çevirip bana baktı; bakışları derin, dikkat çekici ve sorgulayıcıydı. Sanki sessizlik içinde kelimelerden daha fazlasını söylüyordu. Yine de o anlık bakışma, odadaki havayı tamamen değiştirmişti. "Beni neden bu kadar beklettin?" "Son anda birkaç işim çıktı o yüzden." Bakışlarını masaya çevirdi ve sordu: "Neden bir şeyler yemedin?" Ona sorgulayıcı bir şekilde baktım. Bu, tanıdığım Eren gibi değildi; bana olan tavırları değişmiş gibiydi. "Sen sigara mı içiyorsun?" "Hayır." Masaya doğru uzandım ve sigara paketini elime aldım. O zaman bu ne? Yüzünü bana doğru eğdi. Aramızdaki tüm mesafeyi yeterince kapatmıştı; neden bu kadar dibimdeydi ki? Hafifçe ondan uzaklaştım; hareketine sadece gülmüştü. Bir bacağını diğerinin üzerine attı ve oturduğu yere daha da yayıldı. Artık bana değil, önüne bakıyordu. "Senin için." Ne? O benim sigara içtiğimi nereden biliyor ki? Cidden imkânsız. Belki de blöf yapıyordu. "Ben sigara içmem." Yine güldü ve bakışlarını bana çevirdi. "İçersin, hem de çok. Benden saklamaya çalışma. Lise sondan beri içtiğini biliyorum." İyi de nereden biliyordu? "Peki, tamam içiyorum ama bunu nereden biliyorsun?" "Sandığından çok şey biliyorum." Bakışlarını benden çekti ama konuşmaya devam etti. Her böyle yapışında kendimden tiksinti duyuyordum; sanki benim hakkımda nefret ettiği şeyleri söylüyordu. "Mesela, buraya neden geldiğini biliyorum. Aras… Sen Aras’ı seviyorsun ve benden yardım isteyeceksin." "Sen benim Aras’ı sevdiğimi biliyor musun?" "Kızım, aptal mısın sen? Her Aras’tan bahsedildiğinde gözünün içi parlıyordu. Seninle sekiz yıldır tanışıyorum; bunu bil ki seni en çok ben tanıyorum. Sen dövüldüğün gün…" Ellerini yumruk yaptı ve konuşmaya devam etti: "O günden sonra benimle hiç konuşmadın, iletişime geçmedin ama ben senin hakkında yine etraftan bilgi alıyordum." Bana daha çok yaklaştı, yüzü hâlâ bir çocuğa benziyordu. Aniden sarıldı: "Şevval, üzgünüm o günlerde yanında olamadığım için. Her canın acıdığında sana destek olamadığım için, lütfen beni affet." Tepkisizdim. Geçmişim yüzünden benden af diliyordu ve ben bir korkak ile uğraşamazdım. Göz yaşları omzunu sırılsıklam yapmıştı; o hep aynıydı, tipik bir ezikti. "Özür dilemen hiç bir şeyi değiştirmez." Benden ayrıldı ve elleriyle iki omzumu tuttu. Yüzü ağlamaktan kızarmıştı. "Bunu biliyorum ama bundan sonra senin yanında kalmama izin ver. Bunca yıl yeterince beni kendinden uzaklaştırdın." Konuyu değiştirmem gerekti. Şimdi sırası değildi. Her şey planım dahilinde işlemeliydi. Aslında bana kalırsa Eren, planıma dahil bile edilemeyecek biriydi ama ona ihtiyacım vardı. "Aras… Aras hakkında tüm bildiklerini anlat." Ayağa kalktım. Belki de bu kadar ağlak biriyle aynı yerde olmak saçmaydı. "Ya da sen bana tüm bilgileri toplayıp raporlarsın. Şimdi gitmem gerek." "Dur, nereye gidiyorsun?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD