2. BÖLÜM
Okula hiç uğramadan doğruca yurda geçtim. Ayaklarımın beni taşımasına rağmen zihnim hâlâ sabah olanların şokundaydı. Hemen telefonumu kaptım, en yakın arkadaşım Osman’ı aradım. Normalde onu aramam, hatta kimseyi aramam, bu yüzden telefonun öbür ucunda “Kesin bir şey oldu,” edasıyla açtı.
“Ya oğlum, okul gazetesine düştüm!” dedim, sesi yorgun, morali bozuk biri gibi. “Haberi atıcam şimdi sana, bak... bundan nasıl kurtuluruz? Çözüm üret Osman, beyin fırtınası başlasın.”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu, ardından boğuk bir ses duyuldu:
“Ha siktir!”
Belli ki Osman içinden bana sövüyordu. Zaten çok geçmeden beni yine IQ seviyemden vurdu.
“Kızım bu IQ'yla sen nasıl yaşıyorsun, cidden anlamıyorum,” dedi.
İçten içe haklıydı ama ben de bilmiyorum ki... beynim bazen çalışmıyor işte, ne yapayım?
“Çözüm var mı Osman? Bana onu söyle, çözüm lazım bana!” dedim, sesi biraz yükselterek.
“Tamam, ben hallediyorum,” dedi hızlıca. “Bu çocuğun adı ne?”
Bir an duraksadım. Yani çocuğun adını 'pis mahlukat' diye beynime kaydettiğim için gerçek adını unutmuş olabilirim. Gülerek başımı iki yana salladım. “Dur… ampul yandı! Ramazan’dı adı!”
“Çocuğun adı Ramazan. Yanındaki kızı bilmiyorum, kanki diye geziyor hep yanında, hiç adını söylediğini duymadım. Bilgisayarım burada olsaydı ben onun hesabını dağıtırdım da… telefona bu pislik bulaşsın istemiyorum. Sen hesabı al, benim aldığımı anlasın, ayağıma gelsin o pis mahlukat Ramazan Efendi!” dedim, keyfim hafiften yerine gelmişti.
Evet... Osman’la arada bir ufak çaplı hacker’lık yapıyorduk. Zekâmın çalıştığı nadir alanlardan biri bilgisayarlardı ama yine de bu alana kendimi adamış değildim. Sınıf başarılarım fena değildi, üniversite puanım da yeterliydi, ama babam için asla yeterli olmuyordu. Onun gözünde bu IQ’yla mucizeler yaratmam gerekiyordu sanırım. Neyse... konumuza dönelim.
“Hazır mı?” diye sordum Osman’a.
İki dakika sonra cevap geldi:
“Okey bebeğim!”
Ağzı bozuk herif...
Bu arada yurtta yalnız olmak çok güzel bir şeymiş, yeni fark ettim. Oda arkadaşım ve katımdaki diğer herkes ikinci öğretim öğrencisi, yani şu an hepsi okulda. İlk hafta biraz garipsesem de bu sessizlik ve yalnızlık hoşuma gitmeye başladı.
Tam o sırada Osman telefonun öbür ucunda neredeyse bağırarak:
“Kızım, bunun hesabından çok telefonuna sızdım! Süzme bu çocuk!” dedi.
Bir de link attım. Açmasıyla birlikte Ramazan’ın ekranı önüme serildi.
“Tamam, benim olduğumu anlasın. Yarın okulda görüşürüz. ‘Ex’ yaz, bana at sonra ben halledeceğim.”
“Tamamdır,” dedim, yüzümde sinsi bir gülümsemeyle. Keyfim iyice yerine gelmişti.
Kime bulaştığını anlasın bakalım… Ex'miş!
Telefonu kapatıp alt kata inip yemek yemeye karar verdim. Bizim yurt altı katlıydı. En üst kat, yani altıncı kat, teras ve çalışma odalarına ayrılmıştı. En alt katta çamaşırhane, birinci katta ise yemekhane bulunuyordu. Ben dördüncü katta, iki kişilik bir odada kalıyordum. Oda arkadaşım Ebru’ydu. Aynı katta bir de dört kişilik oda vardı; Handan, Meltem ve Gülşah oradaydı. Bir de tek kişilik oda vardı ama henüz boştu. Yani katımızda sadece beş kişiydik ve bu da bize fazlasıyla rahat bir ortam sağlıyordu.
Yemekhaneye indiğimde uzun bir sıra vardı. En arkaya geçip sıranın bana gelmesini beklerken biraz telefonumla oyalandım. Sonunda yemeğimi alıp boş bir masaya geçtim. Daha birkaç kaşık almıştım ki telefonum çaldı. Arayan yurt sorumlusuydu. “Hayırdır inşallah…” deyip açtım.
“Efendim abi,” dedim.
Arayan Ahmet Abi’ydi, yurt sahibinin oğlu.
“Ziyaretçin var Doğa, aşağı in,” dedi. Sesi biraz sert ve sinirliydi sanki.
Yemeğimi hızla bitirip aşağı indim. Üzerimde pembe, kırmızı kalpli pijamam vardı. Saçımı tepeye gelişi güzel toplamıştım, ayağımda da köpek şeklinde pelüş terlikler… Bence sevimli görünüyordum ama onlara göre öyle değildim sanırım. Çünkü Ahmet Abi beni görür görmez dişlerinin arasından konuşur gibi fısıltıyla, "Çık yukarı, üzerini giy," dedi. Sözleri beni utandırmıştı. Üzerime baktım, başımı sallayıp sessizce yukarı çıktım. Üstümü değiştirip tekrar aşağı indim.
Yurt müdüriyeti zemin kattaydı ve tamamen ayrı bir kapıdan giriliyordu. Yani normalde bizimle pek temas etmezlerdi. Kapısını tıklatıp içeri girdiğimde karşımdaki kişiyi görünce donakaldım.
Karşımda Ramazan vardı. Doğrusu beklemiyordum onu. Bir an durakladım ama sonra kendimi toparladım ve sinsi bir gülümsemeyle baktım ona. Ramazan, Ahmet Abi’ye dönüp teşekkür etti. Sonra koluma girip beni dışarı çıkardı.
“Ne yapıyorsun be? Bırak beni,” dedim yalandan sinirle.
“Doğru dur. Şuradan çıkınca konuşacağız,” dedi.
Yurttan çıkıp sahile yürüdük. Her yer birbirine yakındı bu şehirde. Düz devam edince deniz hemen karşındaydı. Boş bir banka oturduk. Gözlerimi ona çevirdim:
“Ne söyledin Ahmet Abi’ye?” dedim.
“Sevgilim beni engellemiş de,” dedi, sırıtıyordu.
Başımı hızla çevirip ona sert bir bakış attım.
“Bu hakkı sana kim veriyor?” dedim. “Sürekli aynı muhabbet… Sabah ex, şimdi sevgili. Hayırdır?”
Sözlerim hoşuna gitmiş olacak ki güldü. Ama birden ciddileşti.
“Telefonundan çık,” dedi sertçe.
“Ne oldu?” dedim, “Yarını bekleyemedin mi?” Bu sefer ben güldüm.
Ramazan bir süre bana baktı. Ne gözlerinde özür vardı, ne pişmanlık. Daha çok “başımı derde soktum ama keyfim de yerinde” havasındaydı.
“Telefonumdan çık,” diye tekrarlamasıyla içimdeki öfke yeniden kıvılcımlandı.
“Ne oldu? Osman fazla mı iyi hackledi?” dedim, dudaklarımda alaycı bir gülümsemeyle. “Dua et bilgisayarım yanımda değildi, işi Osman’a pasladım. Yoksa ben yapsaydım daha beter şeyler yapardım.”
Ramazan kaşlarını çattı ama sonra kendini tuttu.
“Seninle işim var. Ama arkadaşın baya tehlikeliymiş. Bir an kendimi FBI veritabanında hisseder gibi oldum.”
Kafamı yana eğip ona baktım.
“Ne bekliyordun Ramazan? 'Ex' yazarken seni tebrik etmemi mi?”
“Ya, o bir şakaydı!” dedi hemen, savunmaya geçerek.
Gözlerimi devirdim, ayağa kalktım.
“Bir daha benimle uğraşma,” dedim. “Telefonundan çıkma işini de yarın yaparım. Bu gece biraz eğlenelim, değil mi?” Gülerek arkamı döndüm tam uzaklaşacakken, kolumdan tutup beni kendine doğru çekti. Dengesizce kucağına düşmemle çığlığım bir oldu.
“Oğlum ne yapıyorsun? Hoşt!” diye bağırdım panikle. Hemen doğrulup toparlandım.
“Kızım, çok güçsüzmüşsün. Direnirsin sandım, biraz abandım,” dedi pişkin pişkin gülerek.
Ayağımı yere vurup sinirle arkamı dönüp yürümeye başladım.
“Pislik! Görürsün sen şimdi!” dedim içimden kaynayan öfkeyle.
Yurda döner dönmez yurdun bilgisayarını açtım. Okul gazetesine sızdım. Ve sabah paylaştığı o saçma fotoğraf için Ramazan’ın ağzından bir özür yazısı yayınladım:
> "BU BİR ÖZÜRDÜR"
"Sabah saatlerinde yaptığım paylaşım tamamen düşüncesizceydi. Amacım sadece komik olmaktı. Koltukta uyuya kalan arkadaşlarımdan özellikle Doğa’dan içtenlikle özür diliyorum. Bundan sonra kendime daha dikkat edeceğim. – Ramazan"
Yayınladım, geri yaslandım.
"Şaka mı istedin? Al sana şaka," dedim sessizce.
Bir yerlerde Ramazan kesinlikle bu yazıyı görüp küplere biniyordu. Ama hak etmişti. Hem biraz eğlenmek fena mı olurdu?