3. BÖLÜM

1164 Words
GÜNE MERHABA.. Sabah uyanmak benim için tam anlamıyla bir işkenceydi. Telefonum milyonuncu kez çaldığında hâlâ kafamı yastıktan kaldıramamıştım ki, kafama rastgele fırlatılmış bir kitap isabet etti. "Ahh!" diye inleyerek doğruldum. "Ne yapıyorsun Ebru ya?" diye söylenirken yüzümü buruşturdum. Arkasını dönüp hiçbir şey olmamış gibi uyumaya devam etti. Basit bir kural vardı aslında: Alarm çalınca kalk, ama kolay mı? Oda arkadaşım ikinci öğretimdeydi, geceleri sohbet, gırgır, şamata derken sabaha kadar uyanık kalıyordu. Sabah erken kalkmak onun için bir zulüm, benim içinse imkânsız gibiydi. Sabahın köründe uyanmak zorunda kalan herkese içimden saydırarak banyoya geçtim. Elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladım, sonra üzerime bir kot pantolon, omzu düşük pembe bir bluz ve spor ayakkabılarımı giydim. Çıkarken şişme yeleğimi de aldım. Hava öğlene doğru ısınıyordu ama sabahın rüzgârı insanı donduruyordu. Yurttan çıkar çıkmaz beynim yine sinyalleri göndermeye başladı: Okul mesafesi 480 adım, sınıf 2. kat, 15 basamak… Başımı iki yana salladım. Yine düşüncelere daldım. Navigasyon gibiydim; her şeyi hesaplıyordum ama konu derslere gelince sistem çöküyordu. Psikolog bunun bastırılmış duygularla ilgili olduğunu söylemişti. "Bu duyguları serbest bırakırsan, potansiyelin de açığa çıkar," demişti. Ama babam tabii ki buna pek kulak asmamıştı. Matematik sınavından bir kere 45 alınca, benimle ilgili tüm umutları sönmüştü. Çok da üzerinde durmamıştı gerçi: "Sen böyle devam et kızım," demişti. Ama o sözde öyle bir kinaye vardı ki, hâlâ kulağımda çınlıyordu. Neyse… Okula vardığımda öğrenci kimliğimi güvenlik abiye gösterip geçtim. Her seferinde saçma gelse de kurallar böyleydi işte. Sınıfa girdiğimde her zamanki gibi en arka sıranın boş olduğunu gördüm ve sevinçle yöneldim. Tam masama ulaşmıştım ki... Ramazan, o pis sırıtışıyla çoktan oturmuştu sıraya. Ben de inadına onun önündeki boş sıraya oturdum. Aslında sınıfta başka boş masalar da vardı ama mesele artık sadece bir inat meselesine dönüşmüştü. Birden arkamdan omzuma işaret parmağıyla iki kez vurdu. "Şişşt," dedi. Kafamı çevirip ona bakacakken saçlarım yüzüne çarptı. Yüzünü buruşturdu. "Dikkat etsene kızım!" diye homurdandı. Omuz silktim. "Seslenmeseydin o zaman," deyip önüme döndüm. Sanırım saçlarım onun masasının üzerine düşmüştü ve bu onu rahatsız etmişti. Bunu öğrenmiş olmak garip bir keyif verdi. Ara ara yapıp sinirini bozmayı planladım. Bu sırada sırasından bana doğru eğildi. "Özür yazını okudum," dedi. "Telefonumu da hacklemeyi bırakmışsın." Sesi neredeyse fısıltı gibiydi. Hafifçe üfler gibi konuşmuştu, tüylerim diken diken oldu. Karnımda garip bir karıncalanma hissettim ama tepki vermedim. Pislik mahlûkat. Yine oyun oynuyordu. Ama bu sefer yemeyecektim. Masama biraz daha sokulup kendimi geriye çektim, elimi kaldırarak bay bay işareti yaptım. "Bana bulaşma," der gibiydim. Daha da bu cocukla konusmayi dusunmuyordum. Aslinda normal iki arkadas olabilseydik kafa cocuk olup benim cocukluk arkadasim Osman gibi takilabilirdik ama pislik mahlukatla işim bitmisti. Ta ki sinifa kanki diye takildigi kiz gelene kadar. Kizla kasla gozle birseyler anlastilar ama cozemedim. Dudak okumada iyiydim aslinda gozumu kisip baksam hemen anlardim ama kas goz cozemiyordum daha. Buda dogustan gelen bir yetenegim iste. Nasil kesfettigimi daha sonra anlatirim size o da ayri bir hikaye. Neyse bu kiz yanima oturdu ve bana donup merhaba dedi. Kafami ona cevirip gulumsedim meraba dedim. Kiz ilk dakkasinda sevgilin var mi diye sordu.beynim yine sacma sapan calisip analiz yapmaya basladi. > "48 kg'lık birey, 3 kg'lık bir sandalyede oturuyor. Eğer zemini yeterince kayganlaştırırsam (sürtünme katsayısı 0.1 ya da altı), sadece 50 N’lik bir kuvvetle sandalye hareket eder. Bu kuvvet 6 yönünden ani eserse ve hedefin refleksi 0.6 saniyeyi aşarsa… evet… sandalye yana kayar. Onu kıpırdamadan düşürmek mümkün olur." --- O sırada hoca içeri girdi. Beynim yine resetlendi ve kitlenip kaldım öylece kıza. Kız beni beğenmemiş gibi bakıp yanımdan kalktı ve arkaya, Ramazan’ın yanına oturdu. Bunlardan gerçekten uzak durmalıydım. Hemen ayağa kalktım, hoca daha kendi yerine oturmadan ön sıralarda boş bir yere geçtim sinirle. Tam masaya otururken hoca bana bakıp gülümsedi: “Sen,” dedi. “Efendim hocam?” dedim ayakta beklerken. “Seninle tanışmamıştık sanırım,” dedi. “Yeni mi geldin?” diye sordu. Şaşırdım, beni fark etmiş olmasına. “Doğru, dersinize ilk defa giriyorum evet hocam,” dedim. “Do you speak English?” diye sordu. Kafamı salladım: “Evet,” dedim. “Would you come to the board, please?” (Tahtaya gelmek ister misin lütfen) “No, I don’t want to come.” (Hayır, gelmek istemem) “What city are you from?” (Hangi şehirden geliyorsun?) “I’m from Samsun.” “Are you the girl with an IQ of 115?” (IQ’su 115 olan kız siz misiniz?) “Evet hocam,” dedim. İçimden, “Neden sürekli aynı konuya geliyoruz ve bu hoca bunu nereden biliyor? Hadi beyin çalış da bulsana,” diye kendi kendime konuştum. Hoca yanıma geldi, kulağıma eğilip “Abinin arkadaşıyım,” diye gülümsedi. Kafamı kaldırıp ona baktım, sonra gülümseyerek yerime oturdum. Tamam da, bunu kulağıma eğilip söyledin… Tüm sınıf yanlış anlayacak şimdi, ‘Ne söyledi?’ diye merak edecek hocam… Yine kendi kendime düşüncelerle savaş açmıştım. Sonra yanımdan ayrıldı, tüm sınıfa ithafen “Mesleki İngilizce’de kural terimlerini iyi bilmek gerekir,” diyerek konuyu anlatmaya başladı. Ne kadar dinlemeye çalışsam da tüm ayarlarım yerle bir olmuştu, odaklanamıyordum. Böyle zamanlarda stres olur, nefes alışım yavaşlar, bedenimi bir şey ele geçirmiş gibi ağırlaşırım. Kafamı yavaşça masaya koyup gözlerimi kapattığımda hoca yine yanımdaydı. “Madem abimin arkadaşı, bu durumda nasıl hareket ettiğimi bilmesi gerekir,” diye düşündüm ve kalkmadım. Daha doğrusu, kalk dese de kalkamazdım zaten. Bana 5 dakika vermelilerdi. Beynim kendini toparladığında daha aktif olup devam edebilirdim ama üçüncü dakikasında hoca “Uyan artık,” diye başımda bekliyordu. “2 dakikam var,” diye içimden tekrarlıyordum. Ama hoca hâlâ “Kızım uyan, ders bitti,” diyordu. Gözümü zar zor açtım. Hâlimden bir terslik olduğunu anlamış olmalı ki “Su ister misin?” diye sordu. “Hocam bir gidin Allah aşkına,” diyemedim, o yüzden sadece kafamı salladım. Etrafıma bakmaya çalıştığım sırada Ramazan hâlâ yerinde oturmuş bizi izliyordu. “Ulan tek arkadaşım sendin, anlaşamasak da… Neden gelmiyorsun?” diye gözlerine baktım. Ama ya o anlamadı, ya ben anlatamadım. Kafamı geri çevirdim. Suyu içtim, biraz nefeslendim ve zor da olsa kendime geldim. “Yavuz bundan bahsetmedi,” dedi bana bakarak hâlâ hoca. “Hocam, madem abimin arkadaşısınız, ona sorsanız mı?” dedim gülümseyerek. Sınıfı gözlerimle gösterip “Yeterince dikkat çekmişimdir diye düşünüyorum,” diye fısıldadım. Hoca, umrundaymış gibi değil de, “5 dakika sonra odama gel, sana bir şey vermem gerekiyor,” dedi ve sınıftan çıktı. Oflayarak kafamı tekrar masaya yatırdım. Beynim, sağ olsun, yine çalışmaya başladı: --- > “Sınıftan çıkışla birlikte tam 31.5 saniyede hocanın odasının önündeyim. > Eğer koridorda biri çıkarsa, 2 saniye kayıp yaşanır. Alternatif rota: Yangın merdivenleri, ama göz tarama süresi uzar. > En risksiz rota, mevcut güzergâh. Yürüyüş tempomu sabit tutarsam ve gözüm hedefe kilitlenirse… > 32 saniye içinde odadayım. Görev tamam.” --- Ah benim güzel beynim… Ah benim canım beynim… Niye bu kadar gereksiz bilgileri hesaplıyorsun da iki matematik sorusu görünce boş boş bakıyorsun be bebeğim? Şimdi ODTÜ’de tıp okuyor olabilirdik… Ya da biyofizik falan… Uzay mühendisliği bile olurdu. Ama biz burada Karadeniz’in güzel bir ilçesinde bak merkezde de demiyorum ilçesinde Bankacılık ve Finans okuyoruz. Diye kendi kendime mırıldanıp yerimden kalktım ve beynimin yaptığı tüm hesaplara meydan okurcasına adımlarımı hızlandırıp hocanın yanına uğramaya karar verdim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD