Akşam güneşi Kale’nin bahçesini altın tonlara boyarken, hafif rüzgâr çardağın çevresindeki yaprakları usulca sallıyordu. Yüksek duvarlarla çevrili bahçe, timin ilk resmi buluşması için hem güvenli hem de gizli bir alan sunuyordu. Çardak, uzun masası ve çevresini saran lamba ışıklarıyla akşamın loşluğunda hafif bir sıcaklık yayıyordu. Masanın çevresinde oturan 10 ajan ise aynı derecede gergin ve soğuktu.
Akrep, masanın köşesinde oturmuş, gözleri ile çevresini tarıyordu. Gölge ile aralarında eskiye dayanan bir tanışıklık vardı. Becca’nın gelişini fark ettiğinde dudaklarının kenarında istemsiz bir kıvrım belirdi. Eskiden beridir Becca, bir şekilde Akrep’ten hazzetmiyordu. Nedensiz bir hoşlanmama, her zaman olduğu gibi, yine belirgindi. Becca çardak altına adımını attığında, Bukalemun hemen yerinden doğruldu.
“Becca…”
Sesi hafif alçak ama dikkat çekici, eski gölgesi olmanın ilgisini yansıtmaya çalışan bir tonla. Ancak kıza olan ilgisi, planladığından daha belirgin şekilde sesine yansımıştı. Becca göz ucuyla ona bakıp kısa bir baş selamı verdi, ama Bukalemun’un bakışlarından rahatsız olmuş gibi hafifçe geri çekildi. Aralarındaki eski bağ, şimdi hafif bir gerilim ve karmaşa taşıyordu.
Masanın karşısında Avcı duruyordu. Her zamanki gibi soğukkanlı ve sessizdi. Gözleri Hançer’e odaklanmıştı. Hançer, bir anlığına Meka ile yan yana dururken, iki kardeş göz göze geldi, sessiz bir gülümseme paylaştılar. Avcı’nın içindeki duygularsa görünmez bir şekilde oradaydı. Kimse fark etmeden, her bakışında hafif bir hayranlık ve koruma arzusu yayıyordu. Kızın ruh halini anlamaya çalışıyor, içindeki umutsuzluğu yok etmek için zihninin içinde çareler arıyordu.
Kırlangıç, İmparator’un hemen yanında duruyor, gözlerinde hafif bir gerginlik ve geçmişten gelen anıların izi vardı. Kırlangıç da en az onun kadar gergindi. Ama bunu belli etmemeyi tercih ediyordu. Sadece gözlerini hafifçe kısıp, eski bir alışkanlıkla İmparator’un bakışlarını ölçüyordu.
Fırtına, sahadaki uzmanlığı ile etrafa göz gezdiriyor, tüm ekip üyelerinin duruşlarını ve birbirleriyle olan etkileşimlerini analiz ediyordu.
“Belli ki bu ekip sıradan olmayacak,” diye kendi kendine mırıldandı. Aralarındaki bağlar, ilişkiler, sırlar barizdi. Sadece bunların neler olduğunu çözmek gerekiyordu.
Akrep, elinde döndürüp durduğu silahını beline soktu. Duyulabilecek kadar yüksek sesle nefes verdi. İki elini masaya vurdu.
“Hadi bakalım, herkesin yetenekleri belli. Ama birbirimizi tanımak… belki de en kritik görevlerden biri,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. Akrep’in sesindeki dalga geçer tınıyı anlamak için beden dili bilmeye gerek yoktu. Akrep, her zaman olduğu gibi alaycılığını gözler önüne seriyordu. Becca gözlerini devirdi, Bukalemun hafifçe kaşlarını kaldırdı, Gölge ise sessizce köşeden dinliyordu.
Herkesin cümleleri kısa ve kontrollüydü. Avcı Hançer’in yanına yaklaşırken, sesi alçak ve netti: Sadece Hançer’in duymasını istiyor gibiydi.
“Hazır mısın?”
Hançer kısa bir baş sallamasıyla karşılık verdi; aralarında sessiz bir anlaşma vardı, Avcı’nın gölgesi olmasıyla örülmüş ve gizli hayranlığıyla güçlenmiş bir bağ.
Becca, Bukalemun’un yanına geçip hafifçe dudak bükerek sordu:
“Yine bana göz kulak olmayı mı planlıyorsun?”
Bukalemun’un gülümsemesi hem geçmişin otoritesini hem de gizli ilgisini yansıtıyordu. Işıldayan gözleri ile kıza baktı. Buna rağmen, kızın en sevdiği şey olan meydan okumayı yapmaktan çekinmemişti:
“Sadece gözlemliyorum… yanlış yapmazsan sorun yok.”
Meka sessizce Hançer’in yanına geçip elini hafifçe omzuna koydu; kardeşler arası sessiz güven hissi masanın üzerinde dalgalandı. Hafifçe Hançer’e doğru eğildi.
“Neden herkes bu kadar sessiz?”
“Buradaki herkes, alanında uzman. Ve herkes... En ufak bir açıkta diğerinin bütün düşüncelerini ortaya dökebilecek kadar usta.”
“Beyin okumak gibi bir şey. Mükemmel.”
“Aynen çok mükemmel. O kadar mükemmel ki kimse birbirine güvenmiyor.”
“Bence Akrep.. Deli falan ama.. Havası farklı.”
“Ya da senin ilgini çekiyor.”
“Ablaaaa!”
“Seni iyi tanıyorum ufaklık. Ama burada çok dikkatli olmak zorundasın. Kimse gerçekten güvenilir değildir.”
“Ya da belki de herkes gerçekten güvenilirdir. Bilemeyiz.”
Kırlangıç ve İmparator arasında ise eski bir çekim ve hafif gerilim devam ediyordu; eski sevgililer arasındaki kırılgan denge. Fiilen ayrılmamış sayılırlardı. Aşkları hala devam ediyordu. Ama aralarındaki şeyin ne olduğunu ve devam edip etmediğini ikisi de bilmiyordu. Üstelik, bu konu hakkında konuşmaktan da kaçınıyorlardı. İmparator, Kırlangıç’a nazaran iç dünyasında daha netti.
Gölge, Akrep’e göz ucuyla baktı ve hafifçe başını salladı. Belirgin bir iç çekişle :
“Yine her şeyi kontrol ediyorsun,”
Akrep dudaklarının kenarında bir tebessümle yanıtladı, ama gözleri masadaki diğer ajanları hızlıca tarıyordu.
Tüm tim üyeleri çardakta toplandığında, ortamda belirgin bir gerilim vardı. Bakışlar ve sessiz onaylarla, herkes birbirinin yeteneklerini ve karakterini ölçüyordu. Kimileri için bu, yılların birikimiyle gelen doğal bir uyum; kimileri için ise yeni keşiflerin ve gizli gerilimlerin başlangıcıydı.
Akrep hafifçe ayağa kalktı, masanın ortasına doğru yürüdü.
“O zaman başlayalım,” dedi, sesi tüm çardakta yankılandı. “Kimsenin birbirine güveneceği falan yok. Bunu zaten biliyoruz. Ama bazı konularda iş birliği yapmak zorundayız. Ve henüz, hiçbirimize eğitim ile ilgili verilen bir bilgi yok. En azından olmadığını var sayıyorum. Mürsel başkanın da verdiği bilgilere bakılırsa, bir ekip çalışması görmedikçe de eğitime başlamaya niyetli değiller.”
Masada kısa bir sessizlik oldu; herkes birbirine bakıp sözsüz bir şekilde kızın sözlerini onayladı. Akrep, bu sessiz onayı alınca, bileğindeki tokayla saçlarını toplarken devam etti:
“Bu da demek oluyor ki, bir an önce sağlam bir ekip olduğumuzu kanıtlamak zorundayız.”
Hançer kafasını sağa sola salladı.
“Belki de gerçek bir bağ bekliyorlardır.”
Akrep güldü.
“Bunu bekliyor olamazlar. Hadi ama, bekledikleri şeyin olmayacağını hepimiz biliyoruz. Baksana kuş kızla hükümdar efendi eski sevgili, Avcı belli ki sana aşık, boncuk gözlü kız nedenini bilmediğim bir biçimde benden nefret ediyor. Düşünceleri hakkında fikrim olmayan bir elektronik çocuk ve nötr olduğum diğerleri var. Ki bu yüzden bu elektronik çocuğu tanımak istiyorum ayrı konu. Ama buradaki insanlarım uyumu, nescafe ile pilav gibi alakasız.”
Becca kollarını bağlayıp bakışlarını Akrep’e dikti.
“Senden nefret etmiyorum teşkilatın altın kızı. Deliliklerin bana ciddiyetsiz geliyor. Ve belki de bu ekip sandığından daha uyumludur.”
“Neyse ne sonuç olarak bağ kurmak bize öğretilmeyen bir şey. Nasıl kuracağız ki? Saçmalık. Elele tutuşup Selena’yı mı çağıracağız?”
Meka, sandalyesinde iyice yayılarak Akrep’i aşağıdan yukarı doğru süzdü.
“Bağ kurmak sandığın kadar kötü ir şey değil. İki insanın konuşmadan anlaşabilmesine yardımcı olur. Adeta birbirlerinin zihinlerinin içinde gibidirler. Sürekli senkrondurlar. Bunun en iyi örneği bir motorcu ve artçısıdır. Daimi artçısı sürücüye o kadar alışmıştır ki, bir sonraki hamlesini tahmin eder ve dengeyi bozmadan en keskin virajları bile dönebilirler.”
Akrep gülümsedi.
“Elektronik çocuk, motorlara meraklısın demek!”
“Değilim. Motorcuyum. Yıllardır. Hançer de benim daimi artçım. Yıllardır. Ve o da sürüyor. Yine yıllardır. Ve ben de onun daimi artçısıyım. Bu bir bağ işi. Ya da daha iyi bildiğiniz dövüşme meselesinden örnek vereyim. Senelerce Hançer aynı hocayla çalıştı, maçlara çıktı. Bakışarak anlaşıyorlardır. İşarete gerek duymuyorlardı. Bu ve benzeri örnekleri milyonlarca kez sayabilirim. Ve bu arada düşüncelerime gelince. Bence saçlarının renginden ötürü teşkilatın bronz kızı olarak anılmalıymışsın. Ve oldukça ilgi çekicisin.”
Gölge Meka’yı büyük bir ilgi ile dinliyordu. Genç adamın sözlerini mantıklı bulmuştu. Doğrudan Akrep’e yazması da onu gülümsetmişti. Özellikle Meka’nın son cümlelerine karşılık Akrep’in kızarması ortamı ilgi çekici hale getirmişti. Gölge aydınlanmış bir ses tonuyla:
“Yani sen diyorsun ki gerçek bir bağ kurarsak operasyonların daha başarılı geçeceğine inanıyorlar.”
“Aynen öyle diyorum.”
Akrep gözlerini devirdi.
“Aynen dahi çocuk. Şimdi o dehanla söyle bakalım, nasıl bağ kuracağız?”
“Sana nasıl bağ kurulacağını biliyorum demedim. Duygusal zeka dediğin şey bende de oldukça zayıf. IQ su yüksek biriyim güzellik, EQ su değil.”
Avcı, boğazını temizledi.
“Vakit geçirerek. Belki çay, sohbet.. Bilemiyorum. Ama bağ kurmak için paylaşmak gerekir. İyi veya kötü anları. Belki de duyguları.”
Akrep inledi.
“Bu çok yorucu. Yıllarca bizi bunları gizlemek için eğittiler şimdi de gizlemeyin falan mı diyorlar. Ben bu saçmalığa katlanamıyorum.”
Avcı, Hançer’e bakıp hafifçe başını salladı; Bukalemun ve Becca, eski bağlarını hatırlayarak sessizce gülümsediler. Meka ve Hançer birbirine bakıp sessiz bir güven paylaşırken, Gölge ve Akrep de aynı şekilde kısa bir bakışla anlaşmış oldular.
Çardak altındaki gece, Kale’nin taş duvarlarının arasında hafif bir esintiyle devam ediyordu. Işıklar titreyerek masayı aydınlatıyor, tüm ajanların yüzlerinde hem kararlılık hem de merakın izlerini yansıtıyordu.
Bina koruma uzmanlarından birinin yanlarına yanaştığını fark eden Bukalemun boğazını temizleyerek dikkatleri üzerine çekti. Adamın geldiği yönü işaret etti. Aralarındaki konuşma anında bıçak gibi kesildi. Bina koruma uzmanı yanlarına yanaştı.
“Anka timi için hazırlanan evin adresi ve anahtarlarınız.” diyerek masanın üzerine 10 tane anahtar ve bir tane kağıt bıraktı. Bütün ajanlara göz gezdirdikten sonra :
“Hepinize tahsis edilen motorlar ve ekipmanlarınız kalenin arka bahçesinde. Anahtarlar üzerinde. Evin kapalı otoparkında iki tane araba ve takip edilemeyen plakalar var. Çok lazım olmadıkça arabayla hareket etmemeniz bekleniyor” dedi ve hiçbirinden cevap beklemeden arakasını dönüp sessizce uzaklaştı.
Fırtına masanın üzerinde duran anahtarlara baktı.
“Bu hepiniz eve gidin mi demekti?”
Meka gülümsedi.
“Grup sürüşü ile evet gidin demekti. Grup sürüşü büyük bir koordinasyon gerektirir. Herkes motor sürmeyi biliyor mu?”
Kırlangıç iç çekti.
“Sanırım hayır. Yani.. En azından ben bilmiyorum.”
Hançer gülümsedi.
“Bu demek oluyor ki ilk görevimiz bilmeyenlere destek olarak motorlarla eve gitmek.”