Çözülemeyen soru..
Sinirle gidip eşyalarımı kaptığım gibi yurda doğru yürümeye başladım. Yurttan çıksam da Emine Teyze’nin evine mi geçsem acaba diye düşünürken, Osman aradı. “Ne var kuş ağızlı Osman?” diye açtım telefonu. Hâlâ abime öttüğü için ona da sinirliydim.
“Kızım bir sakin ol ya, volkan olup patlayacak yer mi arıyorsun?” dedi.
“Sanane Osman? İster volkan olur patlarım, ister normal dağılım gibi simetrik yaşar, sonunda hep ortalamada buluşurum.”
“Oo Doğa Hanım, laf sokmalarınız bile değişmiş,” deyince, söylediklerimi yeni fark ettim. “Osman... istatistik hocasıyla tanıştım ben,” dedim bitkin bir halde.
“Eee, ne var bunda kızım, tanış,” dedi.
“Öyle değil ya... Adam Emine Teyze'nin oğluymuş!”
“Olsun, bunu zaten geçen senin melek olayında anlamıştık,” deyince:
“Off Osman, bi dinle! Tek tek anlattırma her şeyi,” diye söylenerek başladım anlatmaya.
“Bak şimdi, ben dün yurda gidiyordum. Evde kalamam, korkarım diye. Yolda siyah bir araba üzerime su sıçrattı! Ben de ona saydırayım derken ayağım takıldı, o küçük çukura düştüm mü, her yerim ıslandı tabii. Islak köpek yavrusu gibi kaldım ortada.
Adam arabadan indi, 'özür dileyecek' sandım. Ama yok! Direkt ‘Dikkatli olmalısın,’ dedi bana.
‘Sen dikkatli olsana hödük!’ dedim ben de.
O da, ‘İstersen bırakayım seni gideceğin yere,’ dedi. Sinirle kabul etmedim. Ama içimden 'ısrar eder, beni bırakmadan gitmez' dedim.
Adam bir “Peki,” dedi, bindi arabasına ve gitti.
Osman'dan bir kahkaha sesi yükseldi: “Ee sonra?”
“Sonrası... Islak islak yurda gittim. Sabah derste uyuya kalmışım yine. Adam öğretmen masasındaydı, tüm sınıfa benim uyanmamı beklediğini söylüyordu!”
Osman: “Ohaa! O adam mıymış?”
“Evet, tam da o!”
“Neyse... Ben bunun Yağız Alp olduğunu, yani Emine Teyze’nin oğlu olduğunu anlayınca bir 'hıh' demişim, tüm sınıf bana baktı. Utancıma sınıftan çıkayım istedim. Tam çıkıyordum ki, ‘Dur, ben sana çık demedim,’ dedi. Tahtadaki soruyu gösterip ‘Çöz,’ dedi. Elim ayağım kaskatı kesildi, stres seviyem arttı, hormonlarım tavan yaptı, hiçbir şey yapamadan kaldım orada. Panik atak geçirmişim.
Osman: “Kızım iyi misin? Bir şey yok değil mi?”
“Yok Osman, sus da bitireyim. Neyse, beni revire götürdü. Başımda bekledi, serum bitince ‘Ben gidiyorum,’ deyip çıktı. Peşinden koşup, ‘Abimlere söylemezsiniz değil mi?’ dedim.
‘Demek düzgün konuşmayı biliyormuşsun,’ dedi, arkasını dönüp gitti.
Osman yine bir kahkaha patlattı: “Kızım, sen bunu hak etmişsin!”
“Osman seni yolarım! Ben şimdi ne yapacağım bilmiyorum. Yurda gidiyorum ama sinirden neye saracağımı da bilmiyorum. Bilgisayarımı getirseydiniz, telefonuna sızardım,” dedim içimden.
Osman: “Kızım sen niye yurtta kalıyorsun da Emine Teyze’nin evinde kalmıyorsun? Baban kiralamadı mı orayı?”
“Oğlum yemek yapmayı mı biliyorum, aç mı kalayım orada?” dedim.
“Emine Teyze seni aç bırakmaz merak etme. Hem öğrenirsin işte, fena mı? Yapa yapa alışılır,” dedi.
Bu mantıklı geldi. “Ama oğlu ister mi beni?” dedim üzgünce.
Osman bir daha güldü: “Nikâhına almayacak ya kızım, alt tarafı kiracısısın. Hem belki o koskoca öğretmen merkezde kalıyordur, sadece annesini ziyarete gelmiştir.”
Hem üzüldüm, hem sevindim bu duruma. Ama en mantıklısı düşünmekti.
“Bakalım, yurda bir gideyim de, düşünürüm,” dedim.
Osman hemen radarını açtı, Ebru’yu sordu tabii.
“Çok isterim Osman, birlikte olmanızı… Ama sanırım sınıftan biri var onun beklediği,” dedim.
“O da olsun, biz de onu bekleriz artık,” dedi, iç çekerek.
Sonra telefonu kapattık.
Yurda giderken aklıma bir soru geldi. Her yerde karşıma çıkan şu soru… “Bu gece onu çözeceğim!” deyip hırs yaptım. Yurda gider gitmez duş alıp kendime geldim. Ebru derste olduğu için rahat rahat takılıyordum. Üzerimde bornozum, saçımda havlum, yatağa uzanmışım, telefonda oyun oynuyordum ki bir numara görüntülü ararken yanlışlıkla açmış bulundum. Ekranda Yağız Hoca’yı görünce telefonu hemen attım yatağa. Emine Teyze oradan bağırdı:
— Kızum ben arattım benim uşağa. Gelsene bak, çok güzel yemekler yaptum ha, yiyelum!
Görüntüyü kapatıp normalden aradım.
“Emine Teyze, ben gelmeyeyim, size afiyet olsun,” dediğimde Emine Teyze bir bağırdı, kulaklarım resmen sızladı:
— Uyyy bak hele onun ettiğine! gel Kız buraya! Ben yemek etmişum da!
Hem komik hem de anlaşılması zor bir kadın olduğu için kabul etmek zorunda kaldım. Sonra bana, “O saçlarını kurutmadan gelme istersen, Yağızum seni almaya gelsun,” dediğinde:
— Yok, ben kendim gelirim, dedim ve kapattım.
“Şimdi bir de ‘Ayağınıza getirdiniz bizi’ diye söylenmeye başlar, hiç çekemem onu,” deyip saçlarımı kuruttum. Siyah, omuzları açık badimi giyip altıma da siyah, bol paça kot çektim. Spor ayakkabılarımı ve üzerime montumu aldım. Soruyu ve birkaç kalemle hesap makinemi alıp çantama attım ve yurttan çıktım.
Ahmet Abi peşimden “Nereye?” diye bağırdı. Yerimde durdum.
“Bir de bu vardı değil mi…” deyip arkamı döndüm, gülümseyerek:
— Evime, dedim.
O da: " ne evi?” diye sordu.
“İşte babamlar ara ara geldiklerinde kalmak için ev kiraladılar, ben de bu gece orada kalacağım,” dedim.
“Babanın haberi var mı?” diye sorunca, telefonumu çıkarıp babamı aradım.
“Seni hoparlöre verdim.”
— Efendim kızım, dedi o sert ama sevecen sesiyle.
— Baba, Emine Teyze aradı, yemek yapmış, beni çağırıyor. Bu gece orada kalacağım, haberin olsun, dedim direk konuya girerek.
O da, “Tamam kızım, nasıl istersen. Selam söyle çok,” deyip kapattı. Ahmet Abi’ye bakıp “Haberi oldu,” deyip gülümsedim ve arkamı dönüp gittim.
Emine Teyze’nin evine vardığımda hava hafif serin olmuştu. Havada yavaştan kararmaya başlamış, iyice hissettiriyordu kendini. Emine Teyze:
— Geldun mi kızum? Niye yürüdün? Yağızum alırdu seni, dediğinde, “Olsun,” deyip içeri girdim.
Etrafa çaktırmadan bakındım ama kimse yoktu. Bahçedeki masaya kurmuş sofrayı, yine orada yedik güzelce. Ara ara etrafı kontrol ediyordum ki acaba nerede diye... Emine Teyze derin bir nefes alıp:
— Yağızum gitti merkeze. Belki gelmem, orada kalırım, dedi.
Üzülmüş belli ki ama ben içten içe biraz sevinmiştim. Daha rahat hareket edebilirdim. Demek ki Osman’ın dediği doğru: “Koskoca üniversite hocası köyde annesiyle kalacak değil ya,” diye geçirdim içimden. “Olsun Emine Teyze, ben varım ya,” diyerek sarıldım.
Birlikte güzel sohbet eşliğinde yemeği bitirip çay içmiştik. Burada yemekle de çay içiliyor olması, üstüne yemekten sonra tekrar çay demleniyor olması şaşırtsa da sevmiştim. Kolay alıştım. Ortalığı toparlayıp saati 10 yapınca, Emine Teyze yatmaya evine çıktı. Ben masada biraz daha kalıp kendime kahve yaptım ve Emine Teyze’nin verdiği lambayı masanın üzerine koydum ki şu soruyu çözeyim artık.
Bir yanda kahvem, bir yanda soru… Birbirimize bakıp duruyorduk. Telefonumdan birkaç araştırma yaptığımda gözlerim zaten otomatik olarak soruyu anlar hale geliyordu ama hâlâ çözüme ulaşamamıştım. Hem araştırıyorum, hem çözmeye çalışıyorum derken bir yerde tıkandım. Asaf Hoca aklıma geldi. Geç de olsa çözmem lazım. Kafama taktım, bu gece bu iş bitecek diye direkt aradım.
Arkadan müzik sesi geliyordu ama bağırarak:
— Efendim Doğa, bir şey mi oldu? diye sordu.
— Yok hocam, soruyu çözüyordum da… Ben sizi sonra ararım, dedim.
— Tamam, biz de Yağızlaydık. İstersen ona sor, dediğinde:
— Yok hocam, teşekkür ederim. Size iyi eğlenceler, kusura bakmayın, geç oldu, deyip kapattım.
Soruyu çözemediğime ayrı, Yağız’ın Asaf Hoca’nın yanında oluşuna ayrı, gece kulübünde olmalarına ayrı sinir olmuştum. Kalktım, birkaç tur bahçede yürüdüm. Formülleri düşünüp kafamı dağıtmaya çalıştım. Bir süre sonra beynimde ampuller yanmaya başladı. Soru otomatik çözülmeye başlamıştı, beynim kodları okuyordu. Hızla kâğıtları alıp yazmaya başladım.
Soru:
Bir fabrika tarafından üretilen ürünlerin %4’ü hatalıdır. Bu ürünlerden rastgele seçilen 10 tanesinde en az 1 tane hatalı ürün bulunma olasılığı nedir?
📌 Verilenler:
Her ürünün hatalı olma olasılığı:
Hatalı olmama olasılığı:
Seçilen ürün sayısı:
İstenen: En az bir hatalı ürün olasılığı
✔️ Strateji:
"En az bir hatalı" demek:
Hiç hatalı ürün olmaması demek, 10 ürünün hepsinin sağlam olmasıdır:
P(text{hiç hatalı yok}) = (0.96)^{10}
🧮 Hesaplama:
P(text{hiç hatalı yok}) = 0.96^{10} ≈ 0.6648
P(text{en az 1 hatalı}) = 1 - 0.6648 = 0.3352 ]
Cevap:
boxed{0.3352} quad text{(yaklaşık olarak %33.52)}
Soruyu çözmek epey zamanımı almıştı. Ama o kadar hevesle uğraşmış, yorulmuştum ki beynim aynı anda hem ampullerini yakıyor hem de uyku sinyalleri gönderiyordu. Bu çözümü yarın Asaf Hoca'ya gururla götürecektim. Masaya başımı koyup gözlerimi dinlendirmek için kapattım. Masanın üzeri, hesap makineleri, kalemler ve yığınla kağıtla doluydu; ama artık düzeltecek halim yoktu. Biraz uyuyup kalkmayı planladım.
Birisi sesleniyordu ama gözlerimi açamıyordum. Emine Teyze gelmiştir diye düşündüm. Sandalyeme yaslandım, sonra biri beni kucağına aldı ve eve götürdü. Uykulu bir sesle “Emine Teyze, ne kadar güçlüsün,” dedim. Önce ses gelmedi derin bir nefes aldı sonra: “Doga, beni neden aramadın?” diye sordu. Gülümseyerek, “Seni neden arayayım ki Emine teyzemm?” diye cevap verdim ama yanıt gelmedi.
Yatağıma yatırıldım, ayakkabılarımı çıkardı, üzerime yorganı örttü. Yorgana sarılıp dizlerimi kendime iyice çektim. “İyi geceler Emine Teyze,” dedim, sesim boğuk ve uykuluydu. O da “İyi geceler, baş belası,” deyip çıktı.