10.bölüm

1231 Words
Helikopter pistinden ayrıldıklarında, Serin ilk defa gerçekten arkasına yaslandı. Gece görüş gözlüğünü çıkarıp başını koltuğa dayadı. Adrenalin çekilirken geriye sadece yorgunluk değil, tuhaf bir huzur kalıyordu. Tuğra, karşısında oturmuş, Serin’in kolundaki bandaja bakıyordu. — “Acıyor mu?” — “Yok,” dedi Serin. Bir saniye durdu. — “Yani… acıyor ama gurur duyuyorum.” — “Bundan gurur mu duyulur?” — “Sen üniformayla aynaya bakınca duymuyor musun?” Tuğra cevap vermedi. Ama dudaklarının kenarı istemsizce kıvrıldı. Eve girdiklerinde saat sabaha karşıydı. Kapı kapanır kapanmaz ayakkabılarımı fırlattım . — “Yaşadığımıza şükür,” dedi. — “Duş alacağım. Ama bu sefer banyoyu patlatmayacağım, söz.” — “Geçen sefer patlatmadın,” dedi Tuğra. — “Sadece sıcak suyu savaş suçu seviyesinde kullandın.” — “Travma sonrası arınma!” Dıyerek bağırdım. Bir süre sonra bakımlarımı yapmış en sevdiğim pijamamı giyerek salona geçtim.Tuğra elinde tişörtünü yeni giyerek mutfağa geçti mutfaktan elinde bir kupa ile gelip oturdu. Bir yudum alıp bıraktığı kahve kupasını aldım ve, “Bak,” kolumu kaldırıp “Hâlâ çalışıyor. Demek ki kopmamış.” Sert olmayan ama umursamayan bir bakış atıp“Komik değil.”“Biraz.” Dedım omuzları indirip kaldırırken Koltuklara yayıldılar.Televizyonda saçma bir yarışma programı açıktı. Ekrandaki adam bağırıyordu. “Bu adam,” parmağımla gösterdiğim kel ama karızmatık olan adam “Beş dakika bizimle operasyona girse travmadan podcast açar.” Tuğra güldü. Gerçekten güldü. Serin fark etti. Sessizleşti. — “Bak,” dedim yumuşak bir sesle, — “Gülüyorsun. Demek ki yaşıyoruz.” Tuğra başını çevirdi. — “Bu ev… tuhaf bir şekilde güvenli.” — “Burası cephe değil, tabi berzani’yi saymazsak” dedim. Hafif bir tebessümle. 3 gün sonra Atilla ve Hayri kantinde yan yana oturmuş, çay içiyordu. “Abi Sis Savcı var ya…” dedikodu yapan teyzeler gibi hayri’ye yaklaşarak “Ne yapmış biliyor musun?Dün gece üç korumayı tek başına indirmiş.”hayri kaşını kaldırıp önündeki çaydan bir yudum alıp “Normal.” “Ama biri merdivenden yuvarlanmış.” “E?”atilla ne var bunda! Derken göz devirdi.“Yuvarlanırken de adamı kelepçelemiş.” Hayri çayını yudumladı. Ve dilinden şu cümle döküldü “ timde hangimiz normalız ki savcımız normal olsun.” Konuşmaları duymuştum içeri girdim. Kolumdaki sargı, yüzümde rahat bir ifade. Hayri hemen ayağa kalktı. “Geçmiş olsun Savcım!”“Sağ ol Hayri,.Bir dahaki operasyonda seni öne atacağım, hazırlıklı ol.” Hayri koca cüsesine ters olan korkuyla “Ben şaka yapıyordum—” Atilla güldü. “Hoş geldin Sis.” … Akşamüstü alarm çaldığında, odadaki hava bir anda değişti. Radar’ın sesi ciddiydi: — “Siren Timi, acil toplanma. Bu rutin değil.” Harita açıldı. Hedef farklıydı. Bu kez ne malikâne vardı ne tek bir isim. — “Bu bir kurtarma,” dedi Tuğra. — “Ama pusu ihtimali yüksek.” Serin haritaya baktı. İçinde kötü bir his kıpırdadı. — “Bu iş kokuyor,” dedi. — “Ama geri durmayacağız.” Diyense tuğraydı. Gece çöktüğünde çatışma beklediklerinden erken başladı. İlk mermi sesi vadide yankılandı. Sonra ikinci. Sonraysa cehennem. — “Temas var!” diye bağırdı Joker (Miran). — “Sağdan sardılar!” Serin ilerlerken Tuğra’yla omuz omuzaydı. — “Solunu alıyorum!” dedi Tuğra. Tam o anda… PAT. Ses farklıydı. Boğuktu. Yakındı. Miran’ın sesi geldi ama… kısık bir o kadarda çatallı — “Komutan—” Sağıma döndüğümde Miran dizlerinin üstüne çökmüştü. Göğsünden koyu bir sıcaklık akıyordu. Üniforması birkaç saniye içinde siyaha döndü. — “Miran!” diye bağırdım . Tuğra refleksle ateşi bastırdı ama Serin çoktan Miran’ın yanına çökmüştü. — “Bak bana,” dedi Serin, sesi titremeden. — “Bak. Sakın gözünü kapatma.” Miran’ın nefesi düzensizdi. — “Savcım… galiba… bu sefer şaka değil…” yarayı ellerimle bastırdım ne kadar bastırdıysam. Kan elimin arasından fışkırdı. — “Sus,” Dedim sertçe. Şimdi espri sırası değil.” Tuğra bağırdı: — “Çevreyi temizliyorum ama ateş çok yoğun!” Serin başını kaldırdı. — “O zaman karar ver Yüzbaşı! Ya onu burada bırakırız ya da cehennemi üstümüze çekeriz!” Tuğra tereddüt etmedi. — “Geri çekiliyoruz! Sis, Miran’ı bana ver!” Tam o anda ikinci bir mermi geldi. Yakından geçti. Taşa saplandı. Serin Miran’ı kalkan gibi değil, canı gibi sardı. — “Beni vuracaklarsa önce beni vuracaklar,” dedi. Tuğra dişlerini sıktı. — “Sen delisin.”“Evet,” dedi Serin. — “Ama bu tim benim.” Ser- lafını kestim ve serin değil YÜZBAŞI! SERİN SAVCIM ! … Helikopter pistine indiğinde zaman, garip bir şekilde yavaşladı. Pervaneler dururken Miran sedyede hareketsizdi. Göğsü inip kalkıyordu ama bu bir nefes alıştan çok, bedenin direnme refleksi gibiydi. Üniforması kesilmiş, göğsüne bastırılan geçici tamponlar çoktan kanı koyu bir renge çevirmişti. Serin sedyenin başından bir an bile ayrılmadı. Parmakları Miran’ın bileğindeydi. Nabız… vardı. Zayıf ama vardı. — “Beni duyuyorsan,” dedim eğilip, sesim neredeyse fısıltıydı. “Sakın gitme Miran. Şaka borcun var bana.” Ama Miran cevap vermedi. Acil servisin kapıları açıldığında her şey hızlandı. Işıklar, sesler, ayak sesleri… — “Ateşli silah yaralanması! Göğüs penetrasyonu!” — “Kan grubu?” — “O negatif!” — “Hemen ameliyata!” Sedyeyi elimden almak istediklerinde refleksle geri çekildim. “Ben buradayım,” dedim bağırarak bu kez sesım daha kısıktı.“Sonuna kadar.” Doktorlardan biri gözlerimin içine baktı. — “Buradan sonrası bize ait.” Kapı kapandı… Ameliyathane Saatler geçti ama kimse saate bakmadı. Miran’ın göğsü açıldığında merminin izlediği yol netleşti. Akciğer zedelenmişti. Kanama kontrol altına alınmazsa… — “Aspirasyon!” — “Saturasyon düşüyor!” — “Basıncı sabitleyin!” Monitördeki çizgiler doktorların nabzı gibiydi. Her düşüşte herkesin omuzları kasılıyor, her toparlanmada kimse nefes almaya cesaret edemiyordu. Mermi tam öldürücü noktayı kıl payı ıskalamıştı. Ama Miran çok kan kaybetmişti. Vücut sınırdaydı. — “Kalbi durabilir,” dedi cerrah sakin ama net bir sesle. — “Hazırlıklı olun.” Ve sonra… o ses. BİİİP. Monitörde çizgi düzleşti. — “Kalp durdu!” Bir saniye. Sadece bir saniye. Sonra herkes aynı anda hareket etti. — “Defibrilatör!” — “Şarj et!” — “Clear!” Miran’ın bedeni elektrikle sarsıldı. Bir kez. İkinci kez. Üçüncüde monitör titredi. Çizgi geri geldi. — “Geri döndü!” O an, ameliyathanedeki hiç kimse bunu yüksek sesle söylemedi ama herkes aynı şeyi düşündü: Bu çocuk dönmeyi seçti. Serin ameliyathane kapısının önünde, sırtı duvara yaslı oturuyordu. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti. Üzerindeki kan çoktan kurumuştu ama o farkında bile değildi. Tuğra karşısında duruyordu. Sessizdi. İlk defa emir vermiyordu. Serin başını kaldırmadan konuştu: — “Onu oraya sen soktun.” — “Hayır.Ben karar verdim sadece.”ya da Biz karar verdik,Tim olmak böyle bir şey.” Defalarca uyardım bu bir pusu dedim beni dinlemedin eğer bu çocuğa bir şey olursa sonuçlarına katlanırsın. Serin ilk kez gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Sonra fısıldadı: — “Bir kişi daha kaybedersem… bunu kaldıramam.” Saatler sonra kapı açıldı. Cerrah maskesini indirirken yorgundu ama yüzünde net bir ifade vardı. — “Yaşıyor.” Serin ayağa kalktı ama dizleri titredi. — “Durumu?” — “Kritik ama stabil. İlk 24 saat önemli. Uyanması zaman alabilir.” Serin başını salladı. Sonra sadece şunu dedi: — “Teşekkür ederim.” Gece Yoğun bakımın camından Miran’ı izlerken Serin’in yüzü sertti ama gözleri doluydu. — “Biliyor musun,” dedi Tuğra’ya, — “O hala çocuk.” — “Ama asker.” — “Hayır,” dedi Serin. — “O bizim sorumluluğumuz.” Camda yansıyan yüzüne baktı. Ve o an kararını verdi…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD