Tesadüf…
Emine Teyze’yle göz göze gelişimiz birkaç saniye sürdü ama zaman sanki ağır çekimde akıyordu. Bakışmamız sona erdiğinde, elimdeki telefonu sıkıca kavrayıp yazmaya başladım:
“Evet, o Doğa benim. Siz nereden tanıyorsunuz beni?”
Anında gelen cevapta “Evladım 2, ne oluyor burada?” yazıyordu. Haksız sayılmazdı! O an gerçekten de anlam veremediğim bir tuhaflığın içindeydim. Emine Teyze’ye zaman zaman kuşkuyla baksam da o, masumiyetini korurcasına “Ben bilmiyom vallahi kizum. İstanbul’da okuyordu,” deyip duruyordu.
Derken yeni bir mesaj geldi:
“Abinin arkadaşıyım, o söyledi.”
“Uf abi ya!” deyip telefonu Emine Teyze’nin eline bırakıverdim. Bir iç geçirdikten sonra toparlandım.
“Teyze, geç oldu. Hava kararmadan yurda döneyim. Karanlıkta yürümek zor olur. Yarın öğleden sonra uğrarım, evi temizlemek için,” diyerek kalktım ve hızlı adımlarla uzaklaştım.
Az biraz yürüdükten sonra abimi aradım. İlk çalmada açtı telefonu.
“Demek ki senin beni araman için illa bir aracı sokmak gerekiyormuş,” diyerek laf sokmaktan geri durmadı.
“Abi ya! Sürekli birileri çıkıp ‘abinin arkadaşıyım’ deyip duruyor. Ne yaptın, FBI’ya mı haber saldın? ‘Kardeşim üstün zekalı ama kullanamayan bir gerizekâlı’ diye mi anlattın beni?” dedim, sinirle.
Kahkahayı bastı. O kahkaha sinirimi iyice azdırdı.
“Senin için uğraşıyorum kızım,” dedi.
“Asaf’ın bir öğretmen arkadaşı varmış, o gelecek. Bir de Melek var ya, benim konuştuğum kız. Hah, o da sizin okula geçiş yapacak, 3. sınıf olarak.”
İçimde bir şüphe uyandı. “Acaba Emine Teyze’nin 'Evladım 1' diye bahsettiği kişi Melek mi?” dedim kendi kendime.
“Yani etrafımı kuşattın, öyle mi abi?”
“Evet balım, akıllı ol,” dedi, sesinde alaycı bir gururla.
“Uf abi ya! Herkes gibi ben de normal bir üniversite hayatı istiyorum. Belki sevgilim olur, şehir şehir babamdan gizli gezerdik,” deyiverdim düşünmeden.
“Saçmalama! Düzgün konuş kızım,” diye uyardı, sesi sertleşmişti.
“Tamam abi, kapatıyorum. Hayatıma her yerden karışma artık. Git Melek’le takıl işte, ne üstüme salıyorsun kızı?”
Sabrım taşmıştı, o da daha fazla uzatmadı:
“Hafta sonu görüşürüz,” dedi ve kapattı.
Telefonu kapattıktan sonra Osman’ı aradım, hafta sonu annemlere gelmesini söylemek için. Ama beyefendi meşguldü, açmadı. Keyfim iyice kaçmıştı. Sert adımlarla yurda doğru yürüdüm.
Odaya çıktığımda Ebru içerideydi.
“Hayırdır, derse gitmedin mi?” diye sordum.
“Bugün pek keyfim yok,” dedi sessizce.
“Kahve yapacağım, sen de ister misin?”
“Üçü bir arada yap,” dedi.
Kahveyi hazırlayıp odanın küçük balkonuna çıktım. Güneş, gökyüzünden yavaşça çekiliyor; gecenin karanlığı sanki üzerimize serilmeye hazırlanıyordu. Yanıma gelen Ebru’ya döndüm:
“Ee, anlat bakalım.”
“Ne anlatayım? Aynı hikâye… Öküzün birine tutulup gidiyorum,” dedi iç çekerek.
“Sınıftan mı?”
Başını sessizce salladı.
Bu işler zordu işte… Karşılıksız bir sevda, her gün gözünün önünde dolaşan biri… Kalbe en büyük sızı bu olsa gerekti. Ama şimdi onun morali için buradaydım.
“Kaptırma kendini fazla. Derslerini aksatma, bak annen baban seni bu okul için gönderdi,” dedim.
Buruk bir tebessümle yanıtladı:
“Babannem konuştu yine.” deyip göz devirdi.
Onu neşelendirmek için ayağa kalktım:
“Kalk hadi, dışarı çıkalım. Sahilde biraz yürürüz, iyi gelir. Açılırsın.”
“Yok,” dedi hemen.
“Ne olsa şimdi 'hayır' diyemezsin ve yersin,” diyerek göz kırptım. Ben üzülünce yemeye yönelenlerdendim çünkü.
“Hiçbir şey çekmez canım şu an. Sadece kendimle kalmak istiyorum,” dedi.
Tamam dedim içimden, madem öyle… İçeri geçip kısa bir süre yalnız kalmasına izin verdim. Sonra telefonla bol acılı, bol nar ekşili çiğ köfte siparişi verdim. Derken Ahmet Abi yine aradı.
“Ulan bu adam hiç evine gitmiyor mu?” diye düşündüm istemsizce. Sinirim daha da arttı. Siparişi almak için aşağı indim, hızlıca alıp tekrar yukarı çıktım.
Ebru hâlâ balkonda oturuyor, elindeki soğumuş kahveyle boş gözlerle dışarı bakıyordu.
“Erkekler niye böyle ya…” derken telefonum çaldı. Osman arıyordu. Ama artık geçti, önceliğim Ebru’ydu.
Hızlıca çalışma masasını ortaya çektim, hafif ritimli, neşeli müzikler açtım. Ebru kafasını çevirip
“Ne yapıyorsun sen?” diye bakıyordu.
Gülümsedim. Siparişi açıp özenle çiğ köfteleri tabaklara dizdim. Siparişin içinden çıkan küçük mumu da aldım, yakıp masaya koydum.
“Kızım ne yapıyorsun sen ya?” diyerek güldü içeri girerken.
“Arkadaşlığımızın başlangıcını kutluyorum. Hadi, dilek tut ve mumu üfle.”
Mumu üfledikten sonra alkışladık, sarıldık. Ona sürpriz olsun diye özellikle söylemediğim acılı çiğ köfteyi marula sarıp, bol limon ve nar ekşisiyle süsleyip ağzına verdim. Isırır ısırmaz yüzü kıpkırmızı oldu, ellerini sallayarak acının etkisiyle dans etmeye başladı. Bu hali komikti ve en azından düşüncelerinin yönü değişmişti.
“Hadi hadi, devam!” dedim, gülerek.
Böylece akşamı kahkaha, eğlence ve biraz da gözyaşıyla kapattık. Belki yarın yine üzülürdü ama bu gece için mutluydu. Bu da bana yetiyordu.
Gece boyunca sohbet ettik. Emine Teyze’yi anlattım. “Abimin sevgilisinin onun kızıymış,” dedim, hâlâ gülerek. Asaf Hoca’dan, Ramazan’dan bahsettim. Ebru da benimle ilgili birçok şeyi öğrenmiş oldu.
Yine de aklım, Emine Teyze’nin hâlâ kızının abimle görüştüğünü bilmemesinde takılı kalmıştı. İçten içe gülüyor, “Abim bunu öğrenince nasıl utanacak acaba?” diye düşünüyordum.
Ebru ise hâlâ soruyu soruyordu.
“Soru, soru?”
İç geçirdim, kalkıp çantamdan çıkardım.
“Al kızım, çöz bakalım,” dedim.
Soruyu eline aldı, kaşlarını çatıp
“Çüş kızım, bu ne? Nasıl çözeceksin sen bunu, formül istiyor bu!” dedi.
Başımı sağa sola salladım.
“Bilmiyorum…” dedim sırıtarak.
Herkesin benden bu kadar umutlu olması da başka bir baskıydı zaten.
Ebru bana dönüp sorgulayıcı bir bakışla, kaşlarını hafifçe çatarak,
“Kızım, sen emin misin bu IQ’ya sahip olduğuna?” dedi.
Sözleri kulaklarımda yankılandı. Kararsızca iç çektim.
“Bilmiyorum...” dedim sessizce.
Belki bir yanlışlık vardır diye ümitlenmek ister gibiydim.
“Peki, testi tekrarlattın mı?” diye sordu yeniden.
“Evet,” dedim. “İlkini yedinci sınıfta yapmıştım. İkincisini de geçen yıl, lisede.”
Omuzlarımı hafifçe silktim.
“Psikolog bastırılmış duygulardan kaynaklı olabilir diyor ama… öyle bir ailede büyümedim ki. Yani… normal insanlardı. Herkesin ailesi kadar baskı yaptılar işte…”
Ebru sandalyesinde biraz daha dikleşti, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle bana baktı.
“O zaman sana bir soru sorayım,” dedi, gözlerinde çocukça bir kıvılcımla.
“Bak, bana da biri bunu sormuştu. Düşünemedim bile:
Bir otobüste 10 kişi var, her biri farklı renkte şemsiye taşıyor ama hiçbiri ıslanmıyor. Hava da güneşli. Neden?”
Kafamın içinde hızlıca dönen görüntüler bir anda durdu.
“Otobüsteler çünkü,” dedim.
Bir anda gülümsedi.
“İşte bu!” dedi parmağını bana doğru sallayarak.
“Ayrıntıları fark edebiliyorsun. Bilgisayardan, kodlardan anlıyorsun. Bence de sadece biraz üzerine gitmen gerekiyor.”
Dudaklarında düşünceli bir ifade vardı.
“Abin de o yüzden etrafını kuşatmış zaten,” dedi alaycı bir kahkaha atarak.
Gülerek ona döndüm.
“Bak, Melek’ten ayırır seni. Alırım seni abime!”
Gözlerimizi birbirine kırparak kahkahalara boğulduk.
O ise,
“Yok yok…” dedi, ama o sırada yüzüne düşünceli bir ifade yerleşti.
Birden gözlerim parladı.
“Aklıma Osman geldi. Ohaaa! Seni Osman’a ayarlayayım!”
Yeni bir şey keşfetmiş gibi sevinçle ayağa fırladım.
Ben kahkahamı tutamadım.
“Tamam, bu gecenin bitme zamanı gelmiş,” dedi Ebru, gülerek çöpleri toplamaya başladı.
Ben de ona yardım ettim. Sessizce ortalığı toparladık, temizledik. Ardından yatağa geçtim.
Ebru ise kızların olduğu odaya gitti.
Aklım orada kalsa da, sabah erken uyanmak zorunda olduğum için yatağımda dönüp durarak uyumaya çalıştım.
Odanın loş karanlığında düşüncelerim yavaş yavaş yastığa sindi.
Uyku, düşüncelerimden biraz sonra geldi.
Uyandığımda Ebru yine homurdanıp duruyordu.
“Zil sesini kapatmadım diye her sabah aynı şey...” diye söylendi kendi kendine.
Gözlerimi ovuşturarak doğruldum. Hemen telefonu elime alıp alarmı susturdum ve hızlıca hazırlandım. Güne yorgun ama alışılmış bir telaşla başladım.
Okula gitmek için yurttan çıkmıştım ki, binanın biraz ilerisinde Ramazan’ı gördüm.
Duvara yaslanmış, elleri cebinde beni bekliyordu.
İçimden bir iç çekip mırıldandım:
“Bu çocuğu da çözemedim. Ne istiyor benden acaba?”
Onun yanından geçerken, göz ucuyla bana bakıp alaycı bir ses tonuyla sordu:
“Günaydın da mı demiyoruz artık?”
Başımı hafifçe çevirip kısa bir
“Günaydın,”
dedim ve yoluma devam ettim.
Ama o da adımlarını hızlandırıp yanıma geldi.
Yanaklarında yine o kendine has muzip gülümsemesi vardı.
“Tamam, kötü bir başlangıç yaptık. Özür dilerim,” dedi içten bir ifadeyle.
“Hadi yeniden tanışalım.”
Elini uzattı.
Bir an duraksadım. Gözlerine baktım ama içimde kıpırdayan tereddüt ağır bastı.
“Yok,” dedim kısaca ve yürümeye devam ettim.
O ise yılmadı.
“Hadi ama Doğa… Korkma bu kadar benden,” dedi.
Adımlarım yavaşladı. Olduğum yerde durdum.
Omuzlarımı hafifçe kaldırarak ona döndüm:
“Neden korkayım senden?”
Ramazan omuz silkti, sonra bir anda başka bir teklifle geldi:
“Tamam, tamam. Hadi sana kantinde bir çay ısmarlayayım. Hem arka sırayı da sana veririm,” dedi sırıtarak.
Kaşımı hafifçe kaldırıp baktım ona.
“Bana bak, millete 'ex' deyip durmak yok ama. Adam gibi arkadaş olacaksak konuşurum. Yoksa uzak dur benden,” dedim, ses tonuma biraz ciddiyet katarak.
O ise kahkahasını tutamadı.
“Tamam tamam, o iş bende!” dedi göz kırparak.
Böylece yan yana yürümeye başladık.
Yüzümde hafif bir tebessümle, hayatın beni sürüklediği bu garip üniversite macerasına bir adım daha atmıştım.