Berçim, bir anlığına kim olduğunu unuttu. Rozetini, görevini, Emniyet Müdürü’ne verdiği sözleri unuttu. Elini kaldırıp Araf’ın ensesine koydu, parmaklarını onun saçlarına geçirdi ve öpücüğe karşılık verdi. O an, o arabanın içinde, aşağıda yanan şehre inat, zaman durdu. İki yalnız ruh, kendi yarattıkları cehennemin ortasında birbirine tutunmuştu.
Araf geri çekildiğinde, ikisi de nefes nefeseydi. Alınlarını birbirine yasladılar. Araf’ın gözleri kapalıydı, yüzünde huzurlu ama acı verici bir ifade vardı.
"Eğer bir gün," diye fısıldadı Araf, gözlerini açmadan, "bana yalan söylediğini öğrenirsem... Canımın ne kadar yanacağını değil, seni ne kadar yok etmek zorunda kalacağımı düşün."
Berçim yutkundu. Bu bir tehdit değil, hüzünlü bir kehanetti.
"Yalan yok," dedi Berçim, ve o an için, o öpücüğün sıcaklığı dudaklarındayken, söylediği şeyin dünyadaki en büyük yalan ve aynı zamanda en büyük gerçek olduğunu biliyordu.
Araf gözlerini açtı, o eski sertlik geri dönmeye başlamıştı ama derinlerde bir yerlerde buzlar erimişti. Kontağı çevirdi. Motor yeniden gürledi. "Gidelim," dedi. "Yarın akşam," dedi Araf, başını kaldırmadan. "Müşteriyle buluşacağız. Seni yanımda istiyorum. Sadece seni."
Berçim’in kaşları hafifçe çatıldı. "Bahadır ve diğerleri?"
"Onlar güvenliği sağlayacak. Ama masada, benim sağımda sen oturacaksın. Zekana ihtiyacım var. Ve..." Kısa bir an duraksadı, gözlerini Berçim’in gözlerine dikti. "...sadakatine."
"Orada olacağım," dedi Berçim.
Araba karanlık yolda süzülürken, Berçim cama yansıyan yüzüne baktı. Artık sadece bir polis değildi. Artık o da Araf’taydı. Ve geri dönüş yolu, geldiği yoldan çok daha karanlıktı.