4.bölüm

1195 Words
Adımlarım beni odama götürmüştü. Hızlıca bir duş alıp giyindim, makyajımı da tamamladıktan sonra masama geçip çalışmaya başladım. Yaklaşık yarım saat sonra nihayet Tuğra Bey teşrif etti. Masasına geçti, bilgisayarını açtı. Göz ucuyla bana bakıp: — “Kaç dosya doldurdun?” diye sordu. Ben de tebessüm ederek: — “Ben görev alacağımız yeri araştırıyordum, siz yokken,” dedim. Dosyalarla uğraşmayı bitirmiş olacak ki, bana dönüp hafif alaycı bir ifadeyle konuştu: — “Hile yaptın…” Kaşlarımı kaldırarak yanıt verdim: — “Ben mi? Hiç sanmıyorum Yüzbaşım. Sizin yaptığınıza şike denir. Benimkisi alın teri, kabul edin artık.” Yüzüme bakıp hafif gülümsedi: — “Hatırlıyorsun… değil mi?” Bir an ne dediğini anlamazlıktan gelmeye çalıştım. — “Neyi?” diyerek zaman kazanmaya çalıştım ama nafile… — “Neyi olduğunu biliyorsunuz, Savcım. Açık açık söylememe gerek var mı?” diye sordu, gözlerini gözlerime dikerek. İlk başta anlamamış gibi davrandım ama birkaç saniye sonra beynimde şimşek çaktı. Yavaşça ayağa kalkıp onun masasına doğru ilerledim, ardından hafifçe eğilerek: — “Ne o? Benden etkilendiniz mi, Yüzbaşım?” diye fısıldadım gülümseyerek. Kaşlarını çatarak başını iki yana salladı: — “Ne saçmalıyorsunuz Savcım? Öyle bir şey mümkün değil. Evli olabilirdim, sevgilim olabilirdi, yaşlı olabilirdim. Ayrıca, görev başındaki bir askeri nasıl öpebilirsiniz? Kafayı mı yediniz siz?” Omuzlarımı silkerek: — “Çok büyütmeyin. Alt tarafı bir öpücük. Nefsi müdafaa gibi düşünün. Bilincim bile tam yerinde değildi, abartıyorsunuz,” dedim. Gözleriyle beni delip geçerken neredeyse bağıracaktı: — “Ben mi abartıyorum? Peki ya o söyledikleriniz? Onlar da mı bilinç dışıydı?” Masadan kalkarken kaşlarımı kaldırıp çenemi hafifçe yukarı kaldırdım: — “Hıhh! Tabii ki siz abartıyorsunuz, Yüzbaşım.” Ardından kendi masama geçip oturdum. Masadaki telefonu açıp hafif bir tebessümle konuştum: — “Merhaba, kolay gelsin. İçecek olarak ice Americano var mı acaba?” Tam o sırada Tuğra’nın gülme sesi odayı doldurdu. Göz ucuyla ona döndüm, bakışlarımı üzerine dikerek başımı “ne var?” dercesine eğdim. O hâlâ gülüyordu. Telefondaki görevli seslendi: — “Savcım… ice Americano’nun burada ne işi var Allahını seversen? Türk kahvesi var, çay var, başka bir şey isterseniz bakayım.” Derin bir nefes alarak: — “Peki o zaman. Bir şekerli Türk kahvesi alayım. Teşekkürler.” Dedim ve telefonu kapattım. Yüzüm hâlâ ciddiydi ama Tuğra hâlâ gülüyordu. — “Çok mu komik, Yüzbaşım?” — “Evet, komik,” dedi ve odadan çıktı. Ardından içimden söylendim: Tuğra - iç ses- Etkilendin mi diyor bir de... Manyak mıdır nedir? Akıllının burada ne işi var zaten? ben değilim desem yalan olur. Etkilenmişim! ben! Hah! Bir de utanmadan abarttığımı söylüyor. Gerçekten şaka gibi… O gün bayginken söyledikleri hâlâ aklımda. Akıl alacak şeyler değildi. O an bir şeyler içimde kabardı. Adımlarım beni doğrudan dinlenme odasına götürdü. İçeri girer girmez herkes hazır ola geçti. Ellerimi arkamda birleştirip komut verdim: — “Siren! İştima alanı, marş marş!” — “Emredersiniz, Komutanım!” diyerek sırayla dışarı çıkmaya başladılar. Miran, Atilla’ya fısıldadı: — “Oğlum yandık... Serin Savcım kesin bir şey yaptı, olan yine bize oldu a.q.” — “Joker!” dedim aniden. — “Duyuyorum, aslanım…” dedi kısık sesle. Bir an donakaldı. Hemen ardından da haykırdı: — “Aslanım mı? Oha lan! Ne zamandır komutanımla aynı timdeyim, ilk defa ‘aslanım’ dedi. Şok oldum!” Ben çok da üstünde durmadım. İçimdeki kıvılcım sönmemişti henüz. Adımlarım beni eğitim alanına yönlendirdi. Siren dizilmişti. — “Beş şınavla başlıyoruz. BİR… ÜÇ… DÖRT…” Şınav sayısı 200’e yaklaşırken artık içimdeki lav1 patlamaya hazırdı. Dayanamadım, konuşmaya başladım: — “Neymiş? Etkilenmişim. Kim? Ben? Beni daha tanımıyorsunuz Serin Hanım... Neymiş? Ben abartıyormuşum. Abartıyor muyum ben Matkap?” Hayri bir yandan nefes nefese kalmışken, zorlanarak: — “Estağfurullah, Komutanım… Asla! Aferin... asker... Devam!” dedi. Devam ettim: — “Hem beni öpüyor… hem de yağ gibi üste çıkıyor! Neymiş efendim, nefs-i müdafaaymış... Öyle mi Radar?” Radar, ter içinde ama yine de kararlı: — “Haklısınız Komutanım… Ayıp etmiş!” dedi. --- Serin – İç Ses > Gıcık Yüzbaşı ya… Bir de dalga geçiyor. Kahvemi yudumlayıp pencereye yöneldim. Dışarıyı izlemek... sanırım bu deliliğin arasında yapılacak en mantıklı şeydi şu an. Hırsını Siren timinden çıkarıyordu benimle konuşsa derdini söylese bisey değil "aman banane ki,” deyip araştırmama devam ettim. Arada sırma gelmişti, biraz muhabbet ettik. Kafa kızdı Sırma, kanım çabuk kaynamıştı ona. Samimi ve dobra bir havası vardı. Sonunda mesai bitmişti. Eve gitme vaktiydi. Tüm Siren takımı birlikte çıkıyordu binadan. Otoparkta biraz oyalandım, Tuğra'nın yaklaşmasını bekledim. “İyi akşamlar Savcım,” dedi Matkap —namıdiğer Hayri— “İlk günü atlattınız hayırlısıyla. Biraz yoruldunuz ama olsun, alışırsınız.” Ona gülümseyerek karşılık verdim: “Evet, ilk günü atlattım. Zor muydu bilmem ama ağrısı olacağı kesin. Her şeye rağmen güzel bir gündü.” O sırada Hayri’nin telefonu çaldı. Uzaklaşıp konuşmak için yanımızdan ayrıldı. Ekin yanıma gelip: “Savcım, baya iyi dövüştünüz. Açıkçası bu kadarını beklemiyorduk sizden,” dedi. Tam o sırada Tuğra hafifçe öksürerek Ekin’e bir uyarı gönderdi ama gözümden kaçmadı. Hayri tekrar yanımıza geldi. “Komutanım, size de söz vermiştim ama kızım hastalanmış, acilen hastaneye götürmem gerekecek. Kusura bakmayın.” “Ne kusuru aslanım,” dedim. “Koçum sen kızını götür. Beyler, siz de artık bir taksi falan ayarlayın.” Miran hemen araya girdi: “Tamamdır, dikkat et abi.” “Ben kaçtım, hadi eyvallah,” diyerek arabasıyla uzaklaştı. Miran'a döndüm, “Ne tarafa gidiyorsunuz?” “Mercan semti tarafı, Savcım.” “Tamam, gelin benimle. Ben de o tarafa gidiyorum.” Atilla hemen atıldı: “Zahmet olmasın Savcım?” “Ne zahmeti? Geçin arabaya.” İkisi arka koltuğa geçerken göz ucuyla Tuğra’ya baktım: “Siz de mi o tarafa?” “Evet ama ben taksiyle giderim.” “Boşuna para vermeyin Yüzbaşım. O tarafa gidiyorum zaten. Merak etmeyin, yolda öpmem sizi.” “Vesubhanallah…” diye mırıldandı. “Tamam, gelirim. Ama ben kullanırım.” “Anlamadım? O niyeymiş?” Sürücülüğünü görmediğim birine güvenemem.” “Bu mantıkla aynı şey benim için de geçerli Yüzbaşım. Ama araç benim olduğu için ben süreceğim. Siz de geçin oturun.” Tam o anda bir adım attım ki, Atilla ve Miran yan camdan yapışmış bizi izliyorlardı. “Sağ koltuğa geçin,” dedim Tuğra’ya, hızlı adımlarla şoför koltuğuna geçerken. Yol boyunca Miran ve Atilla’nın şakalarına, şebekliklerine güldüm. İkisi de cana yakın ve oldukça komiklerdi. Miran görevde yaşadıkları bazı trajikomik anıları anlatırken gülmekten kırıldım. Yol adeta su gibi akıp geçti. İkisi aynı evde kaldıkları için birlikte indiler. Geriye sadece ben ve Tuğra kalmıştık. Ne kadar çok gülmüşsem, Tuğra da o kadar sessiz ve somurtkandı. “ Tuğra"...Ses yok, "Yüzbaşım". Ses yok... dedim. Cevap gelmeyince arabayı kenara çekip durdum. Yine sessizlik. Yüzünü bana döndürmeye çalıştım. Eğildim, neredeyse öpecek gibi yaptım geri çekildi. “Ne yapıyorsun?” sesiyle durakladım. Hemen toparlanıp arabayı tekrar çalıştırdım. Normal hızla devam ederken tebessümle: “Yaşam belirtisi göstermen için bir testti. Yaşıyormuşsun en azından, emin olduk,” deyip güldüm. Tuğra göz ucuyla bana baktı: “Geldik. Şu ilerisi.” Gerçekten mi? Kahkaha attım. “Ve kadere bak… Komşu çıktık! İyi mi?” dedim, gülmeye devam ederek. Arabayı kendi garajıma çektim. Aşağı indiğimde Tuğra’nın bakışları buz gibiydi. Sinirliydi, hem de fena şekilde. Gözlerim onun bakışlarında asılı kalmışken içimden sadece tek bir cümle geçiyordu: tuğra'nın“Ne oluyor lan burada?! benim Ne oluyor bu aşağılık yerde ?” birbirine karıştı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD