Yeni bir şehre alışmanın en zor yanı, her sabah yeniden nerede olduğunu hatırlamak zorunda kalmakmış. Yine uyanır uyanmaz gözlerim tavana dikildi. Kafamda yüzlerce düşünce… Bir an nerede olduğumu unuttum. Sonra perdeden süzülen ışığın açısı, odanın kokusu, yatağımın köşesine ilişen kitap hatırlattı: Ankara’dayım. Ve bugün ilk iş günüm.
Saat sekizi biraz geçmişti. Aynanın karşısında, giydiğim sade krem rengi bluzuma ve saçımı toplama şeklime uzun uzun baktım. Dışarıda tatlı bir sonbahar rüzgârı vardı. Heyecanlıydım. Yeni bir başlangıca adım atarken içimde karışık duygular vardı ama garip bir huzur da eşlik ediyordu bu heyecana.
Kafeye vardığımda, içeriden yayılan kahve kokusu ve fırından yeni çıkmış poğaçaların sıcacık buğusu karşıladı beni. Burası… tam benlikti. Küçük, ahşap detaylarla dolu, raflarında eski kitaplar, köşesinde sarkan kurutulmuş lavantalar… Ve tam ortasında kocaman bir yüreği taşıyan o kadın: Meryem Hanım.
İlk günden öyle içten sarıldı ki bana, sanki annem gibi…
“Hoş geldin kızım. Bugün birlikte güzel bir başlangıç yapacağız,” dedi gözlerimin içine bakarak.
Sesindeki sıcaklık içime işledi. Yanımda annem yoktu belki ama Meryem Hanım’ın o kucaklayan hali, özlediğim o koruyucu kadın sevgisini bana bir anlığına da olsa hissettirdi.
Kahveleri öğütmeyi, sipariş almayı, menüyü tanımayı, hangisinin vegan olduğunu, hangisinin “Meryem’in tarifi” olduğunu anlatırken bir ara bana döndü:
“Bizim koca oğlanlar gelir birazdan,” dedi.
“Onlar kim?” diye sordum, elimde kahve fincanlarını dizerken.
“Bu konu çok uzun Asude kızım ama üstün körü bahsedeyim, bir ara uzun uzun konuşuruz. Koca oğlanlar benim rahmetli damadımın tim arkadaşları. Sağ olsunlar, elleri üzerimizdedir,” dedi.
“Başın sağ olsun abla,” diyebildim sadece.
“Kızın peki?” diye soruverdim birden.
“Kızım…” dedi, ve aniden gözleri dolu dolu cevap verdi.
“Hamileydi… Eşinin şehit haberini aldıktan iki gün sonra erken doğum yaptı. Ve dayanamadı… Doğumda vefat etti,” dedi.
Anlattığı olay beni öyle derinden etkiledi ki gözyaşlarımı tutamadım. Yanağımdan süzülen yaşla kendime gelip, zaten ağlamakta olan Meryem ablaya sarıldım. Hemen toparladı kendini.
“Kısacası böyle işte Asude kızım… Damadım ve kızım şehit oldular belki ama tim hep buralardadır. Torunum İrem’e gözleri gibi bakıyorlar. Hele biri var ki, dışarıdan baksan buzdolabı… Ama bir tanısan dağ gibidir. Adı Koray. Timin komutanıdır.”
“Çok mu sert birisi?” diye sordum.
Meryem abla, “Tatlıdır ama sert bakar. Alışırsın,” diye gülümsedi. Gözlerinde bir şey saklıydı ama çözemedim.
Tam o sırada kapı çaldı. Kafeye doğru hafif bir esintiyle birlikte içeriye altı kişilik bir ordu girdi. Siyah tişört, siyah pantolonlu altı kişi… Hepsi Meryem ablaya doğru yürümeye başladılar. Kimisi takılıyor, kimisi sarılıyordu. Meryem Ablanın bahsettiği Koray’ı ilk görüşte anladım. Gizemli, sert ve mavi bakıyordu.
Tim, Meryem ablayla sarılma faslını geride bırakırken içlerinden biri,
“Umay’ın arkadaşı değil mi?” diye sordu.
Herkes bana döndü — bir kişi hariç: Koray…
Kafamla onaylayıp,
“Merhaba, ben Asude,” dedim.
“Ben de Alp,” dedi.
“Memnun oldum,” dedim ve bir an kafamı diğer arkadaşlara çevirdim. Koray’ın Alp’e delici mavi bakışlar gönderdiğini gördüm. Sinirliydi… Ama neye? Çene kasları kasılıp gevşiyordu. Timin diğer üyeleri de baş selamı verip bir masaya doğru ilerledi.
Koray, Meryem ablayla bir şey konuşmak için tezgâhın arkasına geçti. Ben de ekibe menü götürdüm. Barın arkasına doğru geçtiğimde, Koray’ın da masaya doğru ilerlediğini gördüm. Birden bakışlarımız kesişti.
İlk kez göz göze geldiğimizde zaman bir anlığına durdu sanki. Ne o konuştu, ne ben… Yüz hatları net ve durgundu. Sert gibi evet, ama… altında sakladığı bir şey vardı. İnsanın içine işleyen türden.
Hemen gözlerini kaçırıp başıyla selam verip masaya geçti. Yemek yediler, ardından tatlı istediler. Kahve söylediler. Derken artık kalkarlar, üzerimdeki delici Koray bakışları da kaybolur diye düşünüyordum ki:
“Yeni kız!” diye bir ses yükseldi.
Arkamı döndüğümde mavi mavi bakan Koray’la göz göze geldim.
“Ben kahveyi şekerli içmem. Bana sade getir,” dedi.
Masaya doğru yönelip,
“Kusura bakmayın, karıştırdım herhalde,” deyip kahve fincanını alıp mutfağa gittim.
ASUDE
Dağ ayısı ya… ‘Yeni kız’mış, şekerli içmezmiş… Bok iç!
Diye söylene söylene kahveyi yaptım. Yaptım yapmasına da… kıllık yapmazsam olmazdı. Adımın Asude olduğunu biliyordu sonuçta.
Kahvene sert bir tüküreyim de iç öyle sade sade!
Tam bardağı aldım, ağzıma doğru yaklaştırıp tükürecektim ki… kapının aniden açılmasıyla, far görmüş tavşan gibi, fincan elimde — hatta burnumun dibinde — dudaklarım büzüşmüş şekilde Koray’a yakalandım.
Evet… Basıldım.
“Ne yapıyordun sen? Kahveme mi tükürecektin?” dedi Koray.
O an aklıma ilk gelen yalanı söyleyip,
“Hayır… Yeterince sade olmuş mu diye kontrol edecektim,” dedim.
Baştan aşağı süzdü beni.
“Ben kimim biliyor musun?” dedi.
“Koray?” dedim.
“Hayır, ben bir askerim,” dedi. “Ve evet, ismim Koray. Memnun oldum Asude Hanım.”
“Şimdi bırak o bardağı, mundar ettin güzelim kahveyi. Bizim acil çıkmamız lazım, Meryem Ablayı göremedim. Al bunu, ona ver,” deyip elime bir zarf tutuşturdu.
Koray tek parça ve eksiksiz dönecek. Sen de İrem’i eksik bırakma dedi dersin
Gözlerine baktım
Tamam dememe fırsat vermeden arkasını dönüp gitti…
Issız Adam