Kapana sıkmıştım, elim ayağım oturduğum sandalyeye arkadan bağlıyken gözlerime siyah bir çorap bağlamışlardı. Bağırmıyordum, sessizce gelmesini bekliyordum Tarık'ın. Beni buraya kapatmayacağı belliydi, sadece Yağız'dan daha güçlü olduğunu sergiliyordu belkide.
Adım seslerini duyduğumda içimde tuttuğum nefesi vermiştim, birileri vardı şuanda. Sonra.. sonra.. Kemikli bir el hissettim yüzümde. İnce kemikli bir eldi. Gözlerimi bağlayan çoraptan bir çırpıda kurtuldu, odadaki loş ışık direk yüzüme çarparken gözlerimin acıdığını hissettim. Acıyordu..
Gözlerimi açtım sonunda. Loş ışık arkasında kalırken Tarık bana pis pis gülümsüyordu. "Nasılsın Akkız?" Yüzüne tükürmemek için kendimi zor tutarken göz kırparak bir sandalye çekti karşıma. "Biraz eğlenelim önce, sonra Kaynarca'ya gideriz."
Sessizce dinledikten sonra gülümser bir vaziyette, "Aynen," dedim göz kırpıp. "Azıcık eğlenmenin bir sorun olacağını düşünmüyorum."
Kırmızı yanan sönen kameranın görüş açısı ikimize dönüktü, birinin bizi izlediğini anlamıştım anında. Tarık kaşını kaldırıp, "Anlat bakalım Akkız, Yağız'ı yenmek için seni mi ortadan kaldırmak lazım sadece," diye sordu, alaylı bir sırıtma yerleşti zihnimin köşesine.
Her kimse, Tarık'ı meze yapıyordu Yağız'a. Ne yazık ki, ikimizin bildiği gibi değildi. Beni sevmeyen bir Yağız ve tek korkusunun ben olduğumu sanan salak bir Tarık. Basit ve oldukça komik bir denklem. Kazanan baştan belli.
"Tarık, bazen işler istediğimiz ya da bildiğimiz gibi değildir. Belki.. sen beni ortadan kaldırarak yenebilirim diye düşünürsün, belki aslında ayak altında olandan kurtarmış olursun. Demem o ki, beni öldür ya da öldürme. Bu işten en çok zararlı çıkan sen olacaksın. Keyifle izleyebilirim bu durumu."
"Yağız Soydaş'a bu kadar mı çok güveniyorsun?" Meraklı sorusu üzerine başımı sallamakla yetindim.
"Ölü ya da diri. Benim yerim onun yanı olacak. Sen kendini düşün.."
Başını sallarken, "Özgüvenine hayran bırakıyorsun," dedi ayağa kalkarak. Kaşlarımı çatarken bağlı kollarım sızlıyordu, yüzümü buruşturdum istemsizce.
Tarık, eğlendi bu halime. Kendi kendi etrafında dönüp saçma sapan bir şey yaptıktan sonra gitmişti. Baktım arkasından. Bilmiyordu, onun zihni benim zihnimdekileri taşıdığı sürece asla kazanamazdı.
Yağız Soydaş'ın kaybetmeye korktuğu kişi ben değildim ne yazık ki.
Ağzıma gelen küfrü dudaklarımdan çıkarırken bir an önce olup bitmesini bekledim.
Ölmeyi beklemek.. sinir bozucu bir şeydi.
♤
Vedalardan hoşlanmazdım. İnsanlar hayatıma sıklıkla girmezdi, nadiren yeni arkadaşlıklar kurmak zorunda kalırdım. Hayatım ritüel ve fazlasıyla sıradan hale gelene kadar aynı şeyleri yapardım.
Mesela, sabah Esra'yla dedikodu saatimiz vardı. Herkesi çekiştirerek hayatımızı diğerlerine eşitliyoruz gibi hissederdim. Yağız vardı, her sabah düzenli olarak anlıma koyardı dudaklarını.. vazgeçip gitmek ne zor olurdu.
Ona alışmıştım. Dudakları anlıma konmadığı her sabah başka bir bela getirirdi bana. Yine o sabahlardan birine uyandırılırken göz kapaklarım acıyordu yüzüme vuran güneşten dolayı. Kırmızı bir ışık gibi yakıp kavururken tekini zorla açarak etrafıma bakmıştım. Hâlâ bağlıydı ellerim. Islak bir yerde uzanıyordum anladığım kadarıyla. Gözüme doğru yansıyan gölgeden çimen olduğunu söyleyebilecekken adımı duydum.
"Uyandın mı Akkız?"
Veda edememiştim Yağız'a. Mesajın vedayla alakası yoktu. Son kez sarılmadım ona. Son kez diyemedim seni seviyorum. Son kez kokusunu içime çekemedim. Son kez dokunamadım ona. Bunlar içimde büyürken yerimde doğrularak Tarık'a baktım.
Üzerinde bir tişört vardı. Gözleri gözlerime denk gelirken, "Günaydın," diye ekledi dişlerini göstererek. Biri ona bu şekilde fena itici durduğunu söylemeliydi. Tepkisiz kaldığımda başını sallayarak yanıma diz çöktü.
"Birazdan ellerini çözeceğim. Ayağa kalkıp şurda duran eve gireceksin ve bana istediğimi getireceksin.."
Dudaklarından dökülen benim ölüm fermanımdı. O eve girdiğim taktirde en az on mermi aynı anda bedenime saplanacaktı. Kaynarca.. salak bir adam değildi. Muhtemelen gelecek olduğumuzu biliyordu bile.
Ölüme gidiyordum. Bilerek.
"Başarabileceğini biliyorum." Güldü kinayeli bir şekilde. Öleceğini biliyorum demekle aynı şeydi aslında. Alay ediyordu hâlâ benimle. "Biz burda seni bekliyor olacağız."
Gözlerimi devirirken, "Tarık.. Yağız sana bunun hesabını soracak," diye mırıldandım, sorardı sanırım. Öyle yada böyle. Fark eder miydi? Bizi biri sevgili sanıyordu, sırf canını yakmak için beni kullanıyordu.. yinede kalkıp hesabını sormaz mıydı?
"Sorsun," dedi gülerek. "Benim yerim yurdum belli. Gelip almayı bile denemedi. Artık farkına varmalısın Akkız. Bu adam seni hiç sevmemiş." Dedikleri gerçek olduğu için benim üzerimde fazla bir etki bırakmadı doğrusu. Gözlerinin içine donuk bakışlarımı yöneltirken içimdeki sese inanmak istiyordum.
Yağız seni bırakmaz.
Tam olarak haykırıyordu zihnimde. Beni bırakmaz mıydı?
Yanıma yaklaşıp ellerimi çözmüştü, Deniz'in karşılığına benim canım düşmüştü demek ki. Boşu boşuna ölmek kelimesi ne kadarda uyuyordu bana. En başından hain olduğunu söyleseydim bunlara gerek kalmazdı, yine kendi aptallığımın cezasını çekiyordum. Hak etmiştim.
Eve doğru baktığımda aynı ev olduğunu görmüştüm, aynı evdi gerçekten. Kaynarca'ya ait olduğu kesin olan tek evdi. Korunaklı, yedi yirmi dört kameralarla izlenen, kapısında en az on beş adam olan o evdi. Öleceğim yerdi.
Dudaklarımı birbirine bastırırken, "Hadi, git bakalım," dedi keyifle Tarık. Eğer burdan sağlam çıkarsam onu kendi ellerimle parçalayacaktım! Ahmak herif! Hata yapıyordu, bu şekilde sadece ona zarar vermezdi. Onu delirtirdi. Beni elinden alınca sadece ben ölmüş olacaktım! Ben.. öldüğümle kalacaktım.
Korunaklı evin girişinde daha beliren beş koruma tedirgin olmama sebep olurken yutkunamadım bile. Bunu yapamazsam kendimi öldürmeleri için elimden geleni yapmış olacaktım. Düşünmeye çalıştım, dudaklarım söyleyecekleri yalanları tekrar ederken derin bir iç çekerek beni fark etmelerine müsade ettim.
Zeki insanların oyunlarıyla başladı bu hayat. Şimdi, zeki bir kızın parmağı ile yeniden yazılacaktı. Beni fark eden takım elbiseleri kel adam, silahına yönelerek bana doğrulttuğunda korku ile yerimde titriyordum. "Benim adım Akkız... Kaynarca'ya ona ileteceklerim olduğunu söyleyin." Kendimden emin tavrımla dik durmaya gayret ederken kaşlarını çatan, adamın yanına diğeri geldi. Otuzlu yaşlarında genç bir adamdı kendisi.
"Kaynarca sizi bekliyordu."
Yana kaydığında korunaklı evin kapıları bana açılmıştı. Bacaklarım titriyordu her adımda. Kendi kendime kurduğum planda nereye kadar giderim hiç bir fikrim yoktu ancak bir kaç saat daha yaşayacağım kesindi.
Önde genç adam, peşinde ben ilerledim. Lalelerle kaplı bir bahçenin arasına yapılan taş bir yoldan geçiyorduk, tahmin edemeyeceğim kadar çiçekli bir bahçenin içerisinde yürüyordum. Bunu hatırlamıyordum. Evin dışı aklıma kazılı olsada içine dair çizik çizikti her şey.
Etrafa bakmaya o kadar dalmışım ki, "Hadi," dediğini duymuştum. Başımı ondan tarafı çevirdiğimde, "Buraya ilk giren bütün kadınlar mest oluyor," dedi gülümseyerek. Evet, belkide beni kendisi öldürecekti ve rahatlamam için çabalıyordu. Gergin insanlardan hoşlanmıyor olabilirdi.
"Buraya giren kadının çıkabildiğini düşünmüyorum."
Güldü dediğim üzerine. "Hepsi çıktı bu kapıdan." Gözleri beni bulduğunda sessizce mırıldanmıştı. "Kefenle."
Nasıl baktığımı bilmeden ona bakarken bir kahkaha döküldü dudaklarından. Sanırım, korktuğum suratıma yansımıştı fazlasıyla. "Sadece şakaydı."
"Kaynarca.. şaka yapmaz."
Dediğim üzerine başını sallarken içeriye girmiştik çoktan. Artık yan yana ilerliyorduk içeride. Üst kata çıkılan merdivenlere dikkatle bakarken genç adam, "Mutfakta bir şeyler var, aç mısın," diye sordu merakla karışık.
Nefesimi üflerken, "Artık sadete gelelim mi," dedim sabırsızca. Ölüm için dakika sayarken yemekle vakit harcayamazdım. Üstelik, zaten insan ölünce bedenen şişermiş, bir de yemek yersem... net altı yedi kişi lazımdı cesedimi taşımak için. Uğraş dur sonra.
"Şu anda Kaynarca yok, gelene kadar bizim misafirimizsin. Seni bekliyordu herkes. Yaklaşık beş gündür."
Şaşkınca kendisine bakarken, "Nasıl yani,"diye sordum. "Beş gündür beni mi bekliyorsunuz?"
Başını sallarken sandalye çekip oturdu karşıma. Fazla ciddi duruş sergilediğim için bir sandalyeye oturup dinleyemiyordum. Dik dik olduğum yerden bakmak zorunda hissediyordum çünkü. "Şöyle ki, Deniz'i biz verdik Tarık'a. Tarık'ta onun olduğunu düşündüğü şeyi almak için ve aynı zamanda kendi canını riske atmamak için seni gönderdi. Hem Yağız'ı bitirmek, hemde senin ölümünü seyretmek için."
Kan donduran cümleler arasında tek bir kelimede sabit kalırken zihnimde yankılanmıştı dedikleri. Aslında biliyordu yani Kaynarca. Beni burda bekliyordu. İçeriye girmem ve hâlâ hayatta kalmama sebep olan şeyin ne olduğunu merak etmeme engel olamazken, "Gelmesi ne kadar sürer ortalama," diye sordum.
Kaşları çatılırken, "Bilmiyorum," demişti. "İstersen mutfakta bir şeyler yapıp yiyebilirsin, ya da televizyonu açab-"
"Burda esirim," dedim sinirle. "Bunları yapmamam gerekir."
Omuz silkerken gözlerini devirmişti genç adam. "Burda esir değilsin, sadece misafirsin. İşin bitince, evine kadar bırakılacaksın."
İçimde o ses yankılanıyordu.
Kaynarca’ya esir düştün!!! Korkuyla etrafa bakındım. Sanırım bu yolun sonu Kaynarca’nın iki dudağı arasından çıkacak o lafa bakıyordu.