7.Bölüm

1954 Words
Emilia'nın benim için hazırladığı dosyayı da alarak hızlı adımlarla üst kata yönelirken bir yandan da elimdeki dosyayı incelemeye devam ediyordum. Benim hakkımda birkaç bilgi dışında sahip olduğum arazilerin tapuları ve sahip olduğum birkaç mal varlığının kayıtları da vardı. Sorun şu ki, bu kıtada pek fazla araziye sahip değildim ve sanıyorum ki Emilia'nın beni birazcık gösterişli hale getirmemi sağlayarak Zindanı satın almamı kolaylaştırmıştı. Eh, eninde sonunda her kapı paraya çıkıyordu... O sırada, duruşmanın olacağı salonda iki genç fark etmiştim. Birinin beyaza yakın sarı saçlarıyla mavi gözleri, diğerinin de simsiyah saçları ve aynı renk siyah gözleri vardı. Ayrıca siyah saçlı olan genç, yuvarlak gözlükler takıyordu. İkisinin SS seviesindeki auraları, bana onların kim olduğunu hatırlatırken aralarındaki rekabet dolu bakışlar, aynen bardaki adamdan duyduğum şekildeydi. "Duruşma Numarası 258. Katılımcılar dosyalarını bana teslim ederek içeriye girebilir." diyerek duruşma salonunun kapısında bekleyen nöbetçinin yüksek sesle konuşması, bu iki gencin aralarındaki rekabet dolu bakışlarını kesmişti. İkisi de ellerindeki dosyaları görevliye teslim ederek sırayla içeriye girdiklerinde, ben de aynısını yaparak onları takip ettim. İçerisi büyük bir amfiyi andırıyordu ve olabildiğince boştu. Görevliyi de sayarsak koca salonda sadece dört kişi vardık. Sarışın genç, sanırım yirmili yaşlarda olmalıydı, en soldaki en on sıraya otururken siyah saçlı olan da ortadaki en ön sıraya oturmuştu. Eh, bana da başka seçenek kalmadığı için en sağdakine oturmak zorunda kalmıştım. En başta fazla dikkat çekmediğimi düşünsem de arada ikisinin de "Kim bu?" diye sorgulayan bakışlarını yakalıyordum ve bu hiç hoş değildi. Kim olduğum da oldukça barizdi diye düşünüyordum.  Açık ara farkla bu ihaleyı kazanacak olan kişiydim nihayetinde. Üzerinde kaliteli beyaz bir cübbeyle içeri giren yaşlı adamı, sanırım hâkimdi, selamlamak için hepimiz ayağa kalkmıştık ve onun karşımızdaki geniş masaya oturmasını beklemiştik. O oturunca eliyle bize doğru "Oturabilirsiniz." tarzı bir işaret yapmıştı ve eş zamanlı olarak biz de yerimize oturmuştuk. "Geçen haftaki talihsiz olaydan sonra, burada yeni bir yüz görmek beni şaşırttı doğrusu." diyerek söze giren hakim, bize bakma gereği bile duymadan cebinden küçük bir gözlük çıkarıp taktı ve görevlinin önüne koyduğu dosyaları incelemeye başlamıştı. Dosyamı inceleme fırsatı bulduğum o minik zaman diliminde Emilia'nın seviyemi 121 olarak yazdığını görmüştüm. Gerçek seviyemi bilmese de 120'li seviyelerin çok üstünde olduğumu biliyordu ancak fazla gösterişin benim işlerimi engelleyeceğini biliyor olmalıydı ki diğerleriyle aynı seviyeyi yazmıştı. Bu duruşmalarda fiyat çok önemli olsa da, kişinin seviyesi de önemliydi. Öncelik, yüksek seviyeli Avcılara verilirdi. "Görünen o ki, üçünüz arasında bir statü farkı olmayacak." dediğinde diğer iki gencin yüzleri bana dönmüştü. Onlara aldırmadan hakime bakmaya devam ettim. "Öyleyse açık arttırmaya başlayabiliriz." Bu andan sonrası oldukça sıkıcı geçmişti. Adının Ryker Wesley olduğunu öğrendiğim sarışın gençle, isminin Andrew Miles olduğunu öğrendiğim siyah saçlı genç, neden zindanın kendisine verilmesi gerektiğini sıralarken ben sessizce oturdum. Hakim bile onların bu çocuksu rekabetlerini bıkmış bir ifadeyle dinlerken, bu iş ne kadar hızlı biterse o kadar çabuk kurtulurum mantığıyla fiyat taleplerine başlamıştı. Normal bir E seviyeli zindanın fiyatı bile yirmi altından başlardı ve bu SS seviyeli zindanın eder fiyatı yaklaşık olarak iki Saray sikkesine eşit sayılmalıydı, zaten açılış fiyatı da yüz altından, yani bir saray sikkesinden başlamıştı. "İki bin altın!" "İki bin beş yüz altın!" "Üç bin!!" Sırasıyla fiyat artmaya devam ederken elimi kaldırdım ve sakin bir tonda konuştum. "Altı bin." Sözlerimden sonra ortama derin bir sessizlik hakim olmuştu ve üç kafa da bana çevriliydi. Sakin bir ifadeyle elimi indirdiğimde kendin zorlayan bir ifadeyle Ryker "Yedi bin." demişti. Ardından yeni bir teklif daha yaptım. "On bin." Üstüne kimse daha fazla teklif yapamayınca Hakim elindeki ahşap tokmağı masaya vurdu ve son sözleri söyledi. "Satıldı." Envanterden içerisinde on Saray Sikkesi bulunan bir keseyi görevlilere teslim ettikten sonra Kapı Kristalini alarak aşağı kata yöneldim. Kapı Kristali, artık o zindana benim iznim dışında kimsenin giremeyeceğini gösteren bir işaretti ayrıca bu kristali zindanın kapısına yerleştirdiğimde zindan kapısı mühürlenecek ve benden başka kimse giremeyecekti. Aslına bakarsak, on Saray Sikkesinden çok daha fazla bir miktarı gözden çıkarmıştım ve Zindanın içerisindeki şahıslara bakacak olursak, o zindanı ucuza bile almış sayılırdım. Bir aşağı kata inerek Emilia'nın odasına yönelirken arkamdan Andrew ve Ryker'ın geldiğini fark edince onlarla şimdilik muhattap olmak istemediğimi fark edip hızla Emilia'nın odasına girdim ve arkamdan kapıyı kapattım Emilia, pencerenin önünde durmuş aşağıya bakarken kapının açıldığını durunca bana doğru dönmüş ve şaşkın bir ifadeyle kaşlarını kaldırmıştı. "İhalede bir sorun mu çıktı, neden bu kadar erken döndün?" "Hakim onların çenesine pek katlanamadı, hızlıca bitirdi." dedikten sonra odanın içinde gezerek kapı açacak gizli bir yer aradım. "Bir şey mi arıyorsun?" diyerek yanıma gelirken geniş yatağının yanındaki kapıyı açarak giysi odasını bulmuş oldum. "Mükemmel." diyerek giysi odasına girdikten sonra odanın kuytu köşesine giderek önümdeki elbiseleri kenara çektim ve az önce Mahkemede bana verilen kapı kristalini kullanarak duvara kapı büyüklüğünde bir  dikdörtgen çizdim. Bu tek kullanımlık bir zindan mührü olmasına rağmen içindeki mananın yarısını kullanarak bu şekilde basit kapılar açabiliyordum. Zaten Beatrice'in zindanını mühürlememe gerek yoktu, çünkü zindanı yakında kapatacaktım. Envanterden bir güç taşı alarak çizdiğim dikdörtgen şeklinin tam ortasına koyunca, taş bir anda kırılmış ve dikdörtgenin içi siyaha boyanmıştı. Ardından da Emilia'nın kıyafetleriyle açtığım kapının görünmesini engelledikten sonra gülümseyerek Emilia'ya döndüm ve onun meraklı bakışlarıyla karşılaştım. "Buraya giriş-çıkış beni çok uğraştırıyor, ben de bir kapı açtım. Şimdilik kullanamazsın, diğer kapıyı da kendi evime çizip iki kapıyı birbirine manayla bağlamam gerekiyor." "Bir geçit kapısı." derken gözleri iri iri olmuştu. "Bunu bile yapabiliyor musun?" "Niye şaşırdın ki, başkentte de büyük bir tane var. Diğer krallıklara gitmek için kullanılıyor diye biliyorum." "İyi de o üç tane A seviyeli büyücü tarafından kontrol ediliyor ve geçiş ücretinden haberin var mı senin?" dediğinde umursamazca omuz silktim ve giysi odasından çıktım. "Gücümü ve bilgimi fazla küçümseme derim." dedikten sonra odadan ayrılmak için kapıya yöneldim. "Ve kapıdan kimseye bahsetme." Ve Saraydan ayrılarak şehirde bir ev arayışına koyuldum. Başkentte olduğu için tüm evler gereksizce pahalıydı ve ne kadar param olursa olsun, bir eve bu kadar para vermek istemiyordum. Yine de başka bir çıkış noktam yok gibiydi ve çok fazla para harcamak zorundaydım sanırım. Birkaç saatlik araştırmalarım ve gezmelerim sonucunda, tabiki Sistem Haritasından yardım almıştım, Beyaz Saraya çok uzak olmayan boş ve geniş bir arazi satın almıştım Hadi ama! Ben oldukça pinti bir insandım ve aptal bir eve 80 altın falan ödemezdim. Gerekirse kendim inşa edecektim. Malzeme eksikliğinden ve kısa bir işimin olmasından dolayı ormana yönelerek Beatrice'in Zindanına doğru yola çıkmıştım ancak kendilerini gizlemekte oldukça başarılı olmasına rağmen fark etmekte zorlanmadığım iki kişiyi fark etmemiş gibi yapmaya devam ederek ormana ilerlemeye devam etmiştim. Sanırım şu Ryker ve Andrew ikilisi, şu zindan satın alma olayından sonra benim kim olduğumu merak etmiş ve araştırmaya başlamışlardı. Eh amacım da dikkatlerini çekmekti zaten, bu yüzden dert etmiyordum. Ormana gelip kırmızı şeridin üzerinden atlayarak hiç şüphe duymadan zindana girdim ve diğerlerinin ne yaptığına bakmadan önümdeki kristal sütunlardan birinin üzerinde, başka bir Kapı Kristaliyle dikdörtgen çizmeye başladım. Emilia'nın odasında yaptığım her şeyi aynen burada da yaptıktan sonra dikdörtgenin içi siyaha bürünmüştü. Bu kapıyı da evime bağlayacak ve Beatrice'den zindanın kapısını kapatmasını isteyecektim. Böylelikle ne kapıyı mühürlememe gerek kalacaktı, ne de sürekli bu zindana girip çıktığım için insanlar benden şüphelenmeye başlayacaklardı. Ama yine de beni takip eden iki çocuk sağolsun, hemen çıkamayacaktım. SS seviye zindanlar, zorlukta sınır tanımazdı ve girip çıkmam hızlı olursa bu çok daha şüphe çekici olacaktı. "Alpheus." diyerek arkamı döndüğümde üçünün de benim ne yaptığıma baktıklarını görmüştüm. Bozuntuya vermeden devam ettim. "Beatrice'nin zindan ve dünya arasındaki zamanı biraz hızlandırmasını rica edebilir misin?" dedikten sonra ekledim. "Dışarıda bir veya iki saat geçse yeter." Söylediklerime pek anlam veremese de beni onaylayıp karanlıkta uyumaya devam eden ejdere yönelmişti. "Müttefik işini ne yaptın?" diye soran Valtiz'e çevirdim bakışlarımı. "Uğraşıyorum. Fazla dikkat çekmeyeceğim merak etme, ama biraz adımı duyurmam gerekiyor. Kahraman Seçme Töreninde fazla şüphe çekmemem için." dediğimde başıyla beni onaylamıştı. O sırada Alpheus geri dönmüştü. "On dakika sonra dışarıda bir saat geçmiş olacak." diyen Alpheus'a bakarak belimdeki A seviyeli siyah kılıcımı çekip hazır pozisyonda bekledim. O ise "Ne yapıyorsun?" der gibi bakan gözleriyle beni sorguluyordu. "Gelecekteki müttefiklerim şu an dışarıda beni gizlice takip ettiklerini sanıyorlar. Ve ben de az önce gözleri önünde SS seviyeli bir zindana girdim." dedikten sonra kılıcımın ucunu yere değdirerek, onu sanki bir bastonmuş gibi kullanmıştım. "İtibar meselesi. Bir zindana girdiğimde onu kapatmadan çıkmam. Hadi beni biraz hırpalayın." dedikten sonra ekledim. "Ayrıca ben zindandan çıktıktan sonra zindanı kapatmayı unutmayın. Bir geçit kapısı çizdim zaten, zindanın açık kalmasına gerek yok." Sözümü bitirir bitirmez Alpheus gülümseyerek asil kılıcını çekmiş ve bana doğru koşmaya başlamıştı. Işınlanmayı andıran inanılmaz hızı, vampir yeteneklerim sayesinde normal koşuyormuş gibi gelse de gerçekten güçlü olduğunu anlayabiliyordum. Saldırısını kılıcımla bloklayıp karnına bir tekme savurduğumda geriye doğru yalpalamıştı. O sırada solumdan gelen bir saldırı hissederek oraya döneceğim sırada omzuma gelen sert bir tekmeyle savrulup birkaç metre ötedeki sütuna çarparak durmuştum. Saldırının sahibi Raph ise, gülümseyerek buraya bakıyordu. "Ama bu hile." diyerek homurdanarak ayağa kalkarken Raph ise omuz silkerek bana cevap vermekte gecikmemişti. "Seni hırpalamamızı kendin istedin." dedikten sonra gülümseyerek ekledi. "Ben sadece işi hızlandırıyorum." "Vay alçak." diyerek bu sefer ona doğru koşarken tekrar atağa geçen Alpheus'un saldırısını son anda fark edip geriye çekilirken kılıcı omzumu teğet geçerek bir sütuna saplanmış ve kalın sütunu paramparça etmişti. Hızla bocalayan Alpheus'a doğru koşarak kılıcımı savurduğumda kendini hızla toparlayarak kılıcıyla saldırımı bloklamıştı. Gözlerim kısa bir an Valtiz'le kesişince, onun masada oturmuş elinde bir paket patlamış mısırla film izlermişcesine bizi seyrettiğini görmüştüm. Cidden o patlamış mısırı nereden bulduğunu sorgulamak bile istemiyordum. On dakikanın dolmasına birkaç dakika kala, ki oldukça hırpalandığımı düşünüyorum, Alpheus'un son saldırısında kılıcım kırılmıştı ve bu şekilde saldırıya son vermiştik. Elimde kalan yarım kılıca bir süre baktıktan sonra çocuğunu seven ayı yavrusu gibi kırık kılıcıma sarılıp azarlar gibi Alpheus'a bakmıştım. "Bu kılıcı seviyordum!" "Güçsüz olması benim sorunum değil." "Güçsüz olması güzel olmadığı anlamına gelmez." "Eminim sadece rengi siyah diye seviyorsun." "Neyse ne." dedikten sonra sistemden saati öğrenmiş ve on dakikanın dolmuş olduğunu fark etmiştim. Üzerime kısa bir göz gezdirince, hırpalanmanın hakkını gerçekten verdiğimi görüyordum. Kolumdaki kesik bir süre kanadıktan sonra durmuş olmasına rağmen beyaz gömleğimin kolu tamamen kan içinde kalmıştı. Ayrıca Raph'ın paçama basması sonucu dizime kadar yırtılan pantolonumu saymıyordum. Saçlarım da dağılmıştı ve tokam enseme kadar inmiş, saçlarımı hala tutmak için büyük bir savaş veriyor gibi görünüyordu. Elimdeki kırık kılıcımı bırakmadan zindan kapısına yöneldim ve zindandan çıkmadan hemen önce "Zindanı kapatmayı unutmayın." diye uyarımı yaptım. Benim çıkmamla birlikte ortadan kaybolan kırmızı zindan kapısına kısa bir süre baktıktan sonra önümdeki kırmızı şeridi keserek ormanda ilerlemeye başlarken, o iki gencin de hala burada olduklarını, gizlemeye çalıştıkları enerjilerinden anlamıştım. Bir süre elimdeki A seviyeli siyah, asil ve güzel kılıcımın geri kalanına bakarken iç çekmeden edemiştim. "Ah." dedim umutsuzca iç çekerek. "Bu kılıcı gerçekten seviyordum." Ancak sevgim de kısa sürmüş olacak ki yapacak bir şey yok dercesine omuzlarımı silkip umursamazca kılıcı ormana doğru fırlattım. Köylü birisi bulup ekmek bıçağı olarak mı kullanırdı, yoksa demirci birine denk gelir de hançere mi çevrilirdi bilemiyordum, ki çok da umrumda değildi artık. Şehre tekrar girip hana yönelirken sokaktan geçenlerin kanlı kıyafetlerime baya ilgili bir şekilde bakmasına pek de aldırmamıştım. Avcılar olarak şehre yaralı dönmemiz alışılmış bir şey olmalıydı. Hana girdikten sonra hızla merdivenlere yönelip kimseyle muhattap olmamak için hızlıca odama girmiştim. O sırada Cora, sanırım yeni aldığı gömleği Kai'ye gösteriyordu ve Ren de elindeki elma şekerini kemirmekle meşguldü. Tabiki ben odaya kanlı giysilerle girene kadar bu böyleydi. Ardından endişeli bakışlar bana yönelmişti. Bir şey söylemelerine fırsat vermeden kapıyı kapatıp banyoya yöneldim. "Banyoda olacağım, beni rahatsız etmeyin." dedikten sonra banyoya girdim ve küveti doldurmaya başladım. Şimdi yapılacaklar listem daha da kabarmıştı. İnsanlara çok çaktırmadan bir ev inşa etmeliydim. Ondan sonra Emilia'nın odasına ve Beartice'in zindanına çizdiğim geçit kapılarını bağlamak için yaptığım evime başka geçit kapıları çizmeliydim. Ayrıca müttefiklerimle nasıl anlaşma yapacağıma ya da onların bana güvenmesini nasıl sağlayacağımı bulmalıydım. Ve en önemlisi acıkmıştım! Üstüne bir miktar kan kaybetmiştim ve yakın zamanda bir ava çıkmam gerekiyordu. Küveti doldurduktan sonra üzerimdekileri çıkarmaya bile uğraşmadan olduğu gibi kuvete girdim ve envanterden SS seviye bir şifalı iksir çıkararak küvete boşalttım. Kolumdaki yaranın iyileştiğini hissederken manamın yavaş yavaş yenilenmesini beklemeye başlamıştım. Ah! Çok işim vardı çok!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD