Aileler tanışıyor...
Okulda dersler bitince, Asaf Hoca’ya görünmeden hemen kaçtım. Emine Teyze’nin evine gidip biraz temizlik yapmam gerekiyordu. Yolda giderken birkaç temizlik malzemesi de aldım, böylece Emine Teyze’ye çok görünmeden işlerimi halledebilirdim. Acaba Emine Teyze, kızının abimle sevgili olduğunu duyarsa bizi evine alır mıydı? Tabii ki almazdı. O yüzden çocukların konusuna hiç girmeden, hızlıca işlerimi bitirip çıkmalıydım.
Hızla ilerlerken ayağım bir taşa takıldı ve tam yere düşerken beynimde sinyaller belirmeye başladı:
“Şu an hızım yaklaşık 10 kilometre saat, yani saniyede yaklaşık 2.78 metre. Yerle aramda 1 metre mesafe kaldı. Vücudumun kütlesi 45 kilo. Düşüş açım yaklaşık 45 derece... Tam kontrolü sağlamaya çalışıyorum, kolumu kaldırıyorum, başımı korumaya çalışıyorum... Ama reflekslerim 0.3 saniyeden kısa sürede harekete geçmeli.
Zemin sertliği yüksek, asfalt; darbeyi emmeyecek, neredeyse hiç yumuşama yok. Bu yüzden kafama binen kinetik enerji fazla olacak. Enerji formülü: 0.5 çarpı kütle (45) çarpı hızın karesi (2.78²). Hesaplıyorum... Yaklaşık 174 joule enerjiyle yere çarpacağım.
Eğer kolum zamanında yere temas ederse, bu enerjinin yarısı azalabilir. Ama reflekslerim gecikirse, enerjinin tamamı doğrudan beynime iletilebilir.
3 saniye içinde toparlanmam gerekiyor... Ama yerle temas anı 0.45 saniye içinde olacak. Zaman daralıyor, dikkatli ol Doğa...”
Tabii ki yere çakıldım. Ama beynim sanki benimle konuşuyordu. Gözlerimi kaldırıp etrafıma bakarken, hala zeki olduğumu gösteren işaretler görmem, bir nebze de olsa beni mutlu etti. Düşüş açımı hesaplamak, acı çekmeme engel olamadı.
Sakat sakat, arada aksayarak yürüyüp Emine Teyze’nin evine girdim. O sırada Emine Teyze üst kattan seslendi: “Oyy kizum gelmiş, hoş gelmiş!” Kadın komik aslında, ama abimin yaptığı şeyden dolayı biraz utanıyordum açıkçası.
Neyse, hiç bir şey yokmuş gibi güzelce sarıldık, öpüştük ve bahçedeki masasına oturduk.
“Nasıl’sın Emine Teyze?” diye sordum.
“İyiyim, iyi...”
“Ha, şimdi uşaklarıma mesaj attım, ‘Çalı toplamaya gidiyrum’ diye. Fotoğraf at demişlerdi, gel seninle bir foto çekip atayım,” deyip yanaklarımı yanağına dayadı ve fotomuzu çekip grubuna attı. Neyse ki bu sefer daha tecrübeli olduğum için güzel çıkmıştı fotoğraf.
Altında da “Doğa kizum geldi, siz gelmeduniz uşaklar!” yazıyordu. Komik geldiği için gülümsetti beni.
“Hadi o zaman Emine Teyze, herkes işinin başına,” deyip kalktım. Eve yönelip temizliğe başladım, o da dağa gidip çalı toplamaya.
Kapıyı ağır ağır ittim, ahşabın eski ama sağlam kokusu burnuma doldu. Uzun zamandır kullanılmayan bu Karadeniz evi, zamanı içinde saklamış gibiydi. Dışarının nemli havası, kapının menteşelerinden hafif bir gıcırdama sesiyle içeri süzüldü.
İçeride toz, yılların sessiz bekleyişiyle ağırlaşmıştı; ama pislik değil, daha çok unutulmuşluk kokuyordu. Güneşin titrek ışıkları, pencerelerin aralığından ince ince süzülerek eski parke zeminde dans ediyor, üzerindeki hafif toz tabakasını altın rengine boyuyordu.
Duvardaki ahşap kalaslar yılların verdiği hafif sararma ve birkaç çatlakla, bu evin tarihini fısıldıyordu adeta. Tavandan sarkan eski pirinç avize, zamanla matlaşmış ama hala ağır bir zerafet taşıyordu. Ev, geçmişten gelen anılarla dolu, sessiz ama canlı bir dost gibiydi.
Köşede, dokunulmamış, üzerinde hafif sararmış beyaz dantel örtüleriyle kaplı küçük bir masa duruyordu. Üstünde bir kaç eski kitap ve camdan yapılmış, yavaş yavaş içindeki suyu buharlaştıran bir çiçek vazosu vardı. Hafifçe tozlu perdeler, hafif rüzgarla usulca sallanıyor, evin içine taze bir nefes katıyordu.
Evin mutfağı, ahşap dolapların ve kocaman taş ocağın kokusunu taşıyordu. Hiç kullanılmamış gibi görünse de, burada bir zamanlar pişen yemeklerin sıcaklığını hissetmek mümkündü. Camlı dolabın içinde eski porselen tabaklar, renkleri hafif solmuş ama hala zarifçe dizilmişti.
Burası, hem saklı bir hazine hem de zamana meydan okuyan bir sığınaktı; tozun altında saklanan bir yaşam öyküsü, yeniden canlanmayı bekliyordu.
Perdelerden başladım… Toz içinde kalmış, güneşin bile girmeye utanacağı camları sildim. Kapılar, yerler, koltuklar… Derken evin dört bir yanını elden geçirdim. Sonunda temizlik bitmişti ama ben de bitmiştim. Dizlerim titriyordu, belim kopacak gibiydi. Temizlediğim koltuğa kendimi bir anda bıraktım. Sırtım terden sırılsıklam olmuştu, dilim damağıma yapışmış, bir yudum suya hasret kalmıştım.
Mutfaktan musluktan damlayan suyun sesi kulağımı tırmalıyordu ama kalkacak halim yoktu. Ayaklarım yorgunluktan benimle vedalaşmış gibiydi. Göz kapaklarım ağırlaştı, bedenim gevşedi ve olduğum yerde uyuya kaldım.
Ta ki bir sesle irkilene kadar.
“Aboo kızum, burda mı uyudun sen?” dedi Emine Teyze, şaşkınlıkla.
Gözlerimi güçlükle açtım. Etraf kararmıştı. Gün çoktan gitmiş, güneş saklanmıştı da ben hâlâ orada koltuğa yapışık bir şekilde yatıyordum. Belim tutulmuştu, kalkarken yüzüm buruştu. Canım acıyordu. Karnım da öyle bir açtı ki içim içimi yiyordu. Ama şimdi Emine Teyze’nin yanında, “Ben açım,” da denmezdi. Usulca toparlandım.
Zaten çok geç kalmıştım. Yurda giriş saati geçerse, Ahmet Abi kapıyı açmaz, bir de üstüne üstlük annemleri arardı. Bunu göze alamazdım. Aceleyle taksi çağırdım. Arabaya biner binmez telefondan ekmek arası tavuk siparişi verdim. Açlıktan midem gurul gurul ediyordu.
Yurda vardığımda tam da kapının önünde yemek gelmişti. Sevindim ama bedenim hâlâ taş gibiydi. Yine de odama çıktım, poşeti açar açmaz sanki yıllardır açmışım gibi ekmeğe saldırdım. O sırada Ebru beni izliyordu, kahkahasını tutamadı.
“Kızım dur! Kıtlıktan mı çıktın, sakin ol azıcık,” dedi gülerek.
Ağzımda tavuklu ekmekle “Çok açım,” dedim ama sesim boğuk boğuk, ağzımdaki lokmalarla zor anlaşılır haldeydi.
Sonrası… Oh. Sıcak bir duş, temiz nevresim, yumuşacık bir yatak.
Ve… Mis gibi bir uykuya kendimi bırakmak.
Sonunda hafta sonu gelmişti. Yurtta, pencere kenarına oturmuş annemlerle babamın gelmesini bekliyordum. Kahvaltımı yapmış, Ebru’yu da yanıma almıştım; hem birlikte vakit geçirelim hem de onları tanıştıralım diye. Ama saat ilerledikçe sinirlerim de gerilmeye başladı. Oysa Samsun’la Görele arası uzun bir mesafe sayılmazdı. Çoktan gelmiş olmaları gerekirdi.
Beynimin o tanıdık, hesap kitap yapan sesi devreye girmeden önce kafamı iki yana sallayıp Ebru’ya gülümsedim. Dünkü düşüş hikâyemi anlatınca, Ebru önce kahkahayı bastı sonra da merakla, “O soruya bak belki çözersin,” dedi. Ama ben o soruyu açmadım bile. Aslında bir kitap karıştırıp çözüm yoluna baksam mutlaka bulurdum ama içimden gelmiyordu. Zeki kızlar o soruya sadece bir bakışta çözümü bulurdu ya hani… İşte ben de öyle olmak istiyordum. Bu yüzden kitap falan karıştırmak istemedim. İçimden gelen sese kulak verdim sadece.
Düşünceler arasında boğulup giderken, birden Emine Teyze’nin numarasını almadığımı hatırladım. Gözlerimi devirdim. “Zeki kızlar bazen böyle şeyleri unutabilir,” deyip kendi kendime güldüm. Tam o anda telefonuma mesaj geldi. Ekranda “Osman: Aşağı in.” yazıyordu.
Gözlerim kocaman açıldı. “Ohaa, gelmişler!” deyip Ebru’nun kolundan tuttuğum gibi onu çekiştirip asansöre koştum. Ebru “Dur!” dese de o an durmam mümkün değildi. Heyecandan ayaklarım yere değmiyormuş gibiydi.
Asansörden inerken Ebru’ya dönüp kıkırdayarak “Osman da gelmiş!” dedim ve göz kırptım. O da hafif omuz silkerek cevap verdi, ama dudak kenarındaki gülümsemeyi yakaladım.
Dışarı çıktığımızda, ilk sarılan annem oldu. Her zamanki gibi sıcacık, sevgi doluydu. Boynuma sarıldığında tüm o bekleyişin stresini unuttum. Canım annem… Ardından babamla sarıldık. O daha ciddi, daha otoriter bir yapıya sahipti ama gözlerindeki gururu görmemek imkânsızdı.
Sonra abim Yavuz... Elini uzatıp, “Öp,” dedi. “Hain işte... Hep aynı!” diyerek suratımı buruşturdum ama elini öptüm tabii. Ardından sarıldı. Kulağına hafifçe fısıldadım: “Sen bugün bittin…” Gülümseyerek başını geriye çekti, yüzünde o tanıdık, sinsi sırıtışı ve bana özel göz kırpışıyla.
Son olarak Osman’a sarıldım. Sımsıkı… Sonra geriye çekilip karnına baktım. “Oğlum, kilo mu aldın? Ne bu göbek böyle?” dedim, kahkahamı zor tuttum. O da “Hayırdır ya?” bakışıyla baktı ama gülümsemesini saklayamadı.
Sonra Ebru’yu tanıştırdım. O da hemen rolünü kaptı, hanım hanımcık duruşuyla hafifçe başını eğerek, nazikçe konuştu. Hafif kırıtarak “Memnun oldum” deyince, bir anlık sessizlikte annemin gözlerinin içi parladı. Ailecek tanışma, planladığımdan daha keyifli başlamıştı.
Biraz merkezde gezip yemek yedikten sonra, akşamüstüne doğru Emine Teyze'nin evine doğru yola çıktık. Yolda onlara biraz Emine Teyze den bahsettim. “Yöresel biri, konuşması çok tatlı, evini kiraya vermek istiyor,” dedim. Babam tabii hemen mirin kırın etmeye başladı, “Köy evi mi orası şimdi?” gibi homurdanmalar… Ama annem, heyecanla kabul etti bile. Zaten mecburlardı. O kadar temizlik yaptım, istemeseler de ortalığı ayağa kaldırırdım. Yeminle evi üstlerine yıkardım, o derece yorgundum ama kararlıydım.
Emine Teyze bizi bahçede bekliyordu. Elinde ince belli çay bardağı, başında yeşil çiçekli yemeni, gözleri yoldaydı. Bizi görür görmez kolunu kaldırıp seslendi:
“E nerde kaldunuz kizum ha? Burda beklemekten gözum yollarda kaldu vallahi!”
Bir anda içim mahcup oldu. Haber veremedim, unuttum. Ama o içten gülüşüyle hemen toparlandım. Sohbetli, sıcak bir karşılama oldu. Tanışmalar, hal hatırlar, her şey samimi ve keyifliydi. Bahçe zaten cennet gibi… Ortaya semaver kurulmuş, çay tütüyor. Kuş sesleri, hafif rüzgâr, çiçek kokusu... İçim huzurla doldu.
Tabii ben durur muyum? İçimdeki hinzin şeytan dürttü yine. Abimi rezil edip evden kovsun diye bir anda:
“Emine Teyze, sizin kız Melek’le abim sevgili,” deyiverdim.
Annem, babam, abim… herkes bana döndü. Emine Teyze'nin yüzü ise bir anda dondu. Çayı yeni yudumlamıştı ki ne yaptı dersin? Püskürttü! Hem de koca yudumu abimin üstüne!
“Allah'ım gitti beyaz gömlek!” diye bastım kahkahayı. Abim öylece kaldı, önce çaya sonra bana baktı.
Emine Teyze ise hafif eğildi, önce abime baktı sonra bana döndü.
“E yavrum… Ama benum kizum yoktur ki… O nerden çıktı şimdi?”
Bir an donup kaldım. Sanki biri beynime taş attı. “Nasıl yani?” dedim kendi kendime. Ne diyeyim, nasıl toparlayayım bilemedim. Abime döndüm, gözlerimle onu boğmak istedim ama o çoktan sırıtarak intikamını alıyordu. Pis pis bakıp güldü bana. O gülüş yok mu… tam “Yandın sen” der gibi.
Tam “konu değişsin” diye gözlerimi kaçıracaktım ki, Abim bu defa başka bir bomba patlattı:
“Ee, Yağız Alp ne zaman geliyor?“
Gözlerim faltaşı gibi açıldı. Yağız Alp mi? Bir anda her şey flulaştı. Ne Melek kaldı, ne semaver… Ne oldu, ne oluyor derken kendimi bir anda olayların ortasında bulmuştum.