4. BÖLÜM

1461 Words
Potansiyeli Açığa Çıkarmak Yukarı kata çıktığımda gözüm Asaf Hoca'nın odasını arıyordu. Koridorda dışarıdan gelen seslerin oluşturduğu bir hareketlilik vardı, belli ki dışarda bir şeyler oluyordu ama önemsemedim. Kapısını usulca tıklattım. İçeriden gür bir ses duyuldu: — Gir! Yavaşça kapıyı açıp içeri girdim. Başımı hafif eğerek selam verdim. — Gel Doğa, otur şöyle, dedi ve karşısındaki sandalyeyi işaret etti. Gösterdiği yere oturdum. Meraklı gözlerle onu dinliyordum. — Yavuz, benim liseden arkadaşım, dedi. Başımı hafifçe salladım. İçimde bir kıpırtı oluştu, sanki mezuniyetim kolaylaşacakmış gibi bir his… Yardımcı olacak galiba, diye düşündüm. Kafamın içinde düşünceler halay çekmeye başladı. — Seni az çok hatırlıyorum, size geldiğimiz zamanlarda görmüştüm seni, diye devam etti. Ben ise hiçbir şey hatırlamıyordum ama bunu bilmesine gerek yoktu. — Beni hatırlamadığının farkındayım, düşünme artık, diye uyardığında gözlerine şaşkınlıkla baktım. — Neyse, asıl konuya gelelim, dedi ve derin bir nefes alarak kendini toparladı. — Şimdi sana bir soru vereceğim, çözmeni istiyorum. Zamanım kısıtlı, sadece bu dönem buradayım, sonrasında Merkez'e döneceğim. Yani potansiyelini ortaya çıkarmak için biraz çabalayacağız. Yakında istatistik öğretmeni arkadaşım Yağız Alp bu okula gelecek, onunla çalışmaya devam edeceksin. Ne dediğini tam kavrayamadan boş boş yüzüne baktım. Sadece başımı sallayıp: — Tamam, diyebildim. Hocanın bilgisayardan yazıcıya gönderdiği çıktının tiz sesi duyuldu, ardından kâğıdı bana uzattı. Üzerinde tek bir soru vardı. Ben kâğıda, kağıt da bana uzun uzun baktı. Soru: Bir fabrika tarafından üretilen ürünlerin %4’ü hatalıdır. Bu ürünlerden rastgele seçilen 10 tanesinde en az 1 tane hatalı ürün bulunma olasılığı nedir? Boğazım kurudu. Beynim sanki uykudaydı, sadece soruyu görüyordu, başka hiçbir şey yoktu. Bu bir navigasyon sorusu olsaydı, saniyesinde atlardı üzerine. Ama bu... bu başka bir şeydi. — Asaf hocam, ben bunu çözemem, dedim, düşünmeden kâğıdı geri uzattım. Tam o sırada dışarıdan bir kemençe sesi yükseldi. Hoca gülerek ayağa kalktı. — Hadi Yasemin, hadi. Al o kâğıdı, çözünce getir bana, dedi, nazikçe beni uğurlarken pencereye doğru yöneldi. Elimdeki kâğıtla odadan çıktım. Katlayıp arka cebime koydum. Yurda gidince bakarım, bir şekilde hallederim diye düşündüm. Aşağı kata inip eğlenceyi kaçırmamak için merdivenleri hızla iniyordum ki birden kolumdan çekildim ve sert bir yüzeye çarptım. — Ramazan! Başka işin yok mu oğlum senin? diye burnumu tutarak baktım ona. — Ne verdi sana Asaf Hoca? diye sordu. Kaşımı kaldırıp ellerimi arka ceplerime soktum. — Sanane, dedim gülerek. — Doğa, neden seninle düzgün konuşamıyoruz? Üstelik... zeki bir kızmışsın, anladığım kadarıyla, diye ekledi. Cevap vermedim. Sinirle arkamı dönüp uzaklaştım. Zekiymişim... Evet, zekiyim. Ama bu potansiyel neden bir türlü ortaya çıkmıyor? Bu iş gerçekten canımı sıkmaya başlamıştı. Belki de ben olmak istemiyorum. Belki başka bir hayat düşlüyorum, neden sürekli önüme bu çıkıyor? Dışarı çıktım, kemençe eşliğinde horon oynayan öğrencilerin arasına karıştım. Ama sadece köşeden izledim. Kalabalığın içindeydim ama kimse farkında değildi. Neden aralarına giremiyordum? Neden bir arkadaşım bile yoktu? İçimden derin bir "of" çektim. Sabahın bu saatinde bu kadar enerjik olabilen insanlara hayran kaldım. Sonra usulca okula dönüp sınıfa yöneldim. Bugünlük bu kadarlık eğlence yeterdi bana. Sınıfa girdiğimde telefonum çalmaya başladı. Arayan annemdi. Hemen açtım. “Anneciğim,” dedim neşeyle. “Kızım, okuldasın değil mi? Yurtta uyumuyorsun hâlâ?” diye uyarısını yaptı. “Yok anne, okuldayım. Hatta sevgili abimin arkadaşı Asaf Hoca’yla bile tanıştım.” “Aa, Asaf orada mı öğretmenlik yapıyor? Maşallah ona. İyi, yavrum, selam söyle. Ha, bu arada… Hafta sonu yanına gelelim diyoruz, bize kalacak bir yer ayarlar mısın?” diye sordu. “Tamam anneciğim, bakarım,” deyip telefonu kapattım. Bildiğim kadarıyla otel ya da pansiyon yoktu. Ama belki öğretmenevi filan vardır, diye düşündüm. Okuldan çıkınca çarşıya uğrayıp araştırırım diye geçirdim içimden. Yerime oturduğumda, yanımda oturan esmer, uzun boylu bir kız bana “Merhaba,” dedi. Şaşırdım ama çaktırmadan başımı eğip gülümsedim. “Adım Selda, Trabzonluyum. Sen?” diye sordu. “Ben de Doğa. Samsunluyum,” dedim. Askerdeymişim gibi hissetmem normal mi? Beynim sanırım bu süreçteki en yakın arkadaşım olmuştu. “Ee Doğa, ne yapıyorsun, nerede kalıyorsun?” diye sordu. “Yurttayım,” dedim. “Eve çıkmak istersen ev arkadaşı arıyoruz aslında…” diye sorgulayıcı bir ses tonuyla konuştu. Ben de gülümsedim. “Şimdilik düşünmüyorum, teşekkür ederim,” dedim. Ağzının kenarıyla “Hmm,” deyip hemen önüne döndü. Sohbet bitmişti. Kabul etmedim diye, sanırım onunla arkadaşlık da yapamayacaktım. Sonra sınıfa Ramazan ve kankası girdi. Kankası sinirli olmalıydı, çünkü ilk defa adını duydum: Handan. Ramazan, gözlerini sanki dışarı fırlatacakmış gibi açıp baktıktan sonra adını söyledi ve yerlerine geçmek için yanımdan sessizce geçtiler. “Çok değişikler…” diye geçirdim içimden. “Uzak durmakla iyi yaptın,” deyip kendimi tebrik ettim. Dersler bitmişti. Okuldan çıkmak için kapıya yönelmiştim ki, Asaf Hoca yine başımda zebella gibi bekliyordu. “Soruyu çözdün mü?” diye sordu. Aklıma soru olduğu ancak o an geldi. Kafamı sağa sola salladım. “Tamam, çöz onu,” dedi ve yanımdan uzaklaştı. Asaf Hoca yakışıklı bir adamdı. Ve onun yüzünden tanımadığım kızların bana pis pis bakışlar atmasına maruz kalıyordum. Abim ararsa bunu söyleyeceğim, diye kafama not ettim ve okuldan çıktım. Çarşıya gidip öğretmenevini bulmam gerekiyordu. “Sora sora Bağdat bulunur,” hesabı önüme çıkan insanlara sorarak bulmuştum öğretmenevini. Sorumlu kişiyle konuştuğumda, hafta sonu boşluk olmadığını ama çarşamba, perşembe ve cuma günleri üç günlük boşluk olduğunu söyledi. Teşekkür edip oradan ayrıldım. Annemin telefonunu aradım ama açmadı. Muhtemelen hastası vardı. Bu arada; annem hemşire, babam ise mimar. Ben de bankacı olma yolunda adımlarımı atmış bulunuyorum. Bakalım, nasip. Yeni bir seçenek bulmak için etrafta gezmeye başladım. Saatime baktığımda yurttaki yemek saatini kaçırdığımı fark ettim. İskele kafeye gidip Görele pidesini mideme gömerken aklıma Emine Teyze’nin “Kiralık” olan yazısı geldi. Yemeğimi yedikten sonra Emine Teyze’nin yanına gitmek için tabanlara kuvvet yürüdüm. Hava köye girerken biraz daha serin olmaya başlayınca montumu giyip ellerimi cebime soktum ve öyle yürüdüm. Navigasyon beynim bir gittiği yeri bir daha unutmadığı için evi bulmak hiç de zor olmadı. Emine Teyze de bahçesindeki masaya oturmuş telefonunu kurcalıyordu. Beni görünce: — “Aaa kizum sen mi geldun? Hoş geldun, gel buyur, otur hele şuraya,” diyerek ayağa kalkıp yanındaki yeri gösterdi. Hemen sarılıp gösterdiği yere oturdum. — “Ne iyi ettun da geldun kizum,” dedi dizime vurarak. Gülümsedim ona ve dizime koyduğu elini tuttum ben de. — “Emine Teyze, senin şu kiralık evi bana iki günlüğüne kiralar mısın?” diye sordum. Kaşlarını çatıp baktı bana: — “Ne edeceysun sen benim evi iki günlük, de bakayim hele?” dedi. İçimden, Olmayan erkek arkadaşımı atarım belki Emine Teyze, diye gülerken dışım masumiyetle, — “Annemler hafta sonu gelecek de kalacak yer ayarlamam lazım. Öğretmenevinde yer yokmuş,” dedim. Hemen yüzü yumuşadı: — “Hee, sen öyle desene çiçek kizum. Tabi tabi bursun gelsun, kalsunlar. Bana da eğlence olur. Para mara da istemem ha!” dedi gülerek. — “Yok Emine Teyze, ben ücreti neyse veririm. Babam kızar yoksa bana, burayı tutamam,” dediğimde: — “Eh, peki madem. Şöyle yapalum, ben sana anahtari vereyim. Eşyali zaten. Sen bi güzel temizleyisun, ananlar rahat edey. Öylece ödemiş olursun.” dedi. Temizlik parasına ev kirası diye düşünüp kabul ettim. — “Anahtar evde duri, ben sana hem bi şeyler hazırlayayım hem de anahtari alip geleyim,” dediğinde: — “Otur Emine Teyze, bir şey istemiyorum sağ ol, ben yemek yeyip geldim,” dedim. — “Olur mu hiç kizum, bi bardak çayımı iç hele! Bi soluklan. Ben hemen hazirlayip geliyrum,” deyip beni dinlemeden yukarı çıktı. Yüzümde güzel bir gülümseme kaldı ardından. Sonra telefonu çaldı. Arayan “Evladım 1”di. Güldüm onu görünce. Açsam mı diye düşünsem de açmadım. Adı neydi acaba çocuklarının ? diye düşünürken Emine Teyze: — “Yettum, yettum!” diye merdivenlerden inerken telefon sustu. Sonra bir daha çalınca gelip açtı telefonunu: — “Tamam yavrum, şimdi burda Doğa kizum var. O yapıverur bana, sen hiç dert etme,” deyip kapattı. Adımı duyunca bir merak etmedim değil açıkçası ama çaktırmamaya çalıştım. Emine Teyze telefonunu uzatıp: — “Kizum bi uygulama indirecektum ama ben pek anlamadum. w*****p midur nedur o, işte onu… Çocuklar bana foto atacaymış, ben de onlara atayrum,” dedi heyecanlı heyecanlı. Hemen elinden alıp indirdim. Sonra da Evladım 1 ve Evladım 2’yi gruba aldım. — Hayır, fotoğrafları da yok. Anlamadım gitti, sır gibi çocuklar, derken Evladım 1’den mesaj geldi: “Teşekkür ederiz Doğa.” Kaşlarımı kaldırıp Emine Teyze’ye baktım. — “Hee, ben dedum ya yavrum, Doğa burda, ona yaptiririm diye. Ondan yazmuştur o,” deyince gülümsedim. Evladım 2 hemen peşine: “Doğa kim ki?” yazmış, haklı olarak. Sonra Emine Teyze’ye uzattım telefonu artık kendi yazsın çocuklarına ne yazmak isterse. O öyle telefonla dalıp giderken: — “Gel hele kızum, bi fotoğraf çekelim. Atalım benim su canlaruma!” dedi ve yanıma gelip yanağını yanağıma dayadı. Birlikte fotoğrafımızı çekip attı. Ben daha olayın şokunu atlatamadan Emine Teyze bahçesini çekip atmaya başladı. Telefonu çevirip attığı resmi gösteriyordu ki o sırada telefona bir mesaj düştü. Evladım 1: “Anne, Doğa bizim fakülteye yeni gelen 1. sınıflardan mı?” diye sorduğunda Emine Teyze’yle ikimiz birbirimize şaşkınca bakıp kaldık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD