Öğle güneşi, Şahiner Malikanesi’nin beyaz mermer zemininde ışıl ışıl parlıyordu. Bahçenin her köşesinde takım elbiseli, kulaklıkla gezen adamlar. Dış kapının önünde zırhlı araçlar. Çatı katında dürbünle nöbet tutan bir keskin nişancı. Ev değil, resmen bir kale. Ve o kalenin tek varisi, siyah Range Rover’ıyla güvenlik kapısından içeri girdi.
Alev arabadan indiğinde gözlüğünü yavaşça çıkarıp saçlarını geriye attı. Üzerinde hâlâ geçen geceden kalma deri ceket vardı. Dudağındaki küçük kesik, boynundaki hafif morluk... hepsi anıydı.
Ama bu evde, bunları konuşmak bile yasaktı.
Kapıdan içeri adım attığı an, koridordan yükselen sert ama tok ses onu karşıladı.
“Alev!”
Babası. Nevzat Şahiner.
Kravatı bile kusursuz, saçı tek bir tel dağılmamış. Yüzünde öfke ama gözlerinde o yumuşak bakış — sadece kızına özel.
Alev hemen toparlandı. Ciddileşti. Dik durdu, ama o güçlü bakışların altında gözlerini kaçırmadan edemedi.
“Babacım,” dedi hafif bir gülümsemeyle. “Geldim işte.”
Nevzat ellerini arkasında birleştirdi. “Yine ortadan kayboldun. Kiminleydin? Nerede kaldın?”
“Kısa bir işim vardı. Hallettim geldim,” dedi usulca.
“Kısa iş dediğin geceden sabaha, sabahtan öğleye... bir kız çocuğu gibi kaçıyorsun. Ben senin kaç yaşında olduğunu unuttum Alev. ”
Alev başını öne eğdi. Babasının bu tarafı... her zaman savunmasız bırakıyordu onu. Sert görünümünün ardındaki o sıcacık adam.
“Baba... beni merak ettiğini biliyorum ama—”
“Merak mı?” diye sözünü kesti Nevzat. Bir adım yaklaştı. Sesini alçalttı, ama sertliği azalmamıştı.
“Ben seni merak etmiyorum Alev. Ben insanların sağlıklarından endişe ediyorum”
Alev başını yavaşça kaldırdı. Dudakları titredi ama gözleri hâlâ güçlüydü.
“Ben senin kızınım babacım, yalnızca canımı sıkan olursa kafasına sıkarım biliyorsun” dedi dudaklarını sarkıtarak.
Nevzat bir an sustu. Sonra bir şey yapmayacağını zanneden herkesi şaşırtarak kızını kollarının arasına çekti. O dev adam, koca mafya babası, dünyanın önünde eğildiği adam... kızının saçlarını okşuyordu şimdi.
“Bana bak,” dedi sessizce. “Sana bir şey olursa, ben bu dünyayı yakarım.”
Alev gözlerini kapadı. O an sadece küçük bir kız çocuğuydu. Ve o sarılmanın içinde, bir anlığına da olsa... savaş bitmişti.
Nevzat, kızını birkaç saniye daha kucağında tuttuktan sonra geri çekildi.
Ellerini Alev’in omuzlarına koydu, yüzüne dikkatle baktı.
“Yüzüne bakıyorum, uykusuzluktan değil… başka bi’ şeyden yorgunsun sen.”
Bir kaşı hafifçe kalktı. O meşhur, babacan ama her şeyi bilen bakışı.
Alev hemen göz devirdi.
“Başlama yine...”
Nevzat elini kaldırdı, susturur gibi.
“Yok yok, bi’ şey demiyorum. Sadece... o arabada ne haltlar karıştırdın artık orasını Allah bilir, kamera yok, kayıt yok. Ama o boyundaki morluk? Onu ben gördüm.”
Alev omuzlarını silkti. Hafif bir gülümseme belirdi dudaklarında.
“Sen her şeyi görürsün zaten.”
Nevzat gözlüğünü çıkardı, iç cebine koyarken homurdandı:
“Ben görmeyim de kim görsün? Bu evin duvarları bile senin nefesini dinliyo kızım. Ama şimdi esas meseleye gelelim...”
Ciddileşti. Sesini alçalttı, ama tonuna o tanıdık sertlik çöktü:
“Bu geceki iş...”
Alev başını yana yatırdı. “Evet?”
Nevzat parmağını kaldırdı, gözlerine sokar gibi.
“Temiz olacak. Sessiz. Süratli. Zart zurt yok. Arıza yok. Adamın karısı varmış, çocuğu varmış diye duygusallık yaparsan... yemin ederim seni pavyona konsomatris diye yollarım. Şahiner ismini de sildiririm, soyadın ‘Düştü’ olur.”
Alev kahkahayı bastı.
“Tamam tamam, söz. Ne duygusu? Profesyoneliz sonuçta.”
Nevzat’ın gözleri daraldı.
“Hah. Profesyonellikmiş. Gece bir yerden başka bir yere tenhalarda tırmanırken topuklu giyen tek tetikçisin sen. Bir de kalkmış bana profesyonelim diyo... Yeminle ajan değil, defile kızı gibisin.”
Alev sırıtarak yanağını babasının yanağına yasladı.
“Ama en güzel profesyonel benim.”
Nevzat dişlerini sıktı ama gözlerinden gülümsemeyi saklayamadı.
“Senin güzelliğin değil derdim. O kafanın içindekiler... işte asıl bomba orası.”
Sonra hafifçe döndü, yürümeye başladı.
“Saat sıfır sıfırda konumda ol. Ve Alev...”
Geriye dönmeden söyledi bu sefer:
“Bir daha ‘gizli görevdeyim’ diye geceyi bir erkeğin içinde geçirme. Vallahi içindeyken adamı bombalatırım.”
Alev olduğu yerde dondu.
Gözlerini kapadı.
“Of baba…”
Ama yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Alev, babasının esprili ama tehdit içeren son sözlerini gülerek geçiştirdi ama içten içe her kelimeyi ciddiye alıyordu.
Nevzat Şahiner’in tek bir kaşı kalksa, şehirde üç adam kaybolurdu. Şimdi bile evin çatısında dürbünle bakan keskin nişancılar, bahçede dolanan köpekler, telsizle konuşan adamlar vardı.
Evin her yeri tam anlamıyla kale gibiydi.
Yukarıya, kendi özel katına çıktı.
Koridorda yürürken sağlı sollu geçen iki koruma başlarını hafifçe eğerek selam verdi. Alev, yüzlerine bile bakmadan geçti. Alışkındı. Herkes onu “beyin prensesi” diye çağırırdı. Ama kimse onun ne kadar zehirli bir çiçek olduğunu bilmiyordu.
Odası genişti, ferah ama ölüm gibi sessizdi. Duvarlar buz mavisi. Cam tavan perdeliydi, içeriye gündüz güneşi süzülüyordu. Ama ışığın aydınlattığı yerlerde sadece soğuk metal yansıyordu.
Duvarın bir yüzünde yerden tavana kadar silah rafları diziliydi. Alt kısımda dizüstü bilgisayarı, yerel polis frekanslarını dinleyen telsizler, dinleme cihazları, susturucular…
Alev aynanın karşısına geçti. Üzerindeki günlük kıyafeti usulca çıkardı. Üzerinde hâlâ Asaf’ın parmak izleri, dudaklarının bıraktığı kızarıklıklar vardı. Aynaya baktı. Göz göze geldi kendiyle.
“Bu gece sadece iş.”
Kendi kendine fısıldadı.
“Duygu yok. Aşk yok. Sadece hedef.”
Kırmızı dudaklarını silerken çenesini sıktı. Makyajını tazeledi. Sonra siyah, dar kesim bir taktik tulum giydi. Üzerine çelik yelek kadar sağlam, ama kadın hatlarını kapatmayan özel bir yelek geçirdi. Beline çift tabanca taktı. Ayak bileğine küçük bir susturuculu Glock yerleştirdi.
Bileğine ince bir bıçak sabitledi. Ve sırt çantasına sadece üç şey attı: yedek mermi, sabit GPS cihazı ve özel üretilmiş bir mikro kamera.
Her şeyi giyip hazır hale geldiğinde kapı tıklatıldı. Dışarıdan Ahmet’in sesi duyuldu:
“Hanımefendi, araç hazır.”
Alev aynaya son kez baktı. Saçlarını enseden sıkı bir şekilde topladı. Boynunda bir kolye vardı. Babasının, “kızım da kurşun geçirmez olsun,” diye özel yaptırdığı bir kolye. Mermiden daha değerliydi.
Kapıyı açıp çıktı.
Aşağı indiğinde bahçede onu bekleyen siyah zırhlı SUV dikkat çekiyordu. Direksiyonda babasının en güvendiği adamlardan biri — Serhat vardı. Evin balkonuna baktığında babasının hâlâ orada olduğunu gördü. Elinde kahvesi, ağzında puro... ama gözleri Alev’deydi.
“Geç kalma,” diye seslendi yukarıdan.
“Ve fazla artistlik yapma. Yere iki adam düşsün yeter. Üçüncü gerekmez. Şov sevmiyorum.”
Alev gülümsedi.
“Ben de sevmem baba. Ama bazen şov, hedefin dikkatini dağıtır.”
Nevzat başını iki yana sallayıp güldü.
“Allah seni bildiği gibi yapsın.”
Alev arabaya binerken son kez babasına baktı.
Göz göze geldiler.
İçinden sadece bir cümle geçti:
“Söz baba… bu gece adımı bir daha duyuracak kadar iz bırakacağım.”
Araba hareket etti. Motorun homurtusu, kale gibi evin sessizliğinde yankılandı. Ve Alev, gözünü kırpmadan önüne bakarak, göreve doğru yola çıktı.