Beklenmeyen Misafir
Evde sessiz bir öğleden sonraydı. Annem mutfakta çay demliyor, babam ise oturma odasında televizyon izliyordu. Her şey sıradan bir gün gibi görünüyordu; dışarıda güneş parlak, hava sıcak ve boğucuydu. Ancak içerideki hava, bir süredir benim için hep soğuk ve ağırdı. Abimin kayboluşu, ailemizde derin bir boşluk bırakmıştı. Hiçbir şey eskisi gibi değildi, hiçbir şey huzur vermiyordu.
Ben, odamdaki küçük çalışma masasında ders çalışmaya çalışıyordum ama zihnim bir türlü toparlanamıyordu. Gözlerim, ders kitabının satırları üzerinde geziniyordu ama okuduklarımdan hiçbir şey anlamıyordum. Her an, abim Arda’nın kapıdan içeri gireceği umuduyla yaşıyordum. Ama bir yandan da içimde tarifi zor, ürkütücü bir his vardı; sanki kötü bir şey olacakmış gibi...
Tam bu sırada, evin kapısında sert bir ses yankılandı. Kapı vurulmamış, adeta yumruklanmıştı. Bu ani ses, içimdeki huzursuzluğu tetikledi; kalbim bir an için duracak gibi oldu. Annem, mutfaktan kafasını çıkarıp babama baktı. Babam ise televizyonu kapatıp yavaşça ayağa kalktı. Kapıya doğru adım attığında, hissettiğim o belirsiz korku daha da büyüdü.
Kapının tekrar çalınması, bu sefer daha sert ve tehditkârdı. Babam kapıya ulaşmadan önce annem, “Kim o?” diye seslendi. Ancak içeriden bir yanıt gelmedi, sadece dışarıdaki ayak sesleri ve derin bir sessizlik vardı.
Babam, kapının önünde duraksadı. Gözlerinde bir tereddüt gördüm; normalde bu kadar tedirgin olmazdı, ama bu sefer durum farklıydı. Kapıyı yavaşça açtı ve karşımızda, siyah takım elbiseli üç adam belirdi. Adamların yüzleri ifadesizdi; soğuk ve tehditkâr bir duruşları vardı. Siyah takım elbiseleri, güneşin altında parlıyordu, ama bu parlaklık bile içlerindeki karanlığı gizleyemiyordu.
Adamların en önde olanı, uzun boylu ve yapılıydı. Gözlerinde, insanın içine işleyen bir soğukluk vardı. Hiçbir şey söylemeden, sadece babama baktı. Babamın yüzünde, şaşkınlık ve korku karışımı bir ifade belirdi.
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu babam, sesi titrek ve güvensizdi.
Adam, bir adım öne çıktı ve yavaşça ceketinin cebinden bir zarf çıkardı. “Serdar Ateş’in selamı var,” dedi, sesi buz gibi soğuktu. Zarfı babama uzattı, ama babamın eline bile bakmadan, gözlerini dikti. Bu bakışta bir tehdit, bir uyarı vardı.
Babam zarfı aldı ama gözlerini adamdan ayıramadı. Annem, kapının arkasında durup olanları endişeyle izliyordu. Ben ise hala odanın kapısında durmuş, olan biteni anlamaya çalışıyordum. İçimde bir fırtına kopuyordu; bu adamlar, bu soğuk bakışlar, Serdar Ateş’in ismi... Hepsi bir araya gelince, sanki kötü bir haberin habercisi gibiydi.
O adamın adını birkaç kez duymuştum ama görmemiştim. Acımasız biri olduğu söylenirdi.
Adamlar, babam zarfı aldıktan sonra bir süre daha kapının önünde durdular. Hiçbir şey söylemeden, sadece babama baktılar. Babamın elindeki zarf titriyordu, yüzü solgunlaşmıştı. Annem de artık kendini tutamıyordu, “Ne oldu, Ahmet?” diye sordu.
Babam cevap vermeden, kapıyı yavaşça kapattı. Adamlar, arkasını dönüp arabalarına doğru yürümeye başladılar. Kapı kapandığında, evin içi daha da soğuk bir hal aldı. Annem, babama doğru bir adım attı, ama babam zarfı açmadan, sadece yere baktı. Bu an, bizim için bir dönüm noktasıydı. Her şeyin değişeceği, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir an.
“O zarfın içinde ne var?” diye sordum, sesim titriyordu. Babam, zarfı açmak üzere yavaşça ellerini kaldırdı. İçimdeki korku, gitgide büyüyordu. Bu zarf, hayatımızı değiştirecek bir şeyler taşıyor olmalıydı.
Babam zarfı açtığında, içinden bir mektup ve bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafı eline aldığında, gözleri bir an için kocaman açıldı. Annem, “Ne var orada?” diye sormaya devam ediyordu, ama babam sadece sessizce fotoğrafa bakıyordu. Bu sessizlik, beni daha da ürküttü. Ne görmüştü? Bu fotoğraf ne anlatıyordu?
Babamın elindeki fotoğrafı alıp baktığımda, kalbim bir an için durdu. Fotoğrafta, abim Arda vardı; ama bu, bir aile fotoğrafı değildi. Abim, dizlerinin üzerinde oturmuş, elleri arkadan bağlanmıştı. Kafasına siyah bir şey geçirilmişti ama abim olduğu her halinden belliydi. Kalıbı, kıyafetleri, kolunda ki dövmesine kadar aynıydı her şey. Arka planda karanlık bir odadaydı, sanki tutsak edilmiş gibiydi. Bu fotoğraf, abimin nerede olduğuna dair bir ipucu değil, bir tehdit mektubuydu.
Annem bir adım öne çıkıp fotoğrafa baktığında, ağzından bir çığlık yükseldi. Babam ise hala sessizdi, yüzü kireç gibi bembeyazdı. Bu, bizim için bir kabus başlangıcıydı. Abim hayatta mıydı? Bu adamlar, onun hayatını tehdit ediyordu sanırım ve biz ne yapacağımızı bilmiyorduk.
Bu an, hayatımızın dönüm noktası oldu. O kapı çaldığında, sadece bir mektup değil, aynı zamanda hayatımıza karanlık bir gölge düştü. Bu gölge, hepimizi içine çekecek kadar güçlüydü ve biz, çaresizce bu gölgenin altında eziliyorduk.
Babamın titreyen ellerinde fotoğrafı gördüğümde, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Fotoğrafta abim Arda’nın o duruşu, içimdeki her şeyin paramparça olmasına yetmişti. Ancak asıl yıkım, kapıdaki adamın ağzından çıkan o sözlerle geldi.
“Bu fotoğrafa iyi bakın,” dedi adam, yüzünde derin bir yara izi olan ve bakışlarıyla insanın içine işleyen soğuk bir adamdı. Sesi sert ve kararlıydı, sanki söylediği her kelime, birer bıçak darbesi gibiydi. Gözlerini babamın yüzünden ayırmadan, sözlerine devam etti: “Arda artık yok. O, Serdar Ateş’e ihanet etti ve ihanetin bedelini canıyla ödedi.”
Bu sözler, bir bomba gibi patladı evimizin içinde. Annem olduğu yerde donup kaldı, gözleri bir anda boşluğa bakmaya başladı. Babam ise hâlâ elindeki fotoğrafa bakıyordu, ama şimdi daha farklı bir şey vardı gözlerinde; çaresizlik ve korku. Abimin başına gelenler karşısında ne yapacağını bilemeyen bir adamın acısı, o an odada yankılandı.
Babam, abime her şeyden çok güvenirdi. Onun ailesine getirdiği paralar sayesinde biz de geçiniyorduk. Abim, bizim hayatımızı kolaylaştırmak için mafya ile iş birliği yapmıştı. Ancak şimdi, bu iş birliği ona hain damgası vurularak son bulmuştu. Ve bu, babam için her şeyin sonu gibiydi.
Annem, titreyen elleriyle babamın elindeki fotoğrafa uzandı. “Bu olamaz,” diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmazdı. Yıllardır sevgi göstermediği kızına, yani bana dönüp, sanki ondan bir cevap bekler gibi baktı, ama bilmiyordu ki benim gözlerimde de aynı şaşkınlık ve korku vardı. Ailem için abim, sadece bir evlat değil, aynı zamanda bir umut kaynağıydı; zor günlerde bir güvenceydi. Şimdi o güvence yok olmuştu.
“Bunu nasıl yapar?” diye fısıldadı babam, sesinde derin bir acı vardı. “O bizim oğlumuzdu… Bizim için çalışıyordu, bizim için risk alıyordu…” Ama adamın yüzünde hiçbir değişiklik olmadı; o, bu tür duygulara karşı tamamen hissizdi.
Adam, babamın acısını izlerken bir adım geri çekildi. “İhanetin bedeli kanla ödenmiştir,” diye ekledi soğuk bir sesle. “Bu iş burada bitmiştir. Serdar Ateş, yakında hepinizin kökünü kazıyacak!.” Sözlerini tamamladıktan sonra, adam arkasını döndü ve diğer iki adamla birlikte hızla evden çıktı.
Kapı kapandıktan sonra, evin içindeki hava daha da ağırlaştı. Annem ve babam, ellerinde abimin fotoğrafıyla orada öylece duruyorlardı. Babamın gözlerinden yaşlar süzülüyordu, bu hayatımda ilk kez gördüğüm bir şeydi. Annem ise sanki taş kesilmiş gibiydi, hareket etmiyor, sadece boşluğa bakıyordu.
Abimin ölümü, hepimizi tam anlamıyla yıkmıştı. Babamın bel bağladığı, annemin arkasına sığındığı tek kişi abimdi. Ben onlar için her zaman ikinci planda kalmış olabilirdim ama abim, onların göz bebeğiydi. Şimdi ise abimin, ailemizin bu sevgisine ve güvenine ihanet ettiğini söylüyorlardı. Ve bu ihaneti, onun ölümüne sebep olmuştu.
Büyük bir acı ve kaybın içinde olan ailem için bu haber, yıkımın ta kendisiydi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Paranın gözü döndürdüğü bu dünyada, biz de o karanlık oyunların birer piyonu olmuştuk ve şimdi de kaybeden taraftaydık. Abimin ölümü, sadece onun hayatını değil, bizim de hayatımızı altüst etmişti. Bu acımasız gerçek karşısında, yapabileceğimiz hiçbir şey kalmamıştı.