Kapı bir kez daha aceleyle aralandı.
Küçük ayak seslerini duyar duymaz içimden “eyvah” dedim ama gözlerimi açmadım. Sanki gözlerimi kapalı tutarsam dünya da duracakmış gibi.
Yatağın kenarı hafifçe çöktü.
“Dayı…”
Minik bir el Taylan’ın kolunu dürttü.
“Dayıı…”
Taylan’dan yine ses yoktu. Sadece nefesi, düzenli ve derindi.
Sonra aynı el bu kez bana dokundu. Omzuma, çekinerek.
“Yenge…”
Biraz daha yüksek sesle.
“Yenge?”
Kıpırdamadım.
Gökçe bir an durdu. Sonra çocuk aklıyla durumu çözmeye çalışır gibi başını yana eğdiğini hissettim.
“Dayı… yenge…” dedi bu kez daha net.
“Hâlâ uyuyor musunuz?”
Taylan yine tepki vermedi. Ama kolu belimdeydi hâlâ. Hatta Gökçe konuşurken beni biraz daha kendine çekmişti.
Gökçe iç çekti. Küçük ama dramatik bir iç çekişti bu.
“Anneee…” diye seslendi kapıya doğru dönerek.
“Uyuyorlar.”
Kapı yeniden açıldı.
Derya ablanın ayak seslerini tanıdım. Odaya girdiğinde bir an durdu. Hiç konuşmadı. Sadece baktı.
Sonra hafif bir tebessüm geçti yüzünden.
“Gökçe,” dedi alçak sesle,
“Gel buraya.”
“Anne ama bak,” dedi Gökçe fısıldayarak,
“Dayı yengeyi bırakmıyor.”
Derya abla gülmemek için dudaklarını bastırdı.
“Bırakmaz tabii,” dedi yumuşak bir sesle.
“Uyuyan insanlar böyle olur.”
Gökçe biraz daha yaklaştı yatağa. Meraklıydı.
“Uyanmayacaklar mı?”
“Hayır,” dedi Derya abla kesin bir tonla.
“Ve uyanmamaları daha iyi.”
Gökçe kafasını salladı. Sonra çok önemli bir sırrı paylaşır gibi eğilip fısıldadı:
“Ben AVMye gidiyorum.”
Derya abla onun elinden tuttu. Kapıya yönelirken bir kez daha arkasına baktı. Gözleri kısa bir an üzerimizde kaldı.
Taylan’ın kolu belimde.
Ben onun göğsünde.
İkimiz de hâlâ uykunun içindeymiş gibi.
Kapıyı sessizce kapattı.
O an Taylan hafifçe kıpırdandı. Alnını saçlarıma yasladı.
“Kimdi?” diye mırıldandı, gözleri kapalı.
“Gökçe,” dedim fısıltıyla.
“Derya abla geldi.”
Bir an sustu. Sonra kısık bir sesle:
“Gittiler mi?”
“Gittiler.”
Derin bir nefes aldı.
“İyi,” dedi.
Ve kolu belimde bir kez daha sıkılaştı.
Ben gülümsedim.
Uyanıktı belki.
Belki de değildi.
Ama beni bırakmıyordu.
Taylan’ın nefesi bir an değişti.
Daha derin, daha farkında.
Sonra gözlerini açtı.
Ben bunu fark etmedim.
Gözlerim hala kapalıydı. aklımda karmakarışık düşünceler vardı. Ama onun bakışı… sakindi. Sessizdi. Kaçamak değildi. Sanki uzun zamandır baktığı bir şeyi ilk kez gerçekten görüyormuş gibiydi.
Yüzümü izledi.
Kirpiklerimi.
Kaşlarımın arasındaki hafif çizgiyi.
Uyku ile uyanıklık arasında kalan hâlimi.
Elini oynatmadı. Sadece kolunun belimdeki ağırlığını biraz daha hissettirdi. Sahiplenmek gibi değil… bırakmamak gibi.
İçinden geçenleri söylemedi ama yüzü söylüyordu.
Bu kadın korkmuyor artık.
Kaçmıyor.
Ve burada.
Parmakları istemsizce sırtımda gezindi. Çok hafifti. Uyandırmamak için değil… o anı bozmamak için.
Başını biraz eğdi. Alnını saçlarıma yasladı. Kokumu içine çekti. Gözlerini kapatmadı bu sefer. İzlemeye devam etti.
O an ben kıpırdadım.
Gözlerimi açtım.
Ve birden… onun bana baktığını gördüm.
Zaman yine yavaşladı.
“Uyanıksın,” dedim fısıltıyla.
“Bir süredir,” dedi. Sesi sabah kadar yumuşaktı.
“Bozmak istemedim.”
Yüzüm ısındı. Bakışlarımı kaçıracakken çenemi çok hafifçe kaldırdı. Zorlamadan. Emir vermeden.
“Kaçma,” dedi sadece.
Kaçmadım.
Gözlerimiz buluştu. Bu kez ne suskunluk acıtıyordu ne kelimeler eksikti.
“Bana bakarken yakaladım seni,” dedim.
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Evet,” dedi.
“Ve pişman değilim.”
Bir an sustuk.
Sonra alnıma küçük, sakin bir öpücük bıraktı. Ne acele vardı ne beklenti.
Sadece bir gerçeklik.
“Buradayım,” dedi.
“Ve bugün de gitmiyorum.”
Kalbim hızlandı.
Ama bu kez korkudan değil.
Bu kez… alışmaya başladığım bir hisle.
Bir süre daha öyle kaldık.
Kim önce kalkacak diye bakar gibiydik ama ikimiz de o anı bozmak istemiyorduk. Sonunda Taylan derin bir nefes aldı, kolunu belimden yavaşça çekti.
“Zor olacak ama…” dedi kısık bir sesle.
“Bir noktada kalkmamız gerekiyor.”
Gülümsedim.
“Buna ‘zor’ demen komik,” dedim.
“Normalde çoktan ayakta olurdun.”
Omzunu silkti.
“Normal bir gün değil.”
Yataktan kalkarken ikimiz de ağır davrandık. Üstümüzü değiştirmedik. Askılı pijamamla ben, düz pijama üstüyle o… Yan yana, biraz uykulu, biraz hâlâ o anın içindeydik.
Kapıyı açıp koridora çıktığımızda konak sessizdi.
Merdivenlerden inerken ayak seslerimiz yankılandı. Aşağı vardığımızda yemek salonundan gelen boşluk hissi her şeyi anlatıyordu.
Kahvaltı çoktan bitmişti.
Masalar toplanmış, sandalyeler yerlerine itilmişti. O saatlere özgü o geç kalmışlık hissi içime çöktü ama garip bir huzur da vardı.
Tam o sırada kapıya yakın taraftan sesler geldi.
Derya abla çantasını omzuna almıştı. Gökçe montunun fermuarıyla uğraşıyordu. Belli ki AVM’ye çıkmak üzereydiler.
Bizi gördükleri an Gökçe’nin yüzü aydınlandı.
“Yengem!” diye bağırdı.
“Dayııı!”
Koşarak üzerimize geldi. Önce bana sarıldı, sonra Taylan’a. İkisini birden yakalamaya çalışıyordu sanki.
“Uyanmışsınız!” dedi heyecanla.
“Ben sizi hâlâ uyuyor sanıyordum.”
Taylan güldü, saçını karıştırdı.
“Zor uyandık,” dedi.
Derya abla bizi baştan aşağı süzdü. Üstümüzü, hâlimizi… Sonra dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Açık açık gülmedi ama o bakış her şeyi söylüyordu.
“Biz çıkıyoruz,” dedi sakin bir sesle.
“Geç kalmayın siz de.”
“Biz kahvaltı yapacağız,” dedim.
“Biraz… geç oldu.”
“Mutfağa geçin,” dedi.
“Her şey yerinde.”
Gökçe son bir kez daha bana sarıldı.
“Ben gelince anlatırım,” dedi.
“Alışveriş yapacağım.”
Sonra kapı kapandı.
Konakta yine sessizlik kaldı.
Taylan bana baktı.
“Acıktın mı?” dedi.
“Evet,” dedim.
“Ama dışarıdan değil… burada.”
Başını salladı.
“O zaman gel.”
Mutfağa geçtik.
İlk başta ne yapacağımızı bilemedik. Dolaplar, tezgâh… Hepsi tanıdık ama birlikte değildi henüz. Sonra Taylan kollarını sıvadı.
“Sen yumurtayı çıkar,” dedi.
“Ben çayı koyayım.”
Bu kadar doğal olması beni şaşırttı.
Yan yana durduk. Ben yumurtaları kırarken o çaydanlığı ocağa koydu. Arada bakışlarımız kesişti. Gülümsemeler… Küçük temaslar.
“Elini yakacaksın,” dedi bir ara.
“Dikkat et.”
“Komutan gibi konuşma,” dedim.
“Evdeyiz.”
Bir an durdu. Sonra başını bana çevirdi.
“Evet,” dedi yavaşça.
“Evdeyiz.”
O kelime mutfağın içinde yankılandı.
Kahvaltıyı birlikte hazırladık. Basitti. Ama gerçekti.
Ve ilk defa, bu konakta bir sabah bana aitmiş gibi hissettirdi.
Mutfağın içi yavaş yavaş dolmaya başlamıştı.
Çayın buharı yükseliyor, tabakların sesi tezgâha çarpıyordu. Taylan ekmeği keserken ben yumurtaları tavaya döktüm. Yan yana duruyorduk ama aramızda bir uyum vardı; konuşmasak bile neyin ne zaman yapılacağını biliyorduk.
Tam o sırada mutfak kapısı açıldı.
Önce bastonunun sesi geldi.
Sonra Sultan ana göründü.
Başındaki örtü her zamanki gibi düzgündü, bakışları keskin ama yorgun değildi. Ardından içeri biri daha girdi. Daha genç, daha enerjik.
Efta.
Taylan’ın kız kuzeni.
Kapının eşiğinde durdular. İkisi de bir anlığına bizi süzdü. Üstümüzde hâlâ pijamalar vardı, saçlarım dağınıktı, Taylan’ın gömleği buruşuktu. Masada iki kişilik hazırlık… Henüz oturulmamış ama “biz buradayız” diyen bir hâl.
Efta’nın yüzü bir anda aydınlandı.
“Oo,” dedi gülerek.
“Aşk kuşları uyanmış.”
Elini beline koydu, gözleriyle bizi işaret etti.
“Bak sen şu işe. Herkes kahvaltıyı bitirdi, siz yeni başlıyorsunuz.”
Yüzüm hafifçe ısındı. Tavayı kapattım, arkamı dönüp onlara baktım.
“Geç uyandık,” dedim kısa bir sesle.
“Birlikte yapalım dedik.”
Sultan ana bir adım attı. Masaya baktı. Çaya. Tavaya. Sonra bana.
Bakışı uzun sürdü.
“Oturmuşsunuz beraber,” dedi.
“Sessiz sedasız.”
Taylan söze girdi. Sesi sakindi.
“Anne, acıkmıştık.”
Sultan ana bir şey demedi hemen. Sandalyelerden birini çekip oturdu. Elleri dizlerinin üzerinde durdu. Efta da onun yanına ilişti ama hâlâ gülüyordu.
“Ben dedim,” dedi Efta.
“Bu evde bir şeyler değişiyor diye.”
Bana döndü.
“Sabah seni göremedik, dedim ki ya hâlâ uyuyor ya da Taylan’la—”
“Efta,” dedi Taylan uyarır gibi.
Ama sert değildi.
Efta ellerini havaya kaldırdı.
“Tamam tamam,” dedi.
“Masumum ben. Sadece şaşırdım.”
Sultan ana nihayet konuştu.
“Şaşılacak ne var?” dedi ağır ağır.
“Karısı karısıyla, kocası kocasıyla.”
O an kalbimde küçük bir şey yer değiştirdi.
Karısı.
Sultan ana bana tekrar baktı. Bu sefer bakışı daha farklıydı. Daha ölçen değil, daha kabul eden gibiydi.
“Çay koy kızım,” dedi.
“Bana da.”
Başımı salladım.
“Tabii.”
Bardakları uzatırken Efta eğilip bana yaklaştı. Sesi alçaldı.
“İyi misin?” diye fısıldadı.
“Dün olanlardan sonra…”
Bir an duraksadım. Sonra başımı salladım.
“İyiyim,” dedim.
“Gerçekten.”
Efta gülümsedi.
“Belli,” dedi.
“Yüzünden.”
Taylan sandalyeyi çekti, oturdu. Ben de karşısına geçtim. Masada dört kişiydik ama hava garip bir şekilde sakindi.
Sultan ana çayından bir yudum aldı.
“Geç kaldınız ama…” dedi.
“Bu masaya oturmanız güzel.”
Efta dirseğini masaya koydu.
“Ben diyorum ki,” dedi,
“bundan sonra kahvaltıları birlikte yapalım. Geç olsun, erken olsun.”
Taylan bana baktı.
“Ne dersin?” dedi.
Gülümsedim.
“Olur,” dedim.
“Geç kalmak bazen iyi şeylere çıkarıyor.”
Sultan ana hafifçe başını salladı.
“Demek ki,” dedi,
“uyku da bazen hayırlıymış.”
Masada kısa bir sessizlik oldu.
Ama bu sessizlik ağır değildi.
Dolu, sıcak ve ilk defa…
ev gibiydi.