28 Mart 2026
Bugün 28 Mart.
Geçen gece anlattığım tarih…
İki yıl sonra yine Ömer’le aynı yerdeyiz. Hayatın insanla dalga geçme biçimi bu olmalı. Ne eksik ne fazla; tam kalbinden vuracak kadar.
Sabah içtimasından sonra arka bahçeye çıktım. Kızlar Allah bilir yine nereye dağılmışlardı. Bir ağacın altına oturdum. Hava ciddi anlamda soğuktu; ellerim uyuşuyordu ama yüreğim garip bir şekilde yanıyordu. İnsan bazı acılara üşümüyor.
Ömer’i gördüm. O da arka bahçeye gelmişti, telefonla konuşuyordu. Uzaktan izledim. Hâlâ aynı duruş, aynı ciddiyet… Sadece omuzları biraz daha ağırdı sanki.
Onunla güzel bir geleceğimiz olabilirdi. Olmadı.
İkimiz de hatalıydık ama en çok hata kimdeydi, hâlâ bilmiyorum. Belki de bu yüzden bu kadar yorucu.
Beni fark etti. Telefonu kapattı ve yanıma doğru yürüdü.
Kalbim, askeriyede bile disiplin tanımıyordu.
Yanıma geldi.
“Kaçmayacaksan konuşalım mı?” dedi gülerek.
Gözlerimi devirdim.
“Ben kaçmam,” dedim.
Yanıma oturdu.
“Aynen,” dedi.
Dudaklarımın kenarı istemsiz kıpırdadı.
“Ne konuşacağız?” diye sordum.
Telefonunun ekranını açtı, bana doğru uzattı.
“Bugün 28 Mart.”
Yutkundum.
Hesap mı soracaktı?
“Evet,” dedim kısık bir sesle.
Başını ağaca yasladı.
“Hak ettim,” dedi.
“O gün terk edilmeyi.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır,” dedim.
“Ne olursa olsun seni bırakmamam gerekiyordu.”
Bana baktı.
“Hiçbir zaman olamadık,” dedi.
“Sadece adımız sevgiliydi. Ama sevgili gibi değildik.”
Haklıydı.
İnsanı en çok, haklı cümleler susturur.
“Seninle sevgili olduktan iki ay sonra doğum günündü,” dedi.
“Ama ben hatırlamadım.”
Güldüm.
“Deme öyle, dedim.
“27’sinde kutladın.”
O da güldü.
“28’inde de öldürmek istedim kendimi.”
Bir an içimdeki her şey dondu.
“Ömer, lütfen,” dedim.
“Bu konuyu açma.”
Başını salladı.
“Tamam,” dedi.
“Ama şunu söylememe izin ver… Bugün hayattaysam senin sayende.”
Sustum.
Bazı teşekkürler cevap istemez.
Bir anlık sessizlikten sonra ağzımdan kaçtı.
“Merve kim?”
Bana döndü.
“Edan’ın kankisi.”
“Hmm,” dedim.
“Sadece Edan’ın kankisi mi? Başka bir sıfatı yok mu?”
Duruşunu düzeltti.
“Hayırdır,” dedi.
“Kıskandı mı?”
Ayağa kalktım.
“Ben sadece soru sordum,” dedim.
“Olayı nereye getirdin?”
O da ayağa kalktı. Ses tonu sertleşti.
“Burada senin üstünüm,” dedi.
“Askerliğin bitsin, sivil hayatta seninle konuşacağım.”
Yanımdan geçip gitti.
Arkasından bakakaldım.
İçimden geçirdim:
Sivil hayatta olsak, seninle aynı ortamda olur muyum sanıyorsun hödük?
Ama söylemedim. bazı cümleler sağlığımız için dışa vurulmamalı değil mi?