7. Bölüm

1275 Words
Kürşat mahmut berzani ismi zihnimde tekrar tekrar yankı bulurken aklımdaki binlerce bilgi dolaşmaya başladı . Bana seslenildiği aklıma geldiğinde kafamı sesin geldiği yöne cevirdim ikra bana şaşkın gözlerle bakıyor burda oldugumu sorguluyordu . Yavaş adımlarla yanıma yaklaştı ve utana sıkıla yanı serın abla senın burda ne işin var ki dıye sordu elimi kaldırıp önune gelen sacını kulgınjn arkasına ıtekledım aynı soruyu bende sana soracaktım asıl senın bu saate burda ne işin var bakım ikra hanım ley bız arkadaslarımla oturuyorduk ta bak ordalar bızım ıkı masa ılerımızde oturan ve ılk kardıalsmamızdakı cocukları gormemle bas selamı verdım hepsı gülümseyerek srlamımı kabul ettı Anladım ama yurda geç kalmayın anlaşıldı mı munzurca kafa sallayıp arkadaslarının yanına gıttı yenı grlmıs olcaklar ki yemek siparıs ettıler gozum onların üzerındrydı en sonki olay ınlar için buyuk bır travma sebebiydi atlatmalarına sevinmiştim o ankı korkum daha önceki korkularıma hiç benzemiyordu çünkü .çocukların siparişini alan garsonu yanıma çağırıp çocukların hesabını da bu masaya ekleyın lütfen garson gittikten sonra sırma gulumseyerek o ikra o gunkü ikra mı dıye sordu hafıf tebessümle. Aynı tebessumu dudakkarıma yerkestırıp evet o ıkra Atlatmalarına sevındım o gun yasadıgım seyı hayatım boyunca hıssetmemıstım çok korkunctu onca sey yasadım ama bu benım için ilktı umarım bır daha boyle bır sey yaşamayız.Zihnimin puslu odasının ışığı birden yandı. Küçüktüm, belki yedi ya da sekiz yaşlarında... Babam o zamanlar sınır ötesi operasyonlardan yeni dönen, gözlerinde barut kokusu taşıyan bir Özel Kuvvetler binbaşısıydı. Bir gece, çalışma odasında unuttuğu o kalın, kırmızı mühürlü dosyayı açtığımda karşıma çıkan fotoğraf hala hafızamda asılı duruyordu. Kar maskeli, üzerinde kirli bir kamuflaj olan adamın gözleri, kameraya bakmıyordu; sanki kameranın arkasındaki her şeyi yok etmek istiyor gibiydi. Altındaki istihbarat notunda şunlar yazılıydı: "Kod Adı: Akrep. Gerçek İsmi: Kürşat Mahmut Berzani. Sınır hattındaki mühimmat sevkiyatlarının başındaki isim. Yakalanması: İmha emriyle aranıyor." O gece babam odaya girdiğinde beni dosyanın başında bulmuş, yüzündeki o sert ifade bir anlığına yerini derin bir keder ve korkuya bırakmıştı. Beni omuzlarımdan tutup sarsmış, "Serin, bu adam bir insan değil, bir karanlık. Eğer bir gün bu ismi duyarsan, arkana bakmadan kaç. Çünkü o, dokunduğu her şeyi küle çevirir," demişti. Oysa artık onun başlıca düşmanı olacağımdan habersizdi.Babamın o günkü uyarısı, yıllar sonra bugün bu masada bir kurşun gibi kalbime saplanıyordu.Yıllar içinde babamın ölümü üzerindeki sis perdesini aralamaya çalıştığımda, Berzani isminin sadece bir terör örgütü lideri olmadığını, uluslararası bir silah kaçakçılığı ağının merkezinde oturduğunu anlamıştım. Kendi imkanlarımla ulaştığım şifreli belgeler şunları söylüyordu: Lojistik Ağı: Berzani, sarp dağ yollarını değil, yasal ticaret yollarını kullanarak mühimmat sevkiyatı yapıyordu. Kayıp Mühimmatlar: On yıl önce bir askeri konvoya yapılan baskında çalınan Stinger füzelerinin son sinyali, Berzani’nin kontrolündeki bir bölgeden gelmişti. İçerideki Köstebek: Babamın son raporunda, ordunun içine sızmış ve Berzani’ye istihbarat sağlayan üst düzey bir isimden bahsettiğ ancak o ismin kasten karartıldığı anlaşılıyordu.İkra’nın neşeli kahkahası, kafamın içindeki bu savaş senaryolarını bir anlığına kesti. O masum kız, o küçük serinin babası Berzani’nin hücrelerinden birinde şehit edilen o askerin kızıydı. Ve şimdi terörle mücadele savcısı olarak yarım kalan babamın hesabını kapatmak için tam da zamanıydı. Kürşat Mahmut Berzani ismi zihnimde tıpkı eski bir radyo cızırtısı gibi tekrar tekrar yankılanırken, restorandan çıkıp eve nasıl vardığımı bile anlamamıştım. Apartmanın önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Sakinleşmeliydim. Anahtarı kilide sokup çevirdiğimde, kapı daha ben ittirmeden hafifçe açıldı. Kaşlarım istemsizce çatıldı, elim belimdeki silahıma doğru gitti. Ama burnuma dolan o yoğun lahmacun, taze demlenmiş çay ve... ter kokusu? "Daha ilk günden evi mi patlattılar?" diye mırıldanarak içeri girdim. Aman Allah’ım! O gördüğüm ayakkabılık mıydı yoksa bir askeri nakliye uçağının kargo bölümü mü? 44-45 numara botlar, spor ayakkabılar, terlikler... Ayakkabılık sanki "yeter artık, almayın" diye bağırıyordu. Tuğra’nın bugün taşınacağını, eşyalarını yerleştireceğini tamamen unutmuştum. Ama gördüğüm kadarıyla Tuğra sadece eşyalarını Salona adım attığımda gördüğüm manzara karşısında nutkum tutuldu. Orta sehpa kenara itilmiş, salonun ortasına devasa bir yer sofrası kurulmuştu. Gazete kağıtlarının üzerinde onlarca lahmacun, yan yana dizilmiş ayranlar ve dağ gibi yığılmış salata... Miran, benim en sevdiğim, kimseyi oturtmaya kıyamadığım kadife berjerin üzerine bağdaş kurmuş, bir elinde lahmacun, diğer elinde telefonla tünemiş durumdaydı. Beni görünce ağzındakini hızla yutup genişçe bir gülümseme takındı. "Ooo, savcım! Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz!" dedi Miran, sanki tapu onun üzerineymiş gibi bir edayla evi işaret ederek. "Buyurun oturun lütfen, çekinmeyin... Kendi eviniz gibi davranın, biz yabancı değiliz!" Miran’ın bu arsızlığına, yanında oturan Atilla’dan gecikmeden bir tepki geldi. Atilla, Miran’ın ensesine öyle bir şaplak indirdi ki, adamın lahmacunu az kalsın kucağına düşecekti. "Oğlum,kadını kendi evinde misafir ettin ya, gerçekten tarihe geçtin!" dedi Atilla, gülmekten kıpkırmızı olmuş yüzüyle bana dönerek. "Savcım, kusura bakmayın. Biz buna 'dur' dedik, 'bak kız yorgundur, baş başa yerleşsinler' dedik ama biliyorsunuz Miran’ın çenesi mühimmat doldurulmuş şarjör gibi; boşalmadan durmuyor. 'Gidelim, savcımı kapıda bando takımıyla karşılayalım' dedi, zor tuttuk." Tuğra, tüm orduyu da yanına katıp gelmişti.O sırada mutfaktan, kollarındaki damarlar şişmiş, üzerinde terden hafifçe yapışmış siyah bir tişörtle Tuğra çıktı. Elindeki devasa koliyle bile o kadar ağırbaşlı ve sarsılmaz görünüyordu ki, insanın içindeki o kaosu bir anda bastırıyordu. Beni gördüğünde duraksadı, bakışlarındaki o korumacı ve sakin ifade odaya yayıldı. "Serin," dedi tok ve güven veren sesiyle. "Geldin mi? Çocuklara engel olamadım. 'Tuğra tek başına bu koli dağının altında kalır' dediler ama görünen o ki sadece lahmacun dağının altında kalmaya gelmişler. Evi biraz... dağıttık. Kusura bakma." Tuğra’nın bu beyefendi tavrı karşısında diyecek söz bulamazken, balkon kapısının önünde oturan Ekin’i fark ettim. Ekin, timin sakinlerınden di, en gözü pek olanıydı ama sessizliği bir o kadar keskindi. Kutulardan birinin üzerine tünemiş, bir yandan kendi bıçağını bileyliyor, bir yandan da timin bu halini bıkkınlıkla izliyordu. "Hoş geldin savcım," dedi Ekin, başıyla hafif bir selam vererek. , yüzümdeki solgunluğu analiz etti. r"Miran ve Atilla’ya bakma sen, Atilla, boş ayran kutularını üst üste dizerken Miran’a sataşmaya devam ediyordu. "Savcım, bak şimdi plan şu: Miran bütün bulaşıkları yıkayacak, ben de Tuğra’nın o bin tane kitabını alfabetik sıraya dizeceğim. Ama Miran işi yokuşa sürüyor, diyor ki 'ben sadece yerim, bulaşık yıkamak benim şanıma gölge düşürür'." Miran gözlerini devirdi, bir yandan da Atilla’nın tabağından domates çalmaya çalışıyordu. "Tabii ki gölge düşürür Ati! Ben yarın kızla buluşacağım . Ellerim kurusun mu kardeşim Bulaşık deterjanı falan... pH dengesi bozulur parmaklarımın, sonra kıza sarılırken nasıl dokunucam kıza ben? Biraz profesyonel düşün!"hem hedeften şaşar elim daha büyük sorun olur kardeşim "Hedefi vuramayacakmış," diye dalga geçti Atilla. "Geçen gün poligonun tavanını vuran bendim zaten değil mi? Sen git o ellerle anca okey oyna Miran hanım." Miran bir hışımla yerınden kalkıp Atilla’nın bu sözüyle Miran elindeki peçeteyi top yapıp Atilla’nın ağzına tıkamaya çalışıp. "O bir kazaydı! Işıklandırma kötüydü diyorum sana!" birazdan hepsini kışlaya süreceğim, az kaldı." Onların bu neşeli çekişmesi arasında Tuğra yanıma yaklaştı. Elindeki koliyi yere bırakıp tam önümde durdu. İyi misiniz savcım ıyı görünmıyorsunuz eğer evin halınden dolayıysa toplayacağız simdi kafamı ıkı yana sallayıp hayır ondan değil derken Zihnimde yine o fotoğraf canlandı. Babamın dosyasındaki o karanlık kare... Ve Berzani’nin isminin geçtiği o mühürlü kâğıtlar. Tuğra’ya anlatmak istedim, ama o an timin bu neşeli enerjisini bozmaya kıyamadım. "Yerleşme bitince konuşuruz," diyebildim sadece.Tam o sırada, Miran ve Atilla’nın kahkahaları apartman boşluğundan gelen sert bir sesle kesildi. Kapı bir kez, sanki bir balyozla vurulmuş gibi gümledi. Ekin bir saniyede yerinden fırlayıp duvara yaslandı. Atilla ve Mira’nın o zevzek hallerinden eser kalmamış, saniyeler içinde iki profesyonel ölüm makinesine dönüşmüşlerdi. Tuğra, beni arkasına alarak belindeki silahına uzandı. Birini mı bekliyorsunuz dıye bir soru yönelttim ortaya "Kimse beklemiyoruz," dedi Tuğra, sesi şimdi buz gibiydi. Kapının altından beyaz bir zarf ve beraberinde mermi içeri itildi. Tuğra kapıyı hışımla açıp dışarı fırladı ama merdiven boşluğu çoktan boşalmıştı. Ben ise yerdeki zarfı aldım. Zarfın üzerinde, Tuğra’nın bu eve taşındığı ilk güne özel, kan kırmızı mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı: "Hayırlı olsun Yüzbaşı... Yeni yuvan, senin ve timinin mezarı olmaya çok müsait." Tuğra içeri girdiğinde göz göze geldik. Artık oyun kesin olarak başlamıştı hangi şerefsızse, kapımızın eşiğine kadar gelmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD