Tuğra’nın bana bakmasıyla dudaklarıma görünmez bir fermuar çekmiştim. Gördüğüm bu manzara karşısında şok olmuştum. Çünkü, çamaşır makinesinden saç kurutma makinesine kadar birçok ev aletinin yanında, içinde kıyafet olduğu belli olan poşetler vardı. Tuğra hızlı adımlarla karşıdaki kaldırıma doğru yürüdü. Tabii ben de arkasından… O sırada içeriden çıkan yaşlı kadın yavaş adımlarla buraya gelmişti.
— Münevver Hanım, bu da ne demek oluyor? Eşyalarımı hangi hakla dışarı attınız?
Kadın hiç aldırış etmeden:
— Tuğra evladım, sana kaç kere söyledim çık evden diye… Sana askersin diye müsaade de ettim ev bulana kadar ama sen beni dinlemedin. Yeni kiracı yarın taşınacak. Mecbur kaldım ben de. Depoya koyacaktım ki sen geldin, eşyalarını alırsın yavrum. Hadi kolay gelsin, diyerek uzaklaştı.
Kadına bakakaldım. Tuğra’ya döndüğümde çenesini ovuşturuyordu.
— Hay ben böyle işin… Ya bir bu eksikti şimdi! Nereye gideyim ben? Off, kafayı yiyeceğim ya!
Parmağımla Tuğra’nın kaslı koluna iki kere dokunup bana dönmesini sağladım. Yüzümde ciddi bir ifadeyle:
— Benim ev arkadaşım olur musun? dedim.
Sanki evlenme teklif eder gibi elimle yüzük kutusu hareketi yapmıştım. Gülümseyerek:
— Ne diyorsunuz yüzbaşım? Savcım, şu an eğlencenin sırası değil.
Ellerimi rahat bırakıp ciddi duruşuma geçtim.
— Şaka yapmadım zaten. Ev bulana kadar bende kalırsınız. Evim 3+1, misafir odasında kalırsınız. Zaten yarın göreve gidiyoruz. Şimdi ev bulamayacağınıza göre teklifimi düşünün. Eşyalarınızı da garajıma koyabilirsiniz, gayet geniştir. Eğer teklifimi kabul ederseniz, evim şu bina, dedim ve yavaş adımlarla evime doğru yürüdüm.
Eve girip üzerime rahat bir şeyler giyip kendime bir americano yapacaktım ki kapının zalimce çalınmasıyla kapıya doğru ilerledim. Açtığımda, tabii ki karşımda Tuğra vardı.
— Buyrun yüzbaşı.
Elini ensesine atıp:
— Kabul ediyorum. Yani ev bulana kadar…
— Peki, o zaman bir dakika, diyerek vestiyerden garajın anahtarını verip:
— Eşyalarınızı taşıyıp gelirsiniz. Evin yedek anahtarını da vereyim, kahve içip duşa gireceğim. Kapıyı duyamazsam açıp girersiniz, dedim.
Kafa sallayıp uzaklaşan yüzbaşıyla kahvemi içip kendimi duşa attım. Üzerimde bornozla yüz bakımlarımı yapmıştım; yüzüme sürdüğüm maske kuruyordu. O sırada kapı çaldı. Adımlarımı kapıya yönlendirip dürbünden baktım, Tuğra’ydı. Kapıyı açtığımda bornozlu hâlimi gören Tuğra, içeri girerken gözlerini sıkı sıkı kapatmış, eliyle de siper etmişti.
— Savcım, kapıyı böyle mi açıyorsunuz? Gidin giyinin Allah aşkına. Ne haldir böyle?
— Salon orada, umursamadan düz ilerleyin, dedim.
Odama geçip yüzümdeki maskeyi çıkardım, siyah tişört ve siyah eşofman giydim. Pembe peluş terliklerimi ayağıma geçirip, törpülediğim tırnaklarıma oje sürmek için salona geçtim. Tekli koltuğa sopa yutmuş gibi oturan Tuğra’ya seslendim:
— Rahat olabilirsin artık, burası senin de evin. Böyle kasılmana gerek yok.
— Savcım gerçekten sağ olun, siz olmasaydınız…
— Savcım deme Tuğra, şu an görevde değiliz farkındaysan.
— Aa, peki… Serin. Çok teşekkür ederim.
— Rica ederim. Ama sana iyiliğim karşılığında bir konuda yardım etmen gerek.
— Bir şey istemesen şaşardım zaten, diye fısıldadı Tuğra.
Elimdeki ojeleri gösterdim.
— Sence hangisi? Biri Beach Pink, diğeri Rose Gold.
— Şu pink iyi.
Ne diyecekmiş gibi kasılan Tuğra’ya göz temasını kurup:
— Ne diyeceksen de patlayacaksın yüzbaşım, dedim tebessüm ederek.
— Ben duşu kullansam sorun olur mu?
— Bunu mu dert ettin? Keyfine bak.
— Tamam, teşekkürler, dedi ve kalktı.
Arkasından kendi kendime:
— Zaten ilerde beraber yaşayacağız, dedim ve kıkırdadım.
Salonun önünden geçen yüzbaşı, kendi kendime gülmeme deliymişim gibi bakıp “hasbinallah” çekerek banyoya gitti.
Ben de o banyodayken yemek hazırlamak için mutfağa geçtim. Ama bir şey aklıma takıldı: Alerjisi olabilir mi? En iyisi sormak… Banyoya yöneldim, kapıyı çaldım. Ses yok. İçim kötü oldu. Kalp atışlarım hızlandı. Kapıyı hızla açtım. Karşımda Tuğra’nın sırt kasları… Duş kabininden dolayı vücudu tam görünmüyordu ama sırtı açıktaydı. Bana döndüğünde şok olmuş bakışlarla baktı. Ellerimi yüzüme siper edip:
— Şey… Ben sadece… Alerjin var mı diye soracaktım.
Kıp kırmızı kesilmiştim.
— Fesleğen.
— Ben gerçekten bir şey görmedim. Açıklayabilirim!
— He… Fesleğen. Tamam.
— O halde ben gideyim. Kolay gelsin. Sıhhatler olsun… Aman of, ben gidiyorum ya!
Hızla çıktım banyodan.
— Aferin Serin, aferin kızım. Bir insan kendini bu kadar nasıl rezil edebilir ki? Rezil oldum ya!
Neyse deyip tavuk sote, kremalı makarna ve fesleğensiz çoban salata hazırladım. Sofrayı kurup Tuğra’yı bekledim. Sonunda geldi. Karşılıklı yemek yiyecektik. İlk tadımı ondan bekliyordum ama gözlerimin içine bakıp yemem için işaret etti. Ben de çok umursamadan tadına baktım. Gerçekten fena değildi. İçimden “Yemek işinde varım ya” diye geçirdim. Tuğra da bir lokma aldı ama gözleri donuklaştı, çiğnemeyi bıraktı. Bana baktı.
— Bu… ne böyle?
— Neyi var? Kötü mü olmuş? Benim tabağım gayet lezzetliydi, diyerek çatalımı onun tabağına daldırdım. Ama aynıydı.
— Neyi var yemeğimin ya? Desene harika olmuş!
— Elinize sağlık.
— O zaman düzgünce deseydin ya!
Yemek sessizlikle geçti. Sonrasında yarınki görev üzerine konuşurken kahve içtik. Ben americano, o sade Türk kahvesi. Gecenin ilerleyen saatlerinde odalarımıza çekildik.
Sabah olunca dün hazırladığım kıyafetlerimi giydim, makyajım ve saçımla hazırdım. Yanıma birkaç çift kıyafet, kamuflaj ve spor ayakkabılarımı da almıştım. Salona çıktığımda Tuğra orada bekliyordu.
— Günaydın. Kahvaltı yapıyorsan bir şeyler hazırlayayım sana.
— Yok, ben etmem kahvaltı. Sen istiyorsan ye.
— Yok, ben de etmiyorum zaten. Çıkalım o zaman.
Arabada tek ses, kısık sesle çalan radyoydu. Karargâha geldik, toplantı odasına doğru ilerledik. İçeride Siren Timi mevcuttu. Bizim arkamızdan da albay geldi.
Görev hakkında konuşurken albay bana dönüp:
— Savcım, sizin de eklemek istedikleriniz var mı?
Kafamı iki kez sallayıp ayağa kalktım. Projeksiyondaki haritayı elime alıp çubukla işaret ettim.
— Burada yoğun olarak bulunan terör grupları doğru. Ancak unuttuğumuz şey, buraya ulaşmadan önceki tek tük gruplar. Az olmalarına rağmen içlerinde çok iyi tetikçiler vardır. Ve muhtemelen güzergâha mayın döşemişlerdir. Ama biz bu yoldan değil de şu yoldan ilerlersek, riski kolayca def edebiliriz. Doktorlarımızı ve öğretmenlerimizi almak için bu daha güvenli olur.
Albay, harekât subayına dönüp:
— Oğlum, bakın bakalım savcımın dediği gibi tetikçiler mevcut mu? İHA’larla mayın tespiti yapılabiliyor mu?
— Emredersiniz komutanım!
Sonuçlar kısa sürede geldi.
— Evet komutanım, tetikçiler mevcut. Serin savcımın dediği gibi kırmızı bültenle aranan iki terör mensubu var.
Diğer subay da:
— Mayın tespiti onaylandı, komutanım. Güzergâha mayın döşenmiş.
Albay bana dönüp başını salladı.
— O halde Serin savcımın planıyla hareket edeceğiz.
Odaya kısa bir bakış attı.
— Siren, herkes ayaklansın! Plan belli. Doktorlarımızı ve öğretmenlerimizi sağ salim geri döndüreceğiz. Bu bir istek değil, emirdir. Anlaşıldı mı?
— Emredersiniz komutanım!
Sesler kulaklarımı doldurdu. Albaya dönüp selam verip odadan çıktım. Arkadan Siren Timi de çıktı. Odama gidip siyah kamuflajlarımı giydim. Silah kuşanması için hazırlık odasına yürürken karşıdan gelen Sırma’ya gülümsedim.
— Savcım, ilk görevinize çıkıyormuşsunuz.
— Evet, buradaki ilk görevim.
— Ayağınıza taş değmesin savcım.
— Âmin Sırma, âmin. Siz de göreve gidecekmişsiniz.
— Evet savcım, şafak vaktinde çıkacağız.
— Siz de dikkat edin üsteğmenim, dedim gülerek.
Aynı gülümsemeyle karşılık verdi ve harekât odasına geçti. Ben de silahlarımı kuşanıp helikopter pistine çıktım. Siren Timi rütbeye göre sıralanmıştı. Yüzbaşı karşıma geçip:
— Siren Timi göreve hazırdır, savcım!
— Siren, helikoptere bin!
Hepimiz teker teker bindik. Kalkışla birlikte sohbet eşliğinde yolculuk başladı. Arada muhabbete katılsam da aklım görevdeydi. İçimde sanki bir kurt vardı, zihnimi kemiriyordu.
Helikopter iniş yaptı. Siren tek sıra hâlinde ilerliyordu. En önde ben ve Tuğra.
— Savcım, lütfen kendinizi tehlikeye atmayın. Burası yuvadan emir vermeye benzemez. Kurşunlar tepemizde yağmur gibi yağar. Sakın bir delilik yapmayın.
Soğuk bir gülümseme dudaklarıma yerleşti.
— Merak etmeyin yüzbaşı. Bu benim ilk saha görevim değil. Hem öyle olsa bile bana emir verme yetkin yok. Herkes görevini yaparsa sorun olmaz. Ayrıca yuvadan emir vermeyi kolay mı sanıyorsun? Aldığın yanlış bir karar tüm timi tehlikeye sürükler. Bunu iyi biliyor olman gerek. Bu time neden atandığımı benden iyi biliyorsundur.
Etrafı incelemeye devam ettim. Pusu atacağımız yere çok yakındık ama bir gariplik vardı. Dikkatimi çeken, ağaçların arasından yansıyan bir ışık süzmesiydi. Bu, metaldan yansıyan bir ışıktı.
Kulaklığıma doğru
— Pusu!