Ateş ve Mavi 💙🔥

1005 Words
Elim, kapının kolundaydı. Titriyordu. Ama kalbim… daha da kötüydü. Dışarıdaki adam, yalanın enkazında kalan tek doğru gibi sesleniyordu bana. Ve ben, bütün kırgınlığıma rağmen… duymamazlıktan gelemiyordum. Derin bir nefes aldım. Son bir kez gözümü yumdum. Ve kapıyı açtım. Koray, başını kaldırdı. Göz göze geldik. Ne diyebilirdi ki? Ne ben onu affetmeye hazırdım, Ne o kendini savunacak güce sahipti. Ama yine de… o bir adım attı içeriye. Ben geri çekilmedim. Kapının eşiğinde, geçmişin gölgesiyle şimdi arasında durduk. “Sana ne söylemem gerekiyor bilmiyorum,” dedi. “Sadece… özür yetmeyecek, biliyorum. Ama senin karşında olmak… bunu bile hak etmiyorum.” Sesindeki boğukluk, alkolden değil. Pişmanlıktan. Belki ilk defa gerçekten savunmasızdı. “İçeri gir,” dedim. Sözüm, kalbimin önünde durduğu o duvardan sıyrılıp çıktı. “Konuşacağız. Her şeyi.” Bir kelime etmeden çekildim kapıdan. O da yavaşça içeri girdi. Kapıyı kapattım. Ardından dünyayla aramdaki tüm bağı. Koray holde durdu. Ayakta. Ne yapacağını bilmiyordu. Ayakkabılarını çıkarmayı bile unuttu. “Gel,” dedim kısık bir sesle. Salona yöneldik. Ben pencerenin önündeki koltuğa geçtim. O ise karşıma oturdu. Aramızda bir sehpa değil, bir dağ vardı sanki. “Konuş,” dedim. “Duymam gereken ne varsa, şimdi söyle. Çünkü bu defa susarsan… sonsuza kadar susarsın, Koray.” Boğazını temizledi. Ellerini birbirine kenetledi. Bir asker gibiydi yine. Ama bu defa silahsız, zırhsız. “Asude…” Gözlerini kaçırmadı bu kez. “Yalan söyledim. Biliyorum. Beni görmekten en çok senin mutlu olacağını sandım ama… yanlış yaptım. Korktum. O günü, seninle değil de, başka bir yüzle geçirmenin beni ne hale sokacağını tahmin edemedim.” “Yani?” Sesim, çatlaktı. Ama kontrollüydü. “Yani göreve gitmedin. Ama bana gidiyorum dedin. Neden?” Koray gözlerini kaçırarak derin bir nefes aldı. Sanki yıllardır sırtında taşıdığı bir yük vardı da, onu sonunda yere bırakacakmış gibi. “Bugün…” dedi. Sesi kısıktı, yutkunmuştu sanki. “Bugün Fikret’in doğum günüydü.” Başımı kaldırdım. Fikret… Adını daha önce Meryem Ablanın titreyen sesinden, çokça duymuştum. Şehit olan damadıydı. Koray’ın tim arkadaşı. Kardeşi. Anlatırken gözlerinin dolduğu dostu. “Sözleşmiş gibi her yıl bu gün bir araya geliriz,” dedi. “İlk sene ağlayarak, ikinci sene susarak… Bu sene de… belki hatırlamayacak kadar içerek geçireceğiz. Öylece… onu unutmaya değil, yokluğuna dayanmayı öğrenmeye çalışıyoruz.” Boğazım düğümlendi. Gözlerinin altındaki kırmızı halkalar, yorgunluğu değil, acının izleriydi. İlk defa… onun içindeki başka bir savaşı fark ettim. “Aybüke…” diye devam etti. “Görevi yeni bitti. Dönünce haber bizimkiler haber vermiş. O da geldi bugün. Fikret için. Onun şerefine bir aradaydık. O yüzden yemek bile yemedik. Çünkü Fikret yaşasaydı, bugün sofranın baş köşesinde o olurdu. Biz de öylesine, onsuz bir masaya oturmayı kendimize yediremedik.” Sustu. Bir an için, sadece koltuktaki gölgesi kaldı geriye. “Bunu bana anlatmadın,” dedim kısık bir sesle. Gözlerim dolmuştu. “Göreve gitmedim derken, aslında başka bir acının ortasındaydın. Neden sustun?” Koray başını ellerinin arasına aldı. “Çünkü senin gözlerindeki, beni yıkılmaz biri gibi gördüm. Geçmişi olmayan, yükü olmayan… Oysa ben… içimde onlarca defa ölmüş adamla dolaşıyorum, Asude. Sana anlatmak istedim ama… ya içimdeki savaşı, mezarlığı görürsen. ya bana sırtını dönersen diye korktum.” İçim… birden darmadağın oldu. Duyduklarım, içimdeki öfkeyle çatıştı. Bir yanım hâlâ kırgındı. Ama diğer yanım… ilk kez onun ruhundaki parçalanmışlığı anlıyordu. Koray çok sevdiği bir arkadaşını kaybetmişti — yıllar önce. Ve bugün, onun doğum günüydü. Bunu bilmeden kızmıştım. Bunu bilmeden suçlamıştım. “Fikret…” dedim. “Nasıl biriydi?” Koray ilk kez hafifçe gülümsedi. “Bizim timin yüreğiydi o. Herkesin abisiydi. Yaralandığında ilk ‘benim için gelmeyin’ diyen, göreve çıkarken ‘anneme selam söyleyin’ diyen… Şimdi yok. Ama her doğum gününde, biz onu tekrar yaşatmaya çalışıyoruz. Bugün de… biraz onun hatırasına gömüldüm. Ama yine de seni görür görmez… her şey dağıldı, Asude. Her şey.” O an, Koray’a baktım. Yıllarını devlete, sevdiklerini toprağa veren bir adamdı o. Ve ben… sadece susabildim. Birlikte sustuk. Ve bu defa, susmak acizlik değil, yas tutmak gibiydi. Onun, Fikret’in, bizim kırılmış bütün yönlerimizin yasını. Koray bir şey daha söylemek ister gibi dudaklarını araladı. Ama kelimeler çıkamadı. Ona baktım. Sadece bir adamı değil… bir yası, bir utancı, bir savaşı izliyordum o gözlerde. Ve… kalbimde bir şey çatladı. İçimdeki bütün hayal kırıklıklarına, bütün öfkeye, bütün korkuya rağmen… Bir adım attım. Sonra bir adım daha. Sanki vücudum zihnimi susturmuştu. Koray başını kaldırdığında göz göze geldik. Dudaklarımdan çıkan tek kelime olmadı. Sadece ona… usulca, hiç düşünmeden, sadece kalbimin emriyle yaklaştım. Ve aniden… Ellerimle yüzünü kavradım. Ve dudaklarına yapıştım. İlk anda şaşırdı. Nefesi kesilmiş gibi oldu. Ama sonra… Bir an bile tereddüt etmeden karşılık verdi. Ellerini belime doladı, beni kendine çekti. Öyle bir sarılıştı ki… yılların eksikliğini, suskunluğunu, ölümleri ve aşkı aynı anda taşıyordu. Öpüşmemiz yavaş değildi. Kontrolsüzdü. Yaralıydı. Ama tutkuluydu. Bu bir barış değil, bir sığınmaydı. Bu… belki de son kalan duygunun haykırışıydı. Kalbim, tenimde atıyordu. Kokusu… ağzımdaki burukluk… ellerinin titrek baskısı… Hepsi gerçeğe aitti. Koray başını çektiğinde alnını benim alnıma yasladı. Gözlerini kapattı. Sadece nefesimizi duyuyordum. Ve kalplerimizin aynı anda attığını hissediyordum. “Bunu… hak etmiyorum,” diye fısıldadı. “Belki ben de hak etmiyorum,” dedim. “Ama şu an, sadece… buradayız. İkimiz.” Koray’ın alnı hâlâ benim alnıma dayalıydı. Nefesi yanaklarımı ısıtıyor, göğsü göğsüme değdikçe kalp atışlarımız birbirine karışıyordu. Ellerim istemsizce ensesinden sıyrılıp boynuna indi. Parmaklarım, tereddütle de olsa tenini tanımak ister gibiydi. Gözlerini açtı. Birbirimize bu kadar yakınken bile o kadar uzaktık ki… Ama sonra, o mesafeyi bir bakışıyla yok etti. Parmak uçlarıyla yanağımı okşadı. “Üşüyorsun,” dedi kısık bir sesle. “Belki de sadece… alıştığım duvarlarım yok artık,” diye fısıldadım. Bu sözümle… Bir şey çözüldü içimizde. Geriye sadece bedenlerimiz değil, çıplak kalan ruhlarımız kaldı. Koray, belimi saran ellerini yavaşça sırtıma kaydırdı. Beni kendine daha da yaklaştırdı. Bir öpücük daha kondurdu dudaklarıma; aniden oturup beni kucağına aldı. Kalçamın altından sertleşen erkekliğini hissetmemek mümkün değildi. Öpmeye devam etti bu sefer daha yavaş, daha derin. Bu kez acelesi yoktu. Bu bir kaçış değildi, bir kabul edişti. Ellerim gömleğinin düğmelerine gittiğinde parmaklarım titriyordu. Koray dur. Sarhoşsun dedim Durmadı. Elimi elinin üstüne koydum durması için gözlerini gözlerime diktiğinde Ateş gibi yanıyordu mavileri. Başka bir ihtiras vardı. Sarhoşsun olmaz dedim. Asude yapma. Dur deme bana… Koray dur…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD