Araf, elindeki viski bardağını yavaşça döndürürken, kristalin üzerindeki parmak izlerini izliyordu. Bulundukları oda, şehrin en yüksek tepelerinden birinde, her detayı zenginlik ve güç fısıldayan bir malikanenin kütüphanesiydi. Masif meşe raflar, ciltli kitaplarla doluydu ama kimsenin onları okumadığı belliydi; onlar sadece bir dekor, bir statü sembolüydü. Odanın sessizliğini sadece üç kişi bozuyordu: Araf, tam karşısındaki koltukta oturan Baron ve şöminenin başında, sırtı onlara dönük duran ev sahibi. O, bu şehrin görünmez kralıydı; adı anılmayan, yüzü nadiren görülen ama iradesi her köşe başında hissedilen adam. Baron, kendinden emin bir tebessümle Araf'a bakıyordu. İki haftadır süren sinir harbinin galibinin kendisi olduğuna inanıyordu. "Umarım rahatsız etmiyorumdur, Araf," dedi, sesi

