6.bölüm

1215 Words
“Herkes siper alsın! Ters düz pozisyona geç!” Herkes en yakın bulduğu yere konumlanırken üzerimize kurşun yağmaya başladı. Gördüğümü indiriyordum. Tuğra, benden iki metre uzağa siper almış, ateş ediyordu. Ne kadar karizmatik… diye düşünürken kafamın üstünden geçen mermiyle kendime geldim. Bana sıkan şerefsizi odak noktama alıp tetiğe bastım. “Silah öyle değil, böyle kullanılır, kurugöt!” dedim alaycı bir sesle. Kulaklıktan, Siren timindekilerin gülme sesleri geldi. Miran dayanamamış olacak ki: — Savcım, işinize karışmak gibi olmasın ama ‘kurugöt’ olduğunu nereden çıkardınız? — Görmedin mi, Joker sıska bir şeydi. Sıskanın götü mü olur? Ayrıca beni vuracak göt de yoktu… Bak şimdi nerede? Cehennemin dibini boyladı. Ekin’in kahkahası duyuldu: — Valla savcım, tam isabet ettirdiniz! — Eyvallah aslanım. Var öyle numaralarımız. Övünmek gibi olmasın ama bu işte de varım yani, dedim. Tuğra’nın “Hiç övmedin gerçekten” demesiyle kaslarım çatıldı. — Övünmeyeceksem ne anlamı kaldı? Atilla’nın homurdanarak, sanki ben burada değilmişim gibi, “Bizim de leşimiz çok, biz övünüyor muyuz?” dediğini duydum. Görüş açısı olmayan ama düşmanın hedefinde olan bir noktada durduğunu fark ettim. Silahımı o yöne çevirdim. Tetiğe bastığım an, Atilla’nın silahı da patladı. Onu sıyırıp geçen kurşuna karşılık, şerefsiz leş listeme eklenmişti. Atilla öfkeyle bağırdı: — Ananı avradını! Sesim buzdan bir kitleyi andırıyordu: — Leşiniz çok diye övünmeyin demedim size. Ama etrafınızdaki şerefsizlere dikkat edin, yoksa nalları dikersiniz. Az önceki gibi… Son cümlem havada asılı kaldı. Timden kısa bir sessizlik oldu. Ardından ekledim: — Ama bir ihtimal… Ben övünmeliyim. Bu, yuvadan emir vermekle aynı değil, biliyorsunuz. Lafın ucu Tuğra’ya dokunmuştu. Anlamış olacak ki gözlerini gözlerime sabitledi. Bir anlık sessizlik, patlayan silah sesleri arasında bile belirginleşmişti. İkimizin bakışı birbirine kilitlenmişti. Onun gözlerinde meydan okuma, benimkinde soğukkanlı bir ironi vardı. Tuğra’nın gözleri gözlerime sabitlenmişti. Çatışmanın ortasında bile bakışlarındaki inatçılığı hissediyordum. Göz göze geldiğimiz an, etrafımdaki silah sesleri bir anlığına arka plana itilmiş gibiydi. “Seninle sonra hesaplaşacağız, Savcı,” dedi kısık bir sesle, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessümle. — Hesaplaşmak mı? Önce şuradaki piçleri temizleyelim de sonra sıranı bekle, dedim. O sırada Miran’ın sesi kulaklıktan yankılandı: — Sağ hattınızdan üç kişi geliyor, dikkat! Refleksle pozisyon değiştirdim. Dizimin altına dolan toprak ve barut kokusu ciğerime kadar işlemişti. Tuğra hızla ateşe karşılık veriyor, mermilerin sesleri kulak zarımızı çatlatıyordu. Benim mermim sağdan yaklaşanı yere sererken, Tuğra’nın kurşunu diğerini düşürdü. Üçüncüsü hâlâ ayaktaydı, tam üzerime doğrulmuştu. Namlusunun parlamasını gördüğüm an kalbim bir anlığına hızlandı. Ama tetiğe basamadan, Atilla’nın kurşunu onu yere yapıştırdı. — Leş listeme birini daha ekledim! diye bağırdı öfkeyle. Ben ise dişlerimi sıkarak homurdandım: — Bravo Atilla, az daha benim leş listeme girecektin. Timde kısa bir kahkaha tufanı koptu. Gülüşmelerin ortasında Miran tekrar devreye girdi: — Şakalaşmayı bırakın da mevziyi sağlamlaştırın! Daha kalabalık geliyorlar. Derin bir nefes aldım, silahımı yeniden doldururken gözüm hâlâ Tuğra’daydı. Onun da bakışı üzerimdeydi. Bu bakışlarda hem bir meydan okuma hem de garip bir güven vardı. Belki de ikimiz de farkında olmadan birbirimizin sırtını kolluyorduk. — Hadi bakalım, dedim dişlerimin arasından. — Gösterelim onlara, bu oyunun kuralını biz koyuyoruz. Etraf bir anda kararmaya başladı. Duman, barut ve toz öyle yoğunlaşmıştı ki görüş mesafemiz birkaç metreye kadar düşmüştü. Patlayan el bombalarının yankısı kulaklarımda çınlıyor, sanki gece çökmüş gibi etrafı zifiri bir gölge kaplıyordu. Gözlerim bulanık görüntülere alışmaya çalışırken, Miran’ın sesi kulaklıktan çatallandı: — Görüş neredeyse sıfır! Termal devreye alıyorum. Savcım, dikkatli ol! Silahımı daha sıkı kavradım. Nefesim kesik kesik çıkıyor, göğsümdeki basınç giderek artıyordu. Yanımda Tuğra’nın ağır adımları duyuluyordu. O da benim gibi tetikteydi. Arada bir mermilerin karanlığı yaran parıltısı gözlerimizi kamaştırıyordu. Bir gölge hızla üzerime atıldığında refleksle tetiğe bastım. Göğsünden vurulan adam iki adım sendeleyip yüzüstü yere kapaklandı. Tuğra’nın sesi sert ve net geldi: — Daha bitmedi, en az beş kişi daha var. — Bitsinler o zaman, dedim soğuk bir tonda. Arkamızdan Atilla’nın küfrederek bağırdığını duydum: — Bunlar pusuya yatmış, gözü dönmüş köpekler! Mermiler sağımızdan solumuzdan geçiyor, başımızın üzerinden vızıldayarak gidiyordu. Her an bir kurşun gelip içimizden birini biçebilirdi. Kararmış alan, düşmanı daha da görünmez kılıyordu. Ben içimden homurdandım: — Görünmez olmaları fark etmez. Benim için hepsi şimdiden ölü. Tuğra, göz ucuyla bana baktı. İfadesinde tuhaf bir karışım vardı; hem karanlığa rağmen yanımda olduğuna dair bir güven hem de gözlerimdeki soğukluğun yarattığı bir huzursuzluk. O anda kulaklıktan Miran’ın bağırtısı yankılandı: — Sağ kanat düştü! Takviye gelmeden mevziden çıkmayın! Baktım, timin sağ hattı çöküyordu. Karanlık daha da bastırmış, etrafı adeta boğmuştu. İçimde tek bir düşünce vardı: Buradan sağ çıkacaksak ya biz onların üstüne karanlık gibi çökeceğiz ya da bu karanlık hepimizi yutacak. Tuğra’nın kulaklıktan gelen sesiyle bir yandan it avlarken kulağım ondaydı. Matkap hazırlan, kırlangıç koruma ateşi sende. Karaca’nın yanına mevzilen; radar keskin nişancı var. Sende aslanım, üç dediğimde başlıyorsunuz. Joker sende, soldan gelen itler sende. Üç, siren; verilen emirleri uygularken gelen iki kamyonet şerefsizi görmüyorlardı çünkü ters yönde kalıyordu, arkamızda kaldılar. Miran, “Ooo komutanım, yine katranlığınızı yaptınız, temiz,” demiş; gülmüştü. Sırt çantamdan iki el bombasını çıkarıp gelen it sürüsüne fırlattım. Yoğun parlaklık ve gürültü ile yerlerinden sıçrayan matkap, Karaca ve Joker olurken yüzümde zafer ifadesi vardı. Ve sis noktayı koyar. Pusuyu atlatmış ve planı işleme koymuştuk. Yuva. Rehin alınmış doktor ve öğretmenlerimizi şerefsizlerin elinden kurtarıp dönmüştük. Karargahta Sırma ile konuşup çarşıya çıkmak için sözleşmiştik. Tuğra ile sessiz bir yolculuk sonrası güzel bir düşünün ardından haki yeşili bir bluz, siyah kumaş pantolon ve siyah stilettolarımka hazırdım. Saçımı, makyajımı öncesinde yaptırdığımdan rahattım. Tuğra salında oturmuş, elinde telefonuyla ilgilenirken beni fark etmiş: — Erken gel. Dudaklarıma kocaman bir gülümseme yerleşmişti. Ne o, kıskandınız mı yüzbaşım? Ayağa kalkıp, “Neden kıskanayım, savcım, beni alakadar etmez,” deyip yanımdan geçip gidiyordu. Yüzbaşım, “Erken dönerim,” kafasını bana çevirip odasına girdi. Sadece gülümsemekle yetindim. Sırma’yı attığı konumdan alıp bir kafeye geçip oturduk. — Ee Sırma, anlat bakalım neler yapıyorsun, kaç yıldır burdasın? — Valla savcım, ben kendimi bildim bileli buradayım. Yani yetimhaneden çıktıktan sonra Ankara’da yetimhanede büyüdüm; oralımıyım ,onu bile bilmiyorum. Ama artık buralıyım. Siz nerelisiniz, savcım? — Ben de Ankaralıyım. — Peki bu mesleği neden seçtin,Tabi sorgulamak bana düşmez ama onlarca meslek var. — Evet savcım, onlarca meslek arasından bu meslek beni kendine çekti. Ailem için bir şey yapamadım, ben de vatanım için yapayım dedim. Bu mesleği seçerken beni en çok etkileyen şey de; Ankara’dayken sokakta su, peçete satardım. Elime harçlık geçsin diye. O gün elimde su satıyordum; bankta oturan bir adama sordum, “Su ister misiniz?” dedim Morali bozuk gibiydi; aldı suyu. Gidemedim yanından. Oturdum, “Neyiniz var?” dedim. Vanda dostu şehit olmuş asker miydiniz? O adam da benim de içimde ağırlık çöktü. O an dilim tutuldu, bir şey diyemedim; sadece sarılmakla yetindim. “Başınız sağ olsun,” demenle gözünden yaşlar birer birer döküldü. Peki, ağlayan biri değilim ama o ağlarken ben de ağlamaya başladım. Ayrıldığımızda sordum ona, “Ben de asker olabilir miyim?” diye. “Olursun, hem de en iyilerinden,” dedi. O zaman söz, “Asker olacağım,” dedim. Adını sordum: Şehit Oğuzhan Çelebi. Duranın gözünden bir damla masaya damladı. O günden sonra sürekli konuştuk, buluştuk; bir abi oldu bana. Şehadet şerbetini içene kadar çok ağladım. Arkasından onu şehit eden şerefsizi bulmak için çok çabaladım ama bulamadım; yer yarıldı da içine girdi sanki. Ama hâlâ peşindeyim, bulacağım o kansızı; andım olsun ki bulacağım ve kendi ellerimle geberticem. Hangi adı şerefsiz ismi verirsen, ben de senin için araştırırım: “Kürşat, Mahmud, Barzani !”Duyduğum işin karşısında şok olmuştum. Bi anlık bir sessizliği bozan: — “Serin.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD