Dört yıl. Bin dört yüz altmış bir gün. Demir, beton ve pişmanlığın paslı kokusuyla geçen otuz beş bin saat. Zaman, cezaevinin o kaskatı duvarları arasında farklı bir birimle akıyor, dışarıdaki dünyanın nabzını sadece solgun gazete kupürlerinden ve avukatların getirdiği şifreli notlardan duyuruyordu. Ama Araf Çeliker için bu dört yıl, bir mahkumiyet değil, bir arınma ateşi, bir damıtma süreci olmuştu. İçindeki öfkeyi, hırsı ve nefreti yakmış, geriye sadece saf, işlenmemiş ve ölümcül bir amaç bırakmıştı. O, bu taş yığınının içine giren adam değildi artık; o, bu taş yığınının kendisi olmuştu. Ağır demir kapının o son, geri dönülmez gıcırtısı ve ardından gelen tok kilit sesi, bir devrin kapanışını ilan etti. Gardiyan, Araf'a bir adım geri çekilerek yol verdi; gözlerinde korkuyla karışık, iste

